62]Bu mebbus, tüm mal varlığı ile Yunanistan'a kaçacaktı. Osmanlı'nın epey mahremlerini biliyordu. Bu gafil hain. Bu türden mahrem bilgileri düşmana sızdırmaların kolaycılığını, ihanetleriyle yaşayacaktı.
Bir diğer ihanet içinde olan şahısta, Mekke Mebusu, Şerif Abdullah, adlı haindi. Mısır'da bulunan İngilizlere her tür gizli istihbarı ve hayati bilgileri verir olacak bir ihanetçi garabetti.
Patrik hanelerin çalışması da bu tür hainlikler bağlamında, kişilerden geri kalmıyorlardı. Bu patrik haneler Rum ve Ermeni patrikhaneleri idi. Özel çabaların gerektirdiği parasal kaynakların harcamaları ile Meclisi mebusuna, hem de İttihat ve Terakki içine dahi sızmanın, zeminini bulduklarından, rahatlıkla dişini gösteren hainlerini, ajanlarını, buralara sokar olacaklardı. Böylece İttihat ve Terakkiciler, beklide Masonik işbirlikçi katılımların kuşatmasıyla da, çoktan kuşatılmış olacaktılar.
64]Kimi travmanız dahi sizin eski alışmalarınızın, değişen yararcı çevre etkilerine karşı olabilen bir gerici savunma tepkisidir. Ancak öznel olaraktan bu tepkinin yararlı mı yada zararlı mı olduğunun seçici bilincini de, dış propağandalara karşın iyi ayırt etmeliyiz. Değilse travma, yanıltıcı duygu algısı olaraktan, bizi ve toplumumuzu köreltir de olabilimektedir. Travmanın hem bizi koruyucu olan etkisi, hem gelişmeye karşı da olumsuz bir direnç olabileceği girişmesi de her zaman için görülmelidir.
Tüm bunlara rağmen; canlı organizmalar, bireysel usumuz ve toplumsal hareketler, çevre değişmelerine cevaplar üretmekten de geri kalamazlar. Çünkü bu hayattır. Üretilen her olumlama cevap, var oluştur. Canlılığı sürdürüştür. Aslında travma yaratan durumların çoğu, sizin rahatlığınız olarak gözü kapalı yapar olduğunuz alışmaların kaybedilişine karşı duyulan tepkidir.
Her travma yaratacak tutumlamalar bizlerin bir kararlılık düzeyi olmaktadır. Diğer yandan da, travmalar çok geri de kalmış tutumlar da olsalar, bu kararlılık düzeyine göre travma etkilerini sürdürecektir. Çünkü bu bir savunma şeklidir.
65]İkincisi de, artık bir ülkeyi işgal ederek, o ülkede güç kullanarak orada ordu bulundurarak, bayrak dalgalandırıp, tahrik unsuru olmak, devamlı başa gaileler örmekti. Sürekli büyük giderlerle bu durumu sürdürür olmak da akılcı olmuyordu. Fiili sömürgeleştirmek; saçma, anlamsız ve rantabl değildi. İyi de ne olacaktı? Emperyalizm pes mi ediyordu? Kanlı emperyalizm, kendi kendine çekiliyor, korkularının esiri mi oluyordu
Hayır, hiç de pes diyen yoktu.İşgalin fili olmayan ikinci yolunu tutan sömürgen emperyalistler sadece sömürgeci taktiğin yönünü değiştirmiştilerdi o kadar. Şimdi bu sömürüyü daha az masrafla, daha rantabl (getirili) usullerle, yerli 'işbirlikçiler' eliyle, eskiye göre daha bir yoğunlaşarak, beş on binlerle ifade edilen işbirlikçi yetiştirmelerıyle sağlayacaktı. Bu işbirlikçiler öyle sıradan olmamalı. Örneğin işbirlikçi olarak bir çiftçi meslekten kişi, hemen hemen ve aktüel olarak emperyalistlerin her an hiç işine yaramazdı.
Her gün kitlelerin temasını sağlayan, yazı ve görüntü ile kitlelerin karşısında olan kişilerin, durumsal güçleri olanların potansiyeli, bu iştaha en cazip olan alanlardan biriydi. Emperyalizmin ikinci iştah alanıysa, siyasette bulunan kimi kişileri bir şekilde tuzakla ele geçirebilmektir. Bu tür güçler sayesinde, dezenformelerle, emperyalizm hem etkili yetkili hem de, kışkırtıcı olacaktır. Böylesi sosyal durumlar ve kanaat önderliği, akıl hocalığı gibi etkimelerle, kitleleri etkilerler. Böylece kitlelere rahatça ulaşırlar. Dezenforme bilgilendirmelerini duyurabilirlerdi.
66]Irak bunun en bilinen, en acı olan, binlerce işbirlikçisi ile en açık örneğidir. Bir zamanlar Saddam'ın bir ters hareketi ile ABD, Irak'taki göz önü olan tüm ajan provakatörlerinden 7000 işbirlikçisini, apar topar yurt dışına kaçıran bir tahliye girişimini yapmıştı. Bugün Irak'a oy kullanma, seçme, seçilme, demokrasiyi en aculundan tartışma gibisinden en sözde özgürlükler geldi! Ama Irak demokrasinin geldiği oranda mutlu değil ve güvenlik içinde değildir!
Gelişmeler, Dünya'yı küçültmüştü. Dünya'nın denetimi avuç içi kadar açık ve yakın olmuştu. Ama bir o kadarı güçlükleri ve problemleri de bağrında taşır olmuştu. Yeni emperyalizmin yüzü; sömürge kıldığı ülkelere, sömürge olduğunu değil de, uluslararası işbirlikleri ile ilişkide olduklarını, duyurtmaktı.
O ülkeler içindeki, kendi çıkarlarını sağlayacak yapılaşmaları, hak, hukuk, demokrasi, özgürlük diye sufle edecektiler. Bu sayede de emperyalistler, o sömürülen ülkelere, emperyalizmin iradelerine uygun kararları almalarını isterlerken, 'ülkelerin kendi kararlarını kendileri alıyormuş' gibi olmalarını da, sağlamaktadırlar!
67]Dış istilacılara karşı verilen çetin savaşım içteki siyasi savaşımlarınızla da sürecekti. Saltanat ve hilafete karşı başlatılan yönetim alanındaki mücadeleniz, ekonomik, sosyal, eğitim ve sağlık alanlarıyla birlikte, dış uluslar arası ilişkiler süreciyle de, bağıntılanarak sürecekti.
'Bağımsızlığın felsefesi', bağımsızlığın partisini de oluşturmuştu. Bağımsızlığın partisi sürecin ileri yön yol taşıyıcısı olacaktı. Üstelik de her yeni oluşumun kırılma, tutuculaşma çelişkisi de bu yolla ortaya atılmış olacaktı. Bu süreç, her yeni oluşumun kaçınılmaz ve zorunlu yansımasıdır. Hele nesnel şartları ve kültürel şartları olmayan toplumların; siyasal kültürlerinin zemin oluşturması bağlamında, bu gerekli bir vesayetçi yasa gibi olmaktadır. Rejimim bebeklik dönemi, sosyal girişmeli koplikasyonlarına karşı, sosyal olanın fiziksel eğitimidir.
Her oluşma, olumlulukları yanında olumsuzlukları da olacak bir beliriştir. Evrende hiçbir olgu bundan kurtulamaz. Tıpkı sağaltım için ilaç almanızın, vücudumuza diğer yandan zarar veriri oluşları gibidir. Önemli olan, bu başlangıç bağımsızlıkçı ve demokratik cumhuriyet kararlarının icabı olan tutum alışlarını sürdürüşle yapıp yapmadığınızdır. Söz gelimi, bağımsızlık kazanılır kazanılmaz, yurdun esenliği tekrardan saraya, saltanata teslim edilse idi, gelişmeci ivme büyük bir olasılıkla akamete uğrar olacaktı.
85]Ki çeşitliliği temsil eder olacak düşünme ve örgütlenmelerinin çok partili hayat içinde olabilmesi için henüz şartlar erkendi. 1925 ve 1930'lu yıllar için henüz şafağı atmamış gün sancılarının, rahim içi hareketleri yaşadığı; ya da toplumsal yapılaşmanın oksijen çadırı düzeyinde oluşlarının günüdür. Gerek alt yapı, gerek ise üst yapı ve de sosyal yapılar bağlamında, ortam hiç uygun gibi gözükmemektedir. Konjonktüre değin Dünya ekonomik krizi de, işin tuzu biberi olacak olan bir cabasıydı.
Çok partili hayatın başlayabilmesi için hemen önündeki, gereken toplumsal şartları yoktu. Çok partili hayatın nesnel ve öznel şartları henüz mevcut değildi. Çok partili sürecin işleşeceği ve taban tutacağı bir zemin alanı yoktu. Ne sanayiniz, ne burjuvaziniz, ne sınıf bilinci oluşmuş emekçi kesimleri dayanışması yoktu. Hatta büyük ekseriyet pazar için üretim yapmıyor. Ortama, kendi kendisine yeten bir üretim tüketim ilişkisi hakimdi.
İkinci üçüncü bir partilerin kökleşmesi için için dar ve kısır bir sosyal şart olan dini temel ve hamasetçi siyaset yapılabilir bir zemin vardı. Bu da, olası yeni partilileşme içinde bulunacak olanların, kimi mümkün yetersizliklerin ve muhterislerin, karanlık yobaz güçlerle, dirsek teması içinde olunabileceğinin, akılla bilinmesidir. Bu bilinme, akıllara ziyan olmasa, gerektir.
86]Yeni olan ulvi düşünce, tekçi ve inanççı olan mantıkla taşınamaz olacaktı. Bu yüzden bu toplumun düşünemez kılınmış yurttaşlarına bu inanççı tekçi mantığın yanında çoklu düşünmenin mantık ve felsefesi hiç bir zaman öğretilmedi. Bu geçmişten günümüze toplum hayatına vurulmuş en büyük darbe idi. Ve hala da geçerlidir. Bu yüzden 'en büyük halk' diye naralar atılır!
Genç cumhuriyet bağrındaki gelişen olumsuzca ve yetersizce olan uyumsuzlukları ve çelişmeleri, genç sistemle kendiliğinden elemeye başlayacaktı. Bir yol alış, hep aynı kumaşın dokusu ile biçimlenemezdi. Bunlar devrim koşullarının kendilik elemeleri idi. Böylesi sürecin uyumsuzluklarına düşen kimi özverili ve yetenekli kişilere değin, çok basit öznel ve sübjektif öyküleri dahi örnek denişlerle öne çıkarıldı.
Elbet: İkinci adam olmanın hırs ve siyasi tamahları bile bu tür işlerin içinde alenen ve açık açık vardı. Bu oluşmalar içindeki eylemler, günün konjoktürsel gelişmesi dahilinde olan halin icabından türemiş serbest düşünceli girişmelerden olmayıp, en alt düzeydeki ortak duygular birikmesini paylaşan, sıfır hareketlerdi. Açıkçası, bu tutumlar yeni ile girişememe idiler. Var olan konjonktürselliğin, emperyalist destekli gerici güçleriyle el ele, kol kola işbirlikçi dayanışmalarını da, asla istemeseler dahi (ki öyledirler de) , rakibimin rakibi benim dostumdur gibisinden, bu gücün, yanlarında bulunacakları kuşkusunu da ele veriyordu.
82]Siz ise şimdinizle; o ilk yıllardaki bu kaotik şiddete ve şiddetin karşısındaki cevabi tutumunuza karşın bakılışla, ''nasıl yumuşak ve müşfik olsamın'' düşünmesini, kurgulamamış olmanızla suçlanıp, sorgulanmaktasınız!
Oysa ki söz gelimi, aynı düzlem içindeki, işgal karşısında, halkın haklı direnişlerine karşın yapılanlara; saltanat ve işgalciler, sanki olanca sevecenlikle çok mu müşfik ve yumuşak davranıyordular? Öylesi koşullarda, bunlar beklenebilir mi?
Bunu bile görmekten anlamaktan aciz, kimi liberal aydın yobaz insanlar, nasıl bir müşfiklik içinde oluşla vatanımızı kurtaracaklardı acaba? Yine sözün gelişi, şu günlerin arbedesinde, bir demokratik tavır içinde izinli ve legal olan eylemlerinizi dahi erk; biber gazı ve cop şiddetiyle durdurmamalıdırlar değil mi? Yönetim açısından olası anarşiyi önlemek bahanesi için de(!) devletin orantısız güç kullanıyor olmasına, kimi liberallerin karşı çıkıyor olması gerekirdi değil mi?
76]Mükemmellik algısı, hata ve kusurların içinde girişecek bir duygu doğmasıdır. Gelecek halin adım adım oluşturulması ile ancak olasıdır. Değilse mükemmellik geleceği bilir olmak, ona uygun şablonlar var edebilmek değildir. Böylesi şabloncu mantıkla bakıp, Atatürk'ten için, şunları bunları yapamadı diye; bir hukukçu, bir filozof, bir toplum mühendisi vs gibi görüp; bir yığın maharetleri ondan bekler olmanın mantığı ile yargılamak, tam bir bilmezliktir, insafsızlıktır. O günün mevcut bilimsel donanımlı kadrolarının, süreçsel akışında, bu güzellik çıkmıştır.
Eleştiren (güya aydın) ile, eleştirilir (Atatürk) olan ikiliden birisi (Atatürk) kendisini Dünya'ya tanıtmış; kendisinden söz ettiren bir eylemselliktir. Diğer laf simsarları ise güncel seyir içinde, korunmacı himayelerle; televizyonlara çıkarılır olan kimselerdir. Ya da has bel kader şekilde erkte olmasalar; insanlar onların yaşayıp yaşamadıklarını dahi bilinemeyecekleri denli, tek kale oynayan, sıradan bir akademik, alelelade vaka yaşamsallık dırlar. İşte bundandır ki, bir eleştirinin eleştiri olbilmesi için, farklı düzlem de, denkliklerle, ama aynı paralellikte benzerlikleri içerir olmasıyla haklılık kazanacaktır. Değilse, şairin dediği gibi: 'Hey ağalar zaman azdı/Düşmüşe il üşer oldu/ Küllükte yatan eşek/ Koçla yarışır oldu' (Gevheri)
Eleştirellik, söz gelimi aynı zaman dilimi içindeki ve benzer koşullarını yaşamış olan dünya çapındaki kişilerle, Atatürk kıyaslanarak, yanılgı ve yanlışları ortaya konabilirdi. Değilse Atatürk zamanındaki günceliğin rutin, muhtemel olası yol kazaları haksızlıklarını ve kimi kez olmuş hukuksuzluklarını, bu günün gözlüğü ile bakıp yargılamak, bundan kendi başarısızlıklarınıza da, zımnen dayanaklar çıkarmak olmamalıdır!
77]Oysa; ilercilik, demokrasi, insan hakkı diye savunulup; güncel hiçbir toplumsal temeli olmayan tarikat ve cemaarler ölümüne savunulmaktadır. Eğer tarikatler toplumsal işlev olsalardı, feodalizmle barınabilir miydi? Güncel, feodalizmi; çağ dışı olaraktan gözümüze sokmaktadır.
Feodalizmin çağ dışı olması, bu denli ap açıklıkla bilinir olmasına rağmen tarikatler; doğunun feodal yapı içinde olmasında, hiç rahatsız olmazlar. Sözüm ona kendisinin bir demokratikleşme adımı olduğu lanse eden tarikatların, bu türden sosyal geriliğe baş kaldırması hiç yoktur. Yine demokrasi ve insan hakkı gibi hiçbir istemleri de yoktur! Esasen olamaz da. Çünkü demokrasi tarikatları yıkar!
Hâlbuki bağımsızlığın felsefesi içinde, ikinci adımda; bu gerici sosyal yapı ve bu gerici sosyal tutumlaşışlara karşı da savaşım verildi. Bu günkü demokratik toplumun oluşmasına gelinmede, bunlara toplumun işleyişinde el çektirilir olmaları hemencecik unutulur. İşte bugün afakî olaraktan, demokrasidir, insan hakkıdır diye söyleşilen, topluma göre, gericilik olan halkın konularını; toplum konusu yaptığınız da, durum şaşmaktadır.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...