Laiklik, tutum edinmeye uygun, insanlığın toplum içinde, halksal, grup ve cemaat yapılanmalarına ve kişi insan öznel tutumlarına karşı, üretilen ilkedir. Ve toplumun gelişip dönüşmesi ile anlam ve tutum olarak; temel üzerinde yeniden üretilebilirdir. Devamlı ve sürecin adımları ile içi doldurulabilir gözü ile bakılmalıdır. Ancak temelde şaşılmadan. Temel düzleminde kayan her yapılanış, laiklik olmayacaktır.
Bu ilke de, İsa'nın deyişinde kendini bulan; din ve toplum (devlet) işinin ayrılığı ve birbirine karışmazlığıdır. Zaten inanç, apayrı bir oluş olmayıp, yapısı gereği öznel ve fırkacıdır. Yani İncil ayetine göre: “Sezar'ın hakkı Sezar’a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'yadır. 'İnançlar bir asayiş sorunu yaratmadığı ve birey-kişi korunucunu olumsuzlamadığı sürece, devlet; inanca ve inancın düzenlemesine karışmazdı. Temel olan şey, inancın değil, toplumsal ve halksal yapının, iç dinamiğine aykırı değiştirilmelere karşı korunmasıdır. Oysa inançlar, kişi uhdesinde zaten korunmaktadır.
Laikliğin anlamında, zamanla ve ihtiyaç halinde olabilecek değişme, inançlara da, uzun vadede, esnemeler getirir. Bu esnekliğin de, tinsel yetkinliği ve tinsel gelişmeyi olgunlaştıracağı şüphesizdir. Yani laiklik, inançsal anlamaları da, geliştirecek, bir işlev yüklenmesi ilkesi olmaktadır. Bu bilinçli bir düzenleme değil, sistemin kendisinin çevreye, kendiliğinden gölge yansımasıdır.
18. yüzyılda sapkın! Mezheplere karşı, örneğin, Protestanlara karşı, öyle tüyler ürperten işkenceler uyguladılar ki akla ziyan. Manevi işkence ise had safhada idi. Bir Protestan çocuğun vaftizini, yine bir Protestan papaz yerine, bir katoliğin yapması, yasal ve cebri tasarrufla zorunluluk haline getirildi.
Volter Bastill'e hapis olur. Diderot'un hazırladığı ansiklopedinin 2. cildinin yok edilmesi emir verilir. Holbach'ın L'Esprit'si yakılır. Felsefe sözlüğü yakılır.
1762'de tutuklanma kararı çıkacak olan Jan Jak Russo, çareyi kaçmakta bulacaktı. Özgür düşünceye (sapkınlığa) karşı duyulan kin ve öfke, ancak bir şuursuzluğun eseri olabilirdi. Ve haksızlıkla garaz olmanın infialidir. Bir zorbanın egemensel bir gücü yitirmesinin eseri olabilir denli şiddetli idi bu uygulamalar.
54-Bunlar kanaatsındıkça
Öbürler doymazlaşıyor
Kırk karınlaşıyordu
Muhterisleşince
Bunlar daha bir uysaldılar
İşin doğası icabı.
2. Bölüm C Kısmı
55-Kitaba bakan eşekler boş durur mu
Bir deve nasıl iğne deliğinde geçemezse
Nallı eşeklerde öyle cennete giremez diyordu.
Mutsuzları nalsızlığa adeta can attıran
Alçakgönüllülüğün mü kaldı ki
Demine dura?
Bak ışığa, al renge ki
Kahredişle zemine vura
Boğa tutsan, tırsar
24-Bre nakis, nedamet bilmez
Eşek eşeklikten önce
Devrendir eşeklik***
Süreçte üretilen sürüce
Nakes bilemediysen bönce
Ya da toplumsal gelişmeler, maddi (teknik) , manevi (yapabilirlik ve bilgi) şartları sağlamışsa, o alanda bireylerine, fikir özgürlüğünü de sağlarlar. Yani fikir özgürlüğü, nesnel ilişkisel temellidir. Zorunlu olan yaşamsal üretime değin, tartışılabilir, seçenekler geliştirmektir.
Geliştirilen üretime ilişkin düşünmeler sizin soyut manevi algı düşünme gelişmelerinizin de temeli olacaktır. Hiçbir soyut inanç yoktur ki, nesnel temelli, ilişkilerin üzerinden duygu ve gelişme yapmamış olsun. Köleci ilişkileniş düzen ve kültürü ile günümüzdeki ilişkileniş düzenine bakamazsınız.
Böyle bir bakışı da biz, fikir ve ifade özgürlüğü diye söylersek, bu ıvır zıvırsa söylem yapmak olur. Sapla samanı karıştırıp, hayalle gerçeği seçememek, ayırmamak olur. Bu tür tarihi oluşmanın gelişmesinden, maddi manevi süreçli anlama dayanağından yoksunsanız; üreteceğiniz düşünme ve anlatımlar, bir hayal olacaktır. Ve asla fikir özgürlüğü ve fikri açıklama anlatımı olmayan, saçmalık olacaktır. Saçma ne kadar fikir özgürlüğü ise, bu söyleminizde, o kadar fikir özgürlüğü olacaktır.
Laikliğin, nesnel yasalara, toplumsal yasalara, bireysel var oluşlara, bir ön yargı koyuşla (inançla) yaklaşılmaması gerçeği olduğunu belirtmiştim. Bu şu demek, olgu ve olaylara Yüce Ruh, bunu böyle istedi, bunu böyle takdir kıldı diye, ön deyi, ön koyuş yapmamaktır. Bu dört devinim biçimine, fiziksel -kimyasal devinim, toplumsal devinim, biyolojik devinim, öznel devinim yasalarına, inanç temelli yaklaşmamaktır. Biz, Tanrı iradesini asla bilemeyiz.
İnanç bazlı yaklaşımınız, üç bakımdan yanlıştır denebilir. Birincisi, bir olgudaki merakımıza cevabımız, “”yaptığından sual olunmaz””, deme mantığı ile inanma şartlanması ise, bu, bizde, azmimizi durdurma olur. Artık o işte yapacak bir şey yoktur. Olayların rast geleliği, bizi güdecektir. Böyle olunca da, hiçbir şey var edemezdiniz. Avcılık ve toplayıcılık döneminde kalırdınız. İnsanın girişimi doğaya, yapılanı bir sual değildir. Bu ters, geriletici boş mantıktır.
İkincisi de, bir kısım insanın, sizin gibi inanmadığıyla davranıp, o olgu ve olayların öyle olmadığını size göstermesi, yüce Tanrı iradesi olmayan anlamanızı, yüce Tanrı iradesi sayma gafletinden ötürü, bu Yüce Tanrı inancınızı da ister istemez, zaafa götürür ki, çok yanlış olur. Hikmetinden sual olunmazlığın, bizce; o şekildeki telakkisi, Yüce Tanrı’nın bize söylediğinin değil de; bizim öyle bilip inanmamızın alt olmasıdır aslında. Oysa Yüce Tanrı hikmetini sual için, sürekli oluşla ortaya koymuş görünüyor ve yol öyle gidiyor. Bu insanın Tanrı'ya sual sorarlığı değildir. İnsanın Tanrı'ya sual sorabileceği var sanı inanması, usa da aykırıdır.
İnanç temelli ön kabullerden biri de; ”” Biz Batı'nın bilim ve tekniğini değil de, ahlaksızlığını aldık”” deme gaflet dalalet ve yanılma yanıltma bilmesinlerciliğidir. Bu sakız, bu tekerleme tanzimattan günümüze, değişme mantığına uyamamanın, kişi inanç durumunun dışa vurulan yuvarlamasıdır. Bu soyutçu mantığın, insanı kendi düşüncesine yabancılaştırma bilmezliğidir. Burada ahlakın tanımını, çıkış epistemolojisini değil de, sübjektifliğe nazaran objektifliğini belirtmeye çalışacağım.
Tüm din ve inanmalarda “”Güzel ahlak””! Söylemi vardır. Güzel ahlak nedir? Sanki güzel ahlakın, uymamız gereken belli bir biçimi, belli bir şekli varmış gibi yutturulur. Bu mantıkla biz de, Dünya'ya şöyle bakarız; Sanki bizde, gelir dağılımı bozukluğundan kaynaklı ahlak yok da, hırsızlığı bilmeyiz de; bizde, kötü ahlak yok da, bulunmaz da, biz Avrupa'dan antibiyotik ithal eder gibi, ahlak ithal ediyoruz! Bu bozuk mantık bu körlüğü yapar. Bu işin birinci yanıdır.
İkinci yanı ise, bu öznel düşünceciliğin, düşünceyi insana yabancılaştırmasıdır. Alabildiğine cahillik içerir, alabildiğine akıl bilim dışıdır. Siz Avrupa'dan bilim ve teknoloji alsanız, hatta teknolojiyi kendi becerinizle oluştursanız da, bu yaşamsal üretimin olanaklı ahlakını da (kullanımdaki çeşitliliğin dağılımını da) otomatikman üretmiş olursunuz.
Toplum, yaşama nesnelerinin üretilişindeki iş bölüşücünü ve bunların üretiminin sonunda paylaşım ilkelerini düzenler. Bu üretilenin, gereksilerin şu kadarını Yüce Ruh tarafından, sana rızık öngörüldü denilebilir mi? Bu tür sözde Ruhun söylemi, Ali, Veli gibi, egemenlerin talebi olduğunu kuşkulanmaz mı?
Nitekim bir inanışın pratiğinde, savaşta ele geçirilen 24000 koyundan, savaşa katılanlara 4 er tane pay, yâda ganimet verilmiş. Ama inanmayan, savaşmayan cephe gerisindeki zenginlere 100 er tane koyun verilmiş. Gerekçede hazır! Mevcut İnanca gönüllerini kazanmak içindir! İnanmış mantık sormaz. Demez ki; biz davaya inanırken, payla mı inandık? Bize neden; eza, cefadan gayri, hiç pay verilmedi? İnanmayanlara illa bir pay verilecekse, birer tana verilse idi, gönülleri olmayacak mıydı? Küserler miydi? Bu tutum açıkça rüşvettir. Hem rüşveti yasallar, hem inandırma konuşma söyleminizin zayıflığını belgeler ki; ancak sözün sağlamlığı ile değil, rüşvetle inanca katılım sağlarsınız, demek olur. Hele ki haldeki inanırlardan ziyade inanmayan akıllı düşman zenginlerin kazanılması daha önemlidir algısını, hiç kuşkusuz ki vermiştir. Bu da tercih edilmemesi gereken yoldur.
İşte hak etmeden kazanmanın yolu zımnen meşrulaştırılmakta belki de bilmeyerek. İlla da o günün mevcut koşulunun pragmatik faydacılığı bu akıllılığı gerektiriyordu aslında. Birileri hem inanacak, hem savaşarak rızkını sağlayacak, ama buna rağmen; üretirken, nasibi azalıyor. Lakin diğeri hem inanmayarak, hem emek katkılığı koymayarak, hem de düşman olarak eza cefa yaparaktan, fazla fazla rızık sahibi oluyordu! Bu da adalet oluyor. Köleci toplumla ortaya çıkan anlayış:”” Çünkü kazanılanda kimine çok kimine az rızık vardır! ”” söylemi, ta Mısır'dan beri söylene gelen inanılan laftır. Ve her inancın temelinde var.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...