Bu yüzden, yüz milyar Kelvin derece sıcaklık; elektron, pozitron, proton, nötron gibi, kuark parçacıkların; eşik sıcaklık noktalarının, çok çok üstünde bir sıcaklıktır. Eşik sıcaklık parçacıkların özgür giriştiği ve artık son yok oluş artıkların, bir daha yok olmayıp, yenilerinin de, yaratılamadığı bir değer sıcaklık olduğu hatırlanmalıdır.
Eşik sıcaklık değeri üstünde, bu elektron ve pozitron gibi kuarktan oluşan parçacıklar ve foton ve nötrinolarda sanki ışınımın birçok farklı parçasıymış gibi davranırlar.
Dolaysıyla ortamdaki toplam enerji yoğunluğu, yine ortamdaki saf elektromanyetik ışımanın, yoğunluğundan daha fazladır. Bu fazlalık enerjinin nedeni, elektron ve pozitronun, mevcut ışınıma karşı fotonsu etkilerle davranmasındaki katkısından dolayıdır. Bu enerji yoğunluğu, o zaman ortamındaki, litre hacim başına; 3,8 milyar kilogram olduğu düşünülüyor. Bu, 3,8 milyar kilogram olan ortamın yoğunluğu da, şimdiki yeryüzü su yoğunluğunun 3,8 milyar katına denk gelmektedir.
Dördüncü Film karesi:
İlk kareden beri 13,82 saniye geçmiştir. Sıcaklık 3 milyar Kelvin derecedir. Bu sıcaklık elektron ve pozitron eşik sıcaklıklarının altıdır. Başlangıçtaki evrenin çoğunluk yapı taşı konumunda olan elektron ve pozitronlar; yeniden yaratılamayıp, hızla yok olmalılardır.
Elektron ve pozitron çiftinin yok olup yeniden yaratılamamasıyla salınan enerji evrenin soğuma hızını yavaşlatmış olacaktı.
Nötrinolar elektron, proton ve fotondan % 8 kadar daha soğuk olduğu değerlenmekte. Artık nötrino sıcaklıktan etkilenmez olmalı. Bir başına buyruk hal ile dönmeliler. Bu evreden sonra, evrenin sıcaklığı derken, foton sıcaklığını anlayacağımız düşünülmelidir.
Evrenin enerji yoğunluğu, sıcaklığın dördüncü kuvvetinden biraz azdır. Buda yok olan elektron çiftinin saldığı enerjiden kaynaklanmakta olduğu bilimsel çevrelerin öngörüleridir.
22-Cumhuriyet kazandırdıkça
Doğal eşiği aşamayan
Cahil travmam sazansınacaktı.
23-Özgürlük değildi, dağılan* hapı
Toplumla karışan, üretendir yapı
Tabiri caizse Ata; ateşi eli ile tutmuştu. Kendisi açısından olup biten, yoğun bir stres kaynağıydı. Kişilik ve menfaatler çatışması gibi hissileşmelere götürülecek bir yüklenişti. Eleştirelliğine açıkça vurulacak, yumuşak karın noktasını oluşturacaktı. Yine de Gazi’nin tercihi, ufuk alınıştaki devlet adamı olmanın sanatçı (yaratan) kimliği idi.
Bunları şimdi bile okuyup görünce, Gazi aleyhine vahameti anlamamak, dinamizmi sıradan bir vaka gibi değerlendirmek olurdu. Bunlar insan doğasının bizi yanıltan bir tutumudur. Bu yüzden de kendi küçüklüğümüzle; ” Atatürk olmasa idi bile, başka Atatürkler olurdu” deme banalliğine düşerdik. Zaten Atatürkler olsa idi, Atatürk olmazdı! Yani bu durumlara da Atatürkler sayesinde düşülmemiş olurdu! Atatürk’te iyi bir zabitan olarak kalırdı. Zaten günün zemini de; eğer Atatürkler varsa idi de, zaman ve zemin diğer Atatürklerin içinde, zamana ve zemine en dek düşeni, etkiyip etkilenen cevap olaraktan(tepki) , seçilecekti. Oysa koşul, bildiğimiz, bu ATATÜRK'Ü seçmişti! Demek ki Atatürkler yokmuş. Bu söylem bir yanlış anlama da olmayıp, hatta fikir de olmayan, bir fikir özgürlüğü de olmayan; “Atatürk olmasa idi bugün aynı düzeyde ve daha iyi olurduk” deme gaflet ve mantık absürtlüğüdür! Bunun cevabı mümkün mü? Deli saçması bir anlama ve anlatımdır.
Sorgulamak yanlış değil. Burayı görmeden sorgulamak olguyu görmeyip, hayaller var edip, hayallerde yaşamaktır. Halamın bıyığı olsa, halam amcamdı, der gibi bir şey. Ne yazık ki halanız amcanız değil. Amcanız olmadığı içinde, halanızdır! Bunu değiştiremezsiniz. Siz de halanıza amcanıza davranır gibi değil, halanız olarak davranıyorsunuzdur! Gerçek bu. Realite bu. Hayatta olaylar yaşanıyor, sonra onun düşüncesini öğrenmek üzerine devam ediyor. Yani MUSTAFA KEMAL olarak Kurtuluş Savaşına giriyor, bu biçimi yaşıyor, ATATÜRK olarak sürece dahil olup, zaman ve zemini etkileyip değiştiriyordu. Savaş öncesinin Mustafa Kemal'i bu süreci yaşamasa idi, süreç sonrası hem yoktu, hem de süreç sonrasını yaşayamazdı. Mekanik savaşın öncesi Mustafa Kemal vardır. Savaş sonrası bambaşka, aynı fiziki görünümlü, ama ATATÜRK olarak etkileyip, etkilenen; olay ve olguları başlatıp, süreçleşen; yol alıp, yol veren; Atatürk vardır. Bu aynı zamanda farklı bir önderlik sürecidir de.
3-İnançlar süreçle değişemedi. Değişemezdi de. Çünkü her şeyi bilip yaratan, bilerek ve sonsuza kadar bilir oluş yaratmasını, doğmaya göre, bir defada yaratıp bitirmişti! Bu nedenle, mutlak doğruları söylüyordu. Ama sürecin değişmesi ile bu doğrular, çok çabuk yanlış oluyordu! Ve zorunlu olarak, sözler zamanlar üstü sayılıp, her zamanı kuşattığı yorumuna gidildi! Ama bu kez de, o günü, günceli karşılayamamasını bize unutturdu. İleriyi karşılıyor, cevaplıyor, ama şimdiyi, biz anlayamadığımızdan, aklımız ermediğinden olsa gerek, karşılayamıyordu işte. Bunu en güzel Konfiçyüs ortaya koyuyordu; ”” Ben bir şeyi açıklamışsam öyle bil. Açıklamamışsam da, öyle kabul et. Bir insan bildiğini bilmeli, bilmediğini de bilmeli.”” demiştir.
Apaçık olan, anlamamız gereken sözler, sır olup çıkmıştı. Bu da işin içinde çıkılmazlıklar yarattı. Aynı cümleler, her zaman başka başka anlaşıldı. Bu da, doğaüstü gücün, durup durup, fikir değiştirir olmasını kuşkulardı! Hatta zamanlar üstü olurluk, toplumsal yapıya, sürekli geçerli olacak, bir düzen koyduğu iddiası ile de çelişti. Oysa çelişme şurada idi. Daima işleyen, değişen, gelişen, dinamik bir toplum yapısının karşısına, değişmeyen, gelişmeyen, bu akışa, biraz sonra uymayacak olan, son söz söyleniyordu! Çatışmanın temeli daha başlangıçta sözlerin, insanın bilincinden bağımsız, doğada işleyen, asıl Tanrı'sal iradeye karşı olurluğunu, akla getiriyordu. Bu da, o günün konjonktüründe genel olarak çoğunluğun; ““Dünya'yı ve sistemleri değişmez olarak algılamasından”” çarpılmadır.
Oysa toplumsal süreçler, üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin, karşılıklı etkileşimi ile sürekli değişip gelişiyordu. İnanç insanlarda, doğduğunda dış dünyanın algılanan yorumu ile içsel gerilimin uyuşturulup, düzenlenip, lineerlikle, istikrarla buluşturularak geliştiriliyordu ki olması gereken de bu idi. Saçmalık şurada idi: İnsanın öznel iç tutma gücü ile Dünya'yı yorumlayışı, toplum bireyinin toplumsal emek ve güçle dünya yorumlayışını aynı kılan yanlışlık ve sapmadır. Kişi düşünme ve yorumu, toplum düşünme ve yorumu yerine konmuştu. Aymazlık bilgisizlik tutarsızlık burada idi. Yani zavallılık şu idi, bir toplumsal güç ve emek olan tren, kişisel çabaya tutum edilmekle, yel değirmenleri ile savaşırlık yapılmıştı.
İnançlar hem daha üretilmeyen bir malın dağıtılmışlığını, söyleyerek aklı perdeliyor. Yani siz buğdayı, traktörü üretmemişken, daha üretim gücü ve nesnesi olarak, emek verirlik olarak, bunların esamisi okunmaz iken, sizi traktörlü, traktörsüz kılıp, dağıtımını yaptırıyor!
Hem insanlar toplum olmadan, toplumsal emek ortaya çıkmadan, bir rızık dağıtımı yapılıyor. Yani Traktör ancak bir toplumsal emekle ortaya konacak bir üretimdir. Ortada toplum dahi yoktur. Size sanki toplumun önceden beri, ilkten beri böyle oluşu anlaması, yutturulur. Sanki bunlar zaten varmış da, üretilmiş de, siz dahi bunların eşitsiz dağıtıldığını kutsallıkla öğreniyorsunuz.
Bu konu diğer anlamalara detay olsun diye biraz daha açayım. İnsanın yeryüzünde daha esamisi yok iken, insanın rızık denilen varlıklar, insana rızık olarak verilmiştir denerek algıladığı özdekler, insandan önce de vardı. Sebze ve meyveler bitkiler endam edip, hayvanlar üç milyar yıldır, Dünya'da cirit atar bir gerçekliktir. Yani 3 milyar yıldır, boşu boşuna bir rızıktılar! Bir aslan ceylana, “”bu benim rızkım”” demez. Ceylan da, ben aslanın rızkıyım diye gelip ona teslim olmaz. Ortaya bir çaba, bir emek korlar. İnsan avlanırken ki emekli somut davranışını doğada sürdürüp gitmiştir.
Her şey yönce
Biz buraya gelmezden önce
Habur Türk’tük
İstiklal patladı
Fatih öldü
Zulümlerin getirdiği
Sana değer mi?
Batmış duyguların
Tuzağında olmak.
Bir ana gibi
Bu yanılgı, belli bir tür ahlakın, ilkten beri bir ahlakın varlığı ilkesinin, sürüp gelen değişmezlik algısıdır. Bilgisizlikle, cehaletin, yan yanalığıdır. İnsanları geçmişten günümüze hep bir aile içinde tasavur ederler. Halbuki bu günkü aile şöyle böyle 2000 yıldır var. İsa döneminin inançlarına bakılırsa daha babasız doğumların, yani kutsal evliliklerin toplumlarda bir aitleşme kurumsallaştırılması çaba ve gayreti içindeki geçmiş sürüşlerin kalıntısı, gibidir. Oysa bilmezliklerimiz şaşmaz bir direkte edilmiş, ahlaki tavır varmış gibi bir durumu bize sanılatırlar.
Ahlakı ilkten beri değişmezlikle var sanmanın ikinci bir handikap da, kendimiz için ister olduğumuzu, başkası içinde ister oluşumuzun, kısmi doğru oluş mantığının yanılsatması ve pranga oluşudur. Daha doğrusu, bir gerçeklik yansıtır olan her tutumsalın; genel geçer mutlak her durum ve zeminde doğruimiş gibi algılatılıp algılattırılmasıdır. Bu tür saltıkçı ahlaktan her hangi bir sapmayı, kişisel grupsal ve toplumsal belaların garkına gidişin cevazı olarak kişiler, değerler.
Kendim için istemediğimi bile istemeyeceğim; ama başksı için isteyeceğim o kadar çok şey var ki.. Bu kendi öznel ihtiyaçlılık belirleniminizi; ahlaki ölçü temeline oturtma ve saltıkçı olma kusurunuzdur. Bunu; Tanrı'sal buyruk gibi kurallamaksa, alabildiğine yanlıştır.
İnsan canına, ölüm ve öldürülme kaygısına, sinişince, bir ihtiyaç; bir akıl üretmenin seyrini geliştirecekti. Başlangıcın yol alışı içinde insanı ve insan ölüsüsü yeme (yamyamlığı) vardı. Gerek iç ve gerek dış yamyamlık, hanidir sıranın kendisinde olma tedirğinliği idi.
İlk uygarlık evrimi adımlarından biri olan, insan kurbanı yerine, grupların çoban Ya da çiftçi topluluklar oluşuna göre, insan yerine bitki Ya da hayvan sunmayı akıl ettiler. Bu dev bir adımdı. Ama hemen sürece sokulan ve yaygınlaşan bir edim değildi. Yüz yıllar içinde bu benimsendi, sonrada tamamen yasaklanıp suç sayıldı.
Zaten paleantropiyen dönem öncesinde insanlar, bitki hayvan gibi diğer canlıları da insan gibi, ama farklı güçlerle donanmış görüyorlardı. Bu güçlerin ihtiyacını duyan bir sosyal yapılanış algısı da, gerçeklikle totem adilik tutumları şekilleme yansıması kaçınılmazdı. Bu yüzden çalılıklarında bir ruhu vardı. Bu algı kanı canına sinişen akillerin imdadına can simidi olarak yetişecekti.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...