Kavuşmak değildi niyazım,
Zira her vuslat
Fâniliğin gölgesini taşır.
Ben seni,
Cemâl’i sende seyreder gibi sevdim;
Çünkü hakikate en yakın durak
Kavuşmayı dilemedim ben,
çünkü bilirim;
her varış biraz eksiltir yolun sırrını.
Ben seni,
olmayacağını bile bile içimde büyüttüm;
çünkü bazı hisler
Pirimiz bilir elbet, sanma ki bizden gizlenir…
Kimdir mürşit?
Kimdir mürit?
Kimdir Hızır, kimdir sır?
Biliriz biz, aşk kime nasip, hal kime yazı, derman kimin elinde…
Edeptir yolumuz, sadakat dilimiz, dergâhın gölgesinde yitirdik benliğimizi.
kırık dökük bir aynayım
baktığımda parça parça görüyorum bedenimi
hangi parçam senden kopmuş onu bilmiyorum
ama bildiğim tek bir şey var
sen gittin…
Kırık bir testi gibi yüreğim, her yanımdan aşk sızıyor,
Sessiz bir gece gibi içim, karanlıkta seni yazıyor.
Dökülen bir kül gibiyim, savruldukça sana varıyor,
Küllerimden doğan yangın, yine adını anıyor.
Suskun bir dua gibiyim, dudaklarımda gizlenen,
Kıskanırlar Basri’m… kıskanırlar.
Sen yürüdükçe kaderin izinden,
Onlar gölgene takılır da kalırlar.
Bir dağ gibi duruşunun ardında saklı o sır,
Onların yüreğinde fırtına olur, kıskanırlar.
Bir garip meczubum, adını dilime dolamış;
Diyar diyar dolaşıp seni arayan,
Issız limanlarda, çaresiz anlarda
Kırık gönüllerde izini süren bir meczup.
Yağmura sığınmış, rüzgâra karışmış,
Öyle sevelim ki biz birbirimizi,
Kalplerimiz aynı duada buluşsun,
Hz. Mevlânâ gönlünden geçirsin uzaktan,
“İşte aşkı hakikate taşıyanlar bunlar” desin.
Güneşin doğduğu topraklarda kök salan
Fırat’ın, Dicle’nin sesiyle büyüyen
Tarihimin izinde yürüyen, efsanelere adını yazan
Ben Mezopotamya erkeğiyim
Milyon kere sen…
Milyon kere “iyi ki…”
Ve ben hâlâ aynı yerde,
Seni sevmelerin kıyısındayım…
Neyin ikramısın bilmiyorum;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!