Bir mevsimi omuzlarından indirip
tenine serdim usulca, üşüme diye.
Ürperen gecelerin arasından geçip
adını bilmediğim bir sıcaklıkla örttüm seni,
yorgunluğun kapını çalmasın diye.
Kırılgan rüzgârların elinden
Her sesi çıkan şarkıcı olmaz,
her kırılan da şair sayılmaz.
Bazılarınızın sesi kulakta değil,
insanın tahammülünde yankılanıyor.
Üç kelime ezberleyip
kendini şiirin sahibi sanıyorsun.
Önemsemediğimiz bir zamanın hatırasıyım ben,
duvarları nem tutmuş bir takvimin
yırtılmamış son yaprağında asılı kalan gün.
Tozlu sandıklarda saklanan mektuplar gibi
sararmış ama hâlâ kokan bir cümleyim.
Seninle daldığım her derin düşte
Bir gün kalbin kapısını çalarsa bir ses,
gürültü değil,
usul usul işleyen bir nefes
Sana çiçeklerin dilini soran biri olsun,
hangi yaprakta saklı huzurun, bilmek isteyen.
Çayını nasıl yudumladığını ezberlesin mesela,
Orada kimse yok
Biliyorsun değil mi, orada kimse yok.
Tamam.
Rol yapmayacağım bu kez.
Abartmayacağım da.
Kendimle konuşuyorum zaten, kimi kandırıyorum.
Sana penceremden etime saplanan güneşten başka ne lazım sevgilim.
Bak,
sabah dediğin şey aslında sensin.
Perdeyi araladığımda içeri dolan ışık değil yalnızca,
tenime doğru yürüyen bir çağrı,
damarlarımın kapısını çalan bir yangın.
Beyazın Altındaki Çamur
Kar ne kadar çok insana benziyor değil mi,
üstü bembeyaz, altı çamur,
bir ayazın içinde suskun bir tövbe gibi yağar şehrin omuzlarına.
Sokak lambaları altında parlayan her tanesi
bir günahın üstüne örtülmüş merhamet çarşafı sanki.
Raylarda Uyuyan Kız
Altı yaşımda indim gökten
İsviçre’nin soğuk saatlerinden,
Türkiye’ye.
Dilini bilmediğim bir kaderin
Rüzgâr sert estiğinde
kokun savrulmasın diye
seni kalbimin en yeşil yerine bırakıyorum,
orada mevsimler incinmez,
orada fırtına diz çöker zamana.
Göğsümün içindeki o saklı bahçede
Şarap gibisin, haram.
Ama ben içtikçe ayılıyorum senden.
Sarhoş olan bedenim değil artık,
gerçekliğim.
Bir yudumun ömür kısaltır derlerdi,
ben her damlanla




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!