yağmurun sadası yolların kiri pası var
ömrü siyah gece tenha bir kıyıda
içindeyse ruh ağırlığında
yalnızlık
-saklambaç oynayan çocukluğumsa rüyalarımla
çığırtkan Mart’ın keskin gözleri
kaç bulanık suyun uykusunu uyandıracak
kim bilir
kaç bulutun küflü yorganını savuracak toprağa
son huzurun kaç kuyruğunu çekiştirecek
kaç kıtanın dağını tozunu alıp getirip
siyah beyaz resimlere oya gibi işlendi
tozlu yolların tutkulu sevdası ağaçlara
tutsak bir gök gibi karanlığa itildi bulutlar
günlere aylara yıllara bölünen neydi
vakitler mi
aralık sonu ocak başı yılın en cafcaflı günleri
yürüdüm tebessümü eksik vakitlerin ortasından
aklımı kurcalayan ne varsa silkeledim toprağa
eskittim sokaklarını şehrin arşınladım gürültünün
uzunca boyunu
açık pencerelerin dudağını sarmış
çiçeklerle dolu bir bahçenin mahmurluğu
uzaklar çağırıyor sesimi sesimde yüzü kırılgan serçeler
topraklı yoldur dağların ardı tozlu rüzgârların nefesinde
aşk ölümlü masaldır ağrılı bir kalbin ıslak konağında
unutursan
incecik yollara savrulur rüzgâr
sarp dağlara vurur keskin uğultu
uluyan bir kurt çığlığı gönlüm
küf tutmuş mabedinde
nasıl da ağlar aşk
zaman ölüyor ellerimde
hayır hayır zaman değil ben ölüyorum
ışık hızıyla kendimden eksiliyorum günbegün
ayaklarımdan çekilen kanın soğukluğunu
hissediyor ellerim
ölü düşlerin kesiştiği vadilerde
yıkılıyor üstüme sessiz gölgeler
şehrin yorgun kalabalığından
çekiliyor gece kuytulara
önümde meçhulün
çıplak ayak izleri
kördüğüm
bu can sıkıntısı
bildiğin gibi değil
tunçtan örülü bir yumruk
dört duvarlara kırık aynalara sor
yürek hıçkırığı akıl çarpıntısı
gökyüzünün
asma katında ağzı tıpalı güneşin
sayısız kasırgaların ardından durulmuş rüzgârlar
zamansa tüm zulümleri silmiş
desem de




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!