Deli kadınlar güzel sever. Herkesin sakındığı, uzak durduğu duyguları, tüm yoğunluğuyla yaşarlar. Sevdiklerinde yarım bırakmazlar; sevgilerini gizlemez, sessiz kalmazlar. Kalplerinde ne varsa, olduğu gibi, eksiksiz, içtenlikle verirler. Deli kadınlar severken korkmazlar, çünkü onların sevgisi hesapsız, pazarlıksızdır.
Deli kadınlar, sevdiklerine kendilerinden bir parça verirler. Bütün duygularını, düşüncelerini, hayallerini paylaşırlar. Onları anlamak zor gelir bazen; karmaşıktırlar, sığ bir yerde durmazlar. Ama işte bu karmaşa, bu derinlik, onların sevgisini benzersiz yapar. Deli kadınların sevgisi derindir, tutkuludur, kolay unutulmaz. Çünkü sevdikleri kişiyi gerçekten tanır, onu olduğu gibi kabul ederler.
Bir deli kadın sevdi mi, o sevginin izini ömür boyu taşırsın. Onunla yaşananlar, söyledikleri, sustukları hep sende kalır. Deli kadınlar güzel sever; çünkü sevgileri, kendileri gibi özgürdür, sahicidir, cesurdur. Ve böyle bir sevgiyi yaşamak, bir ömür boyu unutulmayacak bir anı olur.
Biliyorum; bazen dünya, içinde nefes alıp verdiğin bir yer değil de, üzerine yıkılmaya çalışan koca bir beton yığını gibi geliyor. Kalabalıkların arasında, herkes gülerken senin o sahte tebessümün ardına sakladığın yorgunluğu kimse görmüyor. Sesini duyurmaya çalıştıkça boğazında düğümlenen o kelimeler, aslında en çok senin canını yakıyor.
Anlıyorum seni; anlaşılmamış olmanın verdiği o soğuk kesik, bazen fiziksel bir ağrıdan daha gerçek. İçindeki fırtınayı dindirecek bir el değil, sadece o fırtınada seninle sessizce duracak bir gölge arıyorsun. Sen, kırıklarından sızan ışığı saklamaya çalışırken aslında en saf halinle parlıyorsun.
"Başkalarının baharını seyrederken, kendi kışında üşümekten yorulur insan; ama bil ki, o karda ilk izi bırakan daima en çok yaralanandır."
Dünya bazen sadece senin etrafında dönmüyor gibi gelir; sanki herkes bir yere yetişiyor da bir tek sen durakta unutulmuşsun gibi. Kalbinin orta yerinde bir sızı peyda olur; ne tam geçer ne de tam öldürür. Adına bazen 'özlem' dersin, bazen 'geç kalmışlık'. Ama en çok da 'vazgeçmek' zorunda kalmanın o buruk tadıdır bu.
İnsan, sevdiğinden değil de artık sevilmediğinden emin olduğunda yorulurmuş. Elinden geleni yaptıktan sonra, elinden bir şey gelmediğini fark etmek en büyük yenilgiymiş meğer. Birinin hayatında yer kaplamaya çalışırken, kendi hayatından ne kadar çok eksildiğini fark edemiyorsun o anlarda. Sonra bir gün bakıyorsun ki; ne geri dönecek bir yolun kalmış, ne de gidecek dermanın.
Şimdi tüm o gürültülü vedaları, yarım kalmış cümleleri ve hiç yazılmamış mektupları bir kenara bırakma vakti. Çünkü bazen en büyük sadakat, kendine olan saygını korumak için sessizce uzaklaşmaktır. Unutma; senin kıymetini bilmeyen bir gönülde kalabalık olacağına, kendi yalnızlığında hükümdar olmak çok daha onurludur.
Hayat senin, adımlar senin. Kim ne derse desin, başkasının sözleriyle kendine yön çizemezsin. Elâlemi umursama, çünkü onların konuşması bitmez.
Her yaptığını eleştirirler, her başarını küçümserler. Sen ne yaparsan yap, hep bir eksik bulurlar. Ama bil ki, elâlemin düşünceleri senin gerçekliğin değil. Kendi hayatını onların gölgesinde yaşarsan, bir gün bile kendin olamazsın.
Kimse senin çektiğin acıyı bilmez, verdiğin mücadeleyi görmez. Ama herkes konuşur. Sözleriyle seni incitmeye, cesaretini kırmaya çalışır. Elâlemi umursarsan, onların ağırlığı altında ezilirsin. Oysa sen, yalnızca kendine hesap vermelisin.
İnsan, doğası gereği tutunmaya programlanmıştır. Sevdiğimiz birine, alıştığımız bir şehre, artık bize hizmet etmeyen bir hayale ya da sadece geçmişin o tanıdık sızısına sımsıkı sarılırız. Sanırız ki bırakırsak yok oluruz; sanırız ki avucumuzu açarsak her şey dağılıp gidecek. Oysa hayatın en büyük dersi, ne zaman sıkıca tutunacağımız değil, ne zaman serbest bırakacağımızdır. Vazgeçmek bir yenilgi gibi pazarlanır bize; oysa bırakmak, en asil zaferlerden biridir.
Vazgeçmek ile bırakmak arasında uçurumlar kadar fark vardır. Vazgeçmek, bir savaşı yarıda kesip kaçmaktır; içinde bir ukdeyle, bir yenilmişlik hissiyle arkana bakmaktır. Ama bırakmak, artık o yükün senin omuzlarına ait olmadığını, o yolun senin yolun olmadığını ve o kalbin senin durağın olmadığını idrak etmektir. Bir şeyi bırakmak için önce onu tam anlamıyla anlamış, sevmiş ve elinden gelen her şeyi yapmış olman gerekir. Tüm çabanı verdikten sonra gelen o "bırakma" anı, ruhun en özgürleştiği andır.
Bir düşün; rüzgara karşı yürümek mi daha çok yorar insanı, yoksa rüzgarın seni götürmesine izin vermek mi? Biz hep rüzgara karşı, akıntıya ters kürek çekerek kendimizi ispatlamaya çalışıyoruz. Yoruluyoruz, hırpalanıyoruz ve sonunda tükeniyoruz. Oysa bazen akışa teslim olmak, pes etmek değil, hayatın bilgeliğine güvenmektir. Avucunda sımsıkı tuttuğun o kuşun kanatlarını ezdiğini fark ettiğinde, ellerini açmak hem ona hem de sana bir nefes borcudur.
Sırtımı yasladım, koca dağlara,
Umutlar bağladım, geçen çağlara,
Küskünüm artık ben, yeşil bağlara,
Eller kadir kıymet, bilmiyor annem.
Kime dost dediysem, vurdu sırtımdan,
En çok, bir zamanlar gözlerine bakarak "hiç gitmem" diyenlerin, artık kalabalıklar arasında seni yabancı gibi geçip gitmesi koyar insana. Bir zamanlar gülüşüne dünyaları sığdıran biri, şimdi seni görse bile tanımaz. Ve sen bunu gururla değil, çaresizce izlersin. Çünkü bir zamanlar “biri” olduğun kalpte artık “hiç” bile değilsindir. Sadece el olmuşsundur, sıradan bir yabancı, adı bile anılmayan bir suskunluk...
İnsan en çok da unutulurken hatırlar. O sokakta yürürken, bir şarkıda yankılanırken ya da elini cebine attığında bir zamanlar onun tuttuğu eli özlerken... Kimse bilmez içindeki kırığı, çünkü sen dışarıdan hâlâ aynı görünürsün. Ama içinden geçen her düşünce, seni biraz daha yalnızlığa çeker. Zamanla kabullenirsin… O artık senin değil, sen de onun olamıyorsun. Ama bir tarafın hâlâ onun adını sessizce anarken titrer.
Kimsenin bilmediği bir hikâyesin artık. O çoktan başka bir öyküde yerini almışken, sen hâlâ onun cümlesinde bir nokta olmayı bekliyorsun. İşte en çok bu yakar canını: Seni unutan birini hâlâ kalbinde yaşatıyor olmak. El olmuşsun… ama içinde hâlâ onunla yan yana yürüyen bir “biz” taşıyorsun. Kimse görmüyor, kimse duymuyor. Ama sen, her sessizlikte onun adını fısıldamaya devam ediyorsun.
Hoş geldin... Sırtında taşıdığın o devasa kamburun, aslında sana ait olmayan hayatların yükü olduğunu ne zaman fark edeceksin? Bakışlarındaki o derin boşluk, kendi kuyundan değil; başkalarının susuzluğunu gidermek için harcadığın ömürden kaynaklanıyor. Sen, başkaları üşümesin diye kendi ruhunu ateşe veren o fedakar ama unutulmuş kurbansın. Peki, sen kül olduğunda o ateşte ısınanlar senin küllerini mi savuracak, yoksa seni mi hatırlayacak?
Daha ne kadar bir başkasının eksiklerini tamamlayarak tam olacağını sanacaksın? Kendinden verdiğin her taviz, ruhunda açılan yeni bir gedik aslında. İnsanlar senin nezaketini zayıflık, sessizliğini ise kabulleniş sanıyor. Oysa sen, fırtınasını içinde koparıp dışarıya sütliman görünen o yorgun denizsin. Artık kıyıya vurma vaktin gelmedi mi? Başkalarının mutluluğu üzerine kurduğun o sahte huzur kuleleri, ilk rüzgarda tepene yıkılacak. O enkazın altında kalmadan önce, kendi temellerini atacak cesareti bulmalısın.
Zaman, merhameti olmayan bir yargıçtır; sen başkalarını yaşatırken kendi gençliğini, hayallerini ve en çok da o saf sevincini idam ediyorsun. Bir gün yolun sonuna geldiğinde, elinde kalan tek şey başkalarının memnuniyeti değil, senin hiç yaşanmamış hayatın olacak. Bu ihaneti kendine yapma. Şimdi o emanet hayatları sahiplerine iade et. Kendi çıplak gerçeğinle yüzleşmek, başkasının ipek yalanlarına sarılmaktan çok daha asildir.
Zamanla anlaşılıyor ki, her şeyi düzeltebileceğine inandığın o eşik aslında en çok yorulduğun yermiş. Bir hayale tüm nefesini verirsin de, sonunda elinde kalan sadece koca bir boşluk olur. O an fark edersin; bazı kapılar sadece kilitli olduğu için değil, artık arkasında bekleyenin kalmadığı için açılmaz.
Sokaklar kalabalık, ışıklar parlak, gülüşler yüksek sesli olabilir... Ama içeride bir yerlerde, sönmeye yüz tutmuş bir mumun titrek alevi kalmıştır sadece. "Geçer" dedikleri her hatıra, aslında alışmak zorunda kaldığın birer sızıya dönüşür. Günler iyileştirmiyor, sadece o eksiklikle yan yana yürümeyi öğretiyor.
Bir hikayede "belki" olmaktan yorulunca, kendi gerçeğine dönmek en büyük sığınaktır. Başkaları için kendinden vazgeçmeyecek kadar kırılmak, bazen o kırıklardan yeni bir yol inşa etme gücü verir. Hayat, seni anlamayanların kalbinde misafir kalmak için çok kısa ve çok kıymetli.
Bazen en büyük devrim, sadece durmaktır. Gitmemek, gelmemek, beklememek... Sadece olduğun yerde, kendi enkazının üzerine oturup derin bir nefes almaktır.
Bazen bir yerden gitmek istemezsin, çünkü orada kalbin kalmıştır. Ama kalmaya devam ettikçe de biraz daha eksilirsin. Her suskunlukta biraz daha tükenir, her kırıldığında biraz daha içine kapanırsın. Gitmeyi aklından geçirirsin, ama bir umut vardır içinde; belki değişir, belki bu kez olur, belki bu kez anlar… Oysa hiçbir şey değişmez. Sadece sen, biraz daha yok olursun.
Ben de öyle kaldım uzun süre. Gitmem gereken yerde kalmaya çalıştım, sırf sevdiğim için, sırf emek verdim diye, sırf belki bu kez diye. Ama ne kadar kalırsam, o kadar azaldım. Her şeyin farkındaydım aslında, ama kabullenemedim. Çünkü bazen gitmek bir yenilgi gibi gelir insana, oysa en büyük zaferdir. Ama ben bunu en son anladım… En çok da kendi kalbimle savaşırken.
Bir gün aynaya baktım, gözlerimdeki ışığın sönmüş olduğunu gördüm. Artık orada kalmanın bana iyi gelmediğini anladım. Ve o an fark ettim; bazen bir yerden gitmek, birinden değil, kendinden kurtulmaktır. Ben de kendimi kurtardım. Gitmeye cesaret edemediğim yerden, en sonunda koptum. Ve bu kez ilk defa bir gidişimde gerçekten özgür hissettim.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!