Babam hep sessiz bir adamdı. Çocukken onun sevgisini sadece davranışlarında arardım; elini omzuma koyduğunda, sobaya birkaç odun daha attığında, okula geç kalmayayım diye sessizce kapımı açıp ışığı yaktığında… Ama hiç “seni seviyorum” demezdi. O iki kelimeyi bir kere bile duymadım ondan. Belki de en çok bu eksikti içimde. Şimdi yıllar geçti, ben de büyüdüm, onun gibi az konuşan, duygularını içine atan birine dönüştüm. Babam artık yaşlı ve hâlâ sessiz. Bazen aynı sofrada oturuyoruz ama kelimeler havada asılı kalıyor. İki yabancı gibi… Ve ben onu her gün biraz daha kaybediyorum. Onun anlatmadığı acılarını, içine gömdüğü hayal kırıklıklarını yüzündeki çizgilerden okumaya çalışıyorum. Belki de babam da sevmeyi böyle öğrendi; susarak, koruyarak, kendi canını yakarak. Ama yine de içimde hep bir çocuk kaldı, onun bir gün bana sarılıp “gurur duyuyorum” demesini bekleyen. Bazı sevgiler sessizdir ama yoklukları çok gürültü çıkarır. Babamın sustukları büyüttü beni, ama o suskunlukta bir türlü çocukluğumu tamamlayamadım.
Bir kentin en kalabalık yerinde,
Cebimdeki son umut kırıntısıyla bir simit aldım bugün.
Yarısını ben yedim,
Yarısını senin gelme ihtimaline,
O hiç binmediğin otobüsün durağına bıraktım.
Kuşlar nasiplendi senin yokluğundan,
Bana güvenmemeyi öğrettiğiniz için teşekkür ederim. Gözlerimdeki saflığı, kalbimdeki masumiyeti söküp aldınız. Şimdi dünyaya daha temkinli, daha tedbirli bakıyorum. Hayallerime duvarlar ördünüz, umutlarımı zincirlediniz. Ama belki de en büyük iyiliği siz yaptınız. Zira gerçeklerle yüzleşmek, sahte umutların peşinde koşmaktan iyidir.
Bu acı tecrübe, ruhumu derin yaralarla dolu bir savaş alanına çevirdi. Ama biliyorum ki, her yara birer öğreti, her acı birer ders oldu bana. Güvenin ne kadar narin, ne kadar kırılgan olduğunu anladım. Ve Allah'a sığınıyorum, çünkü O'nun merhameti ve adaleti, insanoğlunun ihanetinden çok daha güçlü ve sınırsızdır.
Bana özlemek nedir diye sorsalar,
Derim ki; insanın ruhuna işleyen görünmez bir zincirdir.
Ne kadar uzağa gitsen de,
Kalbini hep aynı noktaya bağlar,
Ve o nokta sensizliğin en karanlık yeridir.
Fırtınalar her zaman yıkıcı değildir. Evet, eserken korkutur, savurur, hatta bazen kayıplar yaşatır. Ama sonra fark edersin ki, o fırtına aslında seni yüklerinden kurtarmış, yolunu temizlemiştir. Hayat da böyle değil midir? Bizi zorlayan anlar, aslında ilerlememiz için yol açar.
Bazı fırtınalar, seni yavaşlatan, önünü tıkayan her şeyi önünden süpürür. Bir süre her şey darmadağın gibi görünür, ama sonra anlarsın ki, o karmaşanın içinde yeni bir düzen vardır. Bazen kaybettiğini sandıkların, aslında seni özgürleştirmiştir.
O fırtına esmese belki de aynı yerde, aynı yüklerle debelenip duracaktın. Ama hayat seni zorladı, seni salladı, hatta yıktı. Ve şimdi o yıkıntılar arasında gördüğün şey, sadece gerçek ihtiyaçların, gerçek hedeflerin.
Herkesin bir evi vardır sanırlar. Duvarları olan, kapısı açılan, ışığı yanan bir yer… Oysa bazı insanların evi bir şehir değildir, bir sokak değildir, hatta bir bina hiç değildir. Bazı insanların evi, bir zamanlardır. Ve ne kadar isterlerse istesinler, oraya bir daha dönemezler.
Bazen eski bir fotoğrafa bakarsın. Fotoğraftaki kişi sensindir ama gözlerinin içindeki ışığı tanıyamazsın. O gülümseyen insan gerçekten sen miydin diye düşünürsün. Çünkü hayat, bazı insanlardan sadece yılları almaz; içlerindeki o saf tarafı da alır. Bir zamanlar herkese inanan, her şeye heyecanlanan, küçük şeylerle mutlu olabilen o insan yavaş yavaş kaybolur. Geriye sadece onun anıları kalır.
En ağır yük de budur aslında. Bir başkasını değil, kendinin eski hâlini özlemek... Çünkü insan sevdiği birini kaybettiğinde ağlar; ama kendini kaybettiğinde sessizleşir. Kimse fark etmez bunu. Sen her gün aynı yolları yürür, aynı insanlarla konuşur, aynı sofralara oturursun. Ama içinde eksilen şeyi yalnızca sen bilirsin.
Bazı insanlar gerçekten yüktür. Sırtınıza aldığınız, omuzlarınızda taşıdığınız, ama bir adım bile kıpırdatmayan bir ağırlık gibi. Hayatınıza anlam katacaklarını sanırsınız, ama varlıkları sizi tüketmekten başka bir işe yaramaz. Ne kadar emek verirseniz verin, ne kadar fedakarlık yaparsanız yapın, onlar hep daha fazlasını ister.
Bu yük, sadece yorulmanıza neden olmaz; zamanla kendi değerinizden de çalar. Onların memnuniyetsizliğini gidermeye çalışırken kendinizi unutursunuz, enerjinizi kaybedersiniz. Onların karamsarlığı, sizin huzurunuzu karartır.
Bazen en zor adım, bu yükleri bırakmak olur. Ama o adımı attığınızda, hafiflersiniz. Kendi hayatınızda, kendiniz için yürüdüğünüzü fark edersiniz. Her insan değerli değildir, ve bazı insanlar hayatınızda kaldıkça sizi aşağı çeker. Bazen en iyi tercih, yüklerinizi bırakıp yolunuza devam etmektir.
İnsan her zaman terk edildiği için kırılmaz. Bazen yanında kalanlar da kırar onu. Hatta en derin yaraları, gitmeyenler açar. Çünkü insan yabancılardan değil, kendine yakın hissettiği insanlardan bekler sevgiyi. Bir yabancının umursamaması canını yakmaz da, değer verdiğin birinin seni anlamaması geceler boyu düşündürür.
Hayat garip bir yer. Bazen bir cümle yıllarca unutulmuyor. Söylendiği an birkaç saniye sürüyor belki ama yankısı insanın içinde yıllarca devam ediyor. Bir bakış, bir sessizlik, bir vazgeçiş... Kimsenin önemsemediği şeyler, bir başkasının hayatında derin izler bırakabiliyor. Çünkü herkes aynı yerden kırılmıyor. Kiminin canını büyük fırtınalar yakıyor, kimininse küçücük bir ihmal.
Bir süre sonra insan anlatmaktan vazgeçiyor. Çünkü bazı acılar konuşuldukça küçülmüyor. Aksine, her anlatışta yeniden yaşanıyor. O yüzden susmayı öğreniyorsun. İçinde büyüyen o boşlukla yaşamayı öğreniyorsun. Herkes seni güçlü sanıyor. Çünkü güçlü görünmenin en kolay yolu, derdini kimseye göstermemek.
Bazı insanlar hayatına öyle bir girer ki, sanki senin en güvenli limanın olmak için gelmiş gibi davranır. Sarılırlar, sıcaklıklarını hissettirirler, ama o sarılışın ardında bir gerçeklik yoktur. Bedavadan sarılırlar sana, içten bir dokunuş yerine, sahte bir teselli sunarlar.
Sarılmak, bir insanın en saf hali olmalı oysa. Birkaç saniyelik bir temas, ama içinde yüzlerce kelime saklı. “Buradayım, yanındayım” demenin sessiz bir yolu. Ama bazıları bunu bile tüketmekten geri durmaz. Seni yalnızlığından çıkaracak gibi yaklaşır, ama aslında kendi boşluğunu dolduruyordur.
Sonra bir gün anlıyorsun. O sarılmaların sıcaklığı yokmuş. Ellerine bir soğukluk sinmiş, yüreğine bir mesafe eklenmiş. Geriye dönüp baktığında, o bedava sarılışların sana ne kadar pahalıya patladığını fark ediyorsun. Güvendiğin eller, aslında sadece kendi çıkarlarını sarıp sarmalamış.
Bekledim seni.
Hani bir çocuk, babasının bayramlık ayakkabı getireceğine inanır ya,
Hani o ayakkabı gelmez ama çocuk yine de kapı eşiğinde uyuyakalır...
İşte öyle bir saflıkla,
Öyle bir iflah olmaz inatla bekledim.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!