Ahmet Bektaş Şiirleri - Şair Ahmet Bektaş

Ahmet Bektaş

İnsan Neden Gelişemez?

Dolmadan boşalmaz! Önce bilgi ham olarak yüklenecek, bu süreçte sabır gerek! Sonra bilgi işlenecek, bu süreçte akıl gerek! Sonra bilgi nakledilecek, bu süreçte de özveri gerek! Biriktirmeden, hazmetmeden, ezberleri dağıtmaya çalışınca da şirinlik olur ama maksadı karşılamaz! Muhabbet olur, hani muhabbetimiz bol olsun!

Suya doğan bebeklerin hava ile temas ettiğinde solumaya başlamasına benzer bir durum vardır insan gelişiminde. Yani insan, yeni bir duruma ait verileri aldığında yeni duruma uyum için gerekeni yani aslında içinde saklı, kodlu olan davranışı açığa çıkarır! Kısır döngüden kurtulması da bazı şok tesiri yapan özel durumlarla olabiliyor. Mevcut duruma ayak uyduranların yeni bir duruma geçememesi bundandır! Mevcut durumu kabul vardır! Ormanda kurtlar içine büyümüş çocuğun öğrendiği vahşi davranışları normal olarak yapmasına benzer durum vardır. Geri kalmış toplumlardaki veya kabilelerdeki yerleşik gelenekler ve inançların tesiri de buna benzer!

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Metafizik Etki

Fiziksel etki metafizik etkiden bağımsız mıdır?
Öncelikle fiziksel ve metafizik etki birbirinden bağımsız olmaz! Bunu “Ruh” ve beden gibi düşünebiliriz. Ruhsal etki bedeni de etkiliyor; hormonlar ve ritim ruhsal etkileşimle değişebiliyor, davranışlar bu ruhsal etkiye göre gelişiyor. Biri soyut diğeri somut. Soyut olmadan somut da olmuyor.

Somut, fiziksel olarak algılanabilen bir cismi inceleyelim. Bu cismin fiziksel duyularla somut algılanabilir olması, varlığının bilinmesi de fiziki algılamaya görecelidir. Duyu organlarının veya bilimsel araçların algılayabildikleri bir cismin; görülmesi, tutulması, sesi ve etkisi algılamaya göreceli… Algılama araçları evrendeki her cismi algılamaya yeterli mi? Mesela göz somut nesnelerin ne kadarını görüyor. Küçük ne kadar küçük, büyük ne kadar büyük? Göz mikroskobik canlıları göremediği gibi Galaksileri de göremiyor. Bilimsel araçlar mikropları ve Galaksileri gösterse de hala bilinmeyen bir gerçek var. “Büyük ne kadar büyük, Küçük ne kadar küçük? ” Bilimin, büyüğün sınırlarını ya da küçüğün ayrıntılarını tam olarak, somut açıklayamadığı bir gerçek! Yani insan duyularıyla algılayabildiği nesnelerin varlığını ve fiziksel etkisini deneyimler!

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Kuş gördüğü yuvayı yapar

Yok aslında birbirinden farkı karşıt görüşlü görünen tutucu, radikal unsurların.

Öğrenilmiş / öğretilmiş davranışların ürünüdür toplumdaki huzursuzluğun ve çekişmelerin asıl kaynağı.

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Kırmızı Başlıklı Kız


Bütün kızlar güzeldir…
Bülbüle sorarsan, gül daha güzeldir!
Kara kız, sarı kız; fark etmez…

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Ağlamak


"Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? " Victor Hugo

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Arılar ve Bok Böcekleri (Belgesel)

Dedemin arı kovanları vardı. Arılar balı kendileri için yapar! Kovandaki tüm ballar alınmaz, bir kısmı arıların neslini devam etmesi için bırakılır! Hatta bazı zayıf kovanlara da diğer kovanlardan takviye bile yapılır! Günümüzde şekerli şurup yapılır bal alınınca o verilir! Arıların balı tamamen alınınca kovanda alarm olur ve arılar rast geldikleri insana saldırırdı! Normalde arılar sokmaz! Saldırı halinde, kovanın kapağı açılıp kurcalanınca etrafa dağılıp herkesi sokardı! Dedem arıların balını alacağı zaman; eşek bokunu bir tenekede yakar duman oluşunca körüğe yerleştirip arılara sıkardı! Duman onları sakinleştirir ya da ürkütür o da balları alırdı! İşte böyle arılar alemi.. Arılar çiçek sever! Bok dumanından da rahatsız olurlar.

Bok böcekleri çok ilginç varlıklar. Boku yuvarlayıp top şekline getirirler ve onu döllerler! Yavru bu bokun içinden çıkar! Üreme şekline göre ben bir şiirimde “Boktur aslı” demiştim ama ilah olarak görülmüş eski Mısır’da… Sebebi şu; kimseye ihtiyacı yok, gübreyi yuvarlayıp üreme işini de kendi başarır! Hani bize öğretmişlerdi Dünya Güneşten kopan bir gaz bulutu iken yuvarlanıp, döne döne şekilleniyor ve atmosfer oluşunca da dölleniyor ilk hayat başlıyor. Benzetirsek; top böceğinin gübreyi yuvarlayıp döllemesi gibi. O yüzden eski Mısır’lılar da bir dönem ilah olarak sembolize etmişler, adeta yuvarladığı Dünya’yı döllemek gibi.

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Birden kapladı benliğimi,
Dinmek bilmeyen bir sızı.
Anladım bu aşk acısı,
Çare...Ah...O sevgili...

Kavuşmak mı? Dağları,

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Ben Ve Ayna


Felsefi terimleri kullanırken her defasında Felsefe Sözlüğüne bakarım. Çünkü aklımda tutamam tam olarak içeriği. Skolastik, Vahdet-i Vücut, Evrim, Deizm, Teizm, Monoteizm, Ateizm, Panteizm, Substance, İdealizm, İşrakîlik, Monizm, Fatalizm, Atomizm, Metafizik, Determinizm, Materyalizm, Rasyonalizm, Archee. Bu terimlerin hepsi elbet felsefi açıdan insana kaynak. Fakat yapılan büyük bir hata var! İnsanı bu terimlere sıkıştırmak ya da bu terimlerle kategorize etmek var! Yani insanları bu terimlerle tanımlamak yanlışı var! Şahsen ben bu terimlerin hiç birine tam olarak sıkışamam, ya da hepsinden bende biraz var! Her insana ait farklı durumlar olacaktır, olmalı! Böyle geniş açıdan bakmalı…

Bir “Ben” var aslen; ben mi aynayım, ayna mı “Ben”? Aynanın kendine “Ben” dediği, benliğini iddia ettiğinde açığa çıkan durum bu. Ben, aynanın aynası mıyım yoksa! Yunus’un “Bir ben var benden içeri! ” ye benzer bir durum yani içerdeki “Ben” olan Yunus mu asıl, yoksa görünen Yunus mu? Ya da hangisi asıl Yunus? Yunus şunu mu söylüyor! Görünen ben, aynayım asıl “Ben” e. O ben de “O”! Yani ben, Tanrı’ya aynayım görünen halimle. “Ben” bana ayna gibi. Tırnak içi benleri “Ene” olarak düşünelim yani Allah’ın üflediği emanet ve O’ndan olan. Böyle biliyoruz. Akıl böyle algılayabiliyor, yoksa daha ileri açılımı herkes kendi içinde mutlaka yapabilir!

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Boynuzu Kırıklar

Hasan Sezâî Efendi zamanında, eşkıyaların kötü yola düşürüp içkilerine meze yaptıkları zavallı bir kadın varmış. Kadın tövbe edip dergaha sığınmış. Eğlence olarak kullandıkları kadının ellerinden gitmesine kızan adamlar dergahın kapısına geyik boynuzu asarlar! Herkes öfkelenir ama Hasan Sezai boynuzun saklanmasını, sonra çok işe yarayacağını söyler. Dedikodular zirve yapar. Hoca orta malı kadını himayesine aldı gibi laflar ederler, hazret sabreder. Halk arasında bir çeşit uyuz hastalığı yayılır. Hasan Sezâî hakkında kim iftirâ ve dedikodu etmiş ve kim dedikoduları kabûl etmiş ise, bu hastalığa yakalanır. Halk çaresizlik içinde kıvranırken; hazret dergahın kapısına asılan boynuzun öğütülüp tozunun hastalara sürülmesini söyler. Böylece iyileşen herkes hatâsını anlayıp, yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân olur.

Hikayede asıl boynuzlar, zavallı kadını eşkıyalardan kurtarmak için hiçbir çaba sarf etmeyen ama hoca kurtarınca hocanın dedikodusunu yapanlardır. Bunlara ben (babamın tabiridir) “Boynuzu kırıklar” diyorum. Boynuzu kırıkların çoğu “namuslu, saygın” kişileri oynarlar! Zalimlere güçleri yetmez veya zalimlerden yemlendikleri için sesleri çıkmaz ama zavallı birini yakalarlarsa da acımasızca dilleriyle saldırırlar!
İsa’nın kıssasını duymuşsunuzdur; “İlk taşı günahsız olanınız atsın.” Diyerek fahişelikle suçlanan Maria Magdelena (Meryem) ’yı kurtarmıştır.

Devamını Oku
Ahmet Bektaş

Dil İle İkrar Kalp İle Tasdik

Soyut ve somut birlikte işlediğinde tamamlanır bu boyuttaki haller!

Komedi türü bir tiyatro oyununda, aklımda kalanıyla (Nejat Uygur): doktor hastaya “Öksür” diyor. Hasta; “Öksürük, öksürük! ” diyor, öksürmüyor. “Hapşır” diyor; “Hapşırık, hapşırık” diyor, hapşırmıyor! Seyirci de gülüyor elbet ama ben hem güldüm hem de ilham geldi…

Devamını Oku