Neden beni vuruyor attığım güller
Evren mi yanılıyor ben mi yalanım?
Boynu bükük durur şimdi sümbüller
Niçin hep buz gibi soğur bir yanım.
Öğretebilseydik öğrendiğimizi,
Öğrenebilseydi Gençler.
Bizdeki acıların
Beyaz sis'ler üstüne
Yazı yazsam kalır mı ola?
Sevgiler sonsuz diyorlar
Sevsem benim olur mu ola?
Güzel bahçelerinden geçmişin
Mahrum olmak mı ki bu!
Atılan her adımın,
Sırtına vurmak mı ki bu?
Gözyaşı bir damla kan,
Duygunun yüreğinden.
Sıralanır gün be gün
Bir çift gözbebeginden.
Başında al bayrak alnı ak mı ak
Yükselir göklere ölmez şehitim.
Mahşerde hesabı verenlere bak
Cennettir mekanı inmez şehitim.
Bir haziran akşamı herkes hüzünlü
Şehitlerin çocukları yetim çünkü
Onlar ki can katarlar kanlarıyla vatana
Allah katında cennete dönük yüzü
Nice çocuksu duygular
Güvensiz ortamlarda kayboldular.
Küçük bir ümit filizlense yüreklerde
Hoyrat eller onları kopardılar.
Dağ gibi insanlar ufalır bir gün
Kendini hep diri kalacak sanma,
Çevrende dostların azalır bir gün,
Gençliğin yerinde duracak sanma.
Kafasını kaldırarak, her gün başını uzatıp, annesinin yollara baktığı pencerelere gözleri gayri ihtiyari kayardı. Her geliş, gidişinde onu hep o pencerede karşılar o pencereden veda ederdi annesi. Sanırım o yüzden dönüp dönüp bakıyor, her bakışta başka başka ruh hallerine girip, çıkıyordu.
Anası yoktu, Pencere tamtakır kalmıştı ve bomboştu. Yıllarını verip, koca bir ömür harcadığı bu evde son demini yapayalnız yaşayıp, âlemi terk edeli çokça zaman olmuştu. Sarı Ali, Mahalleye gelince hep böyle olurdu. Sanki hiç doğmamış, sanki koskoca bahçede anası hiç bulunmamıştı.
Dalıp gitti sarı Ali, bir bir gözünün önünden geçti, şimdi yoktu en yakın bildikleri. Babası öleli tam otuz yıl olmuş ama hatırası daha dün gibi tazeydi. Annesi de gitmişti işte, enişteleri gibi, babası gibi, dedesi gibi hepsi gittiler. Çocukluğu geldi aklına, yel yepelek inekleri önüne katardı da ta o uzaktan yaya olarak şehire yirmi kilometre yol yürüyerek hiç üşenmeden gelirdi. Nedense hiç yorulmak bilmezdi.
O zamanlar hayatından hiç bir şey eksilmişte değildi. Hem nasıl günlerdi o günler “ey koca çınar, koca anam" diye bir iç geçirdi. Eve geldiğinde hatça bacı sütlü çorbasını hazırlamıştı bile. Ne içerlerdi çal kaşık sütlü çorbalarını ekmek doğraya doğraya. Herhâlde resminin çizilmesi istenen mutluluk tablosu bu olmalıydı.
Bir bir aklına geldi bu dünyadan göçüp giden Tanıdıkları. Nasıl bir hayattı Tanrım, nasıl su gibi akıp gidiyordu bu hayat tarzı. Hep aynı nakaratı söylüyordu kuşlar, hep aynı dillerde söyleniyordu destanlar. Ağıtlar, Hep bildik acıları içeriyordu. Ama ömür bilindik bir sona doğru çok hızlı bir şekilde gidiyordu
Benimde pencereme bakacaklar çocuklarım, benimde gezdiğim yollardan gidecek torunlarım. Ne kadar pespembe başlasa da bu hayat dedi sarı Ali, Anam gibi, babam gibi ve sonra bizim de kaplayacak kara topraklar gözlerimizi. Yine bir kez daha baktı anasının her gün boynunu uzatarak ’Alim geldin mi’’ dediği pencereye. Duygulandı, iki damla yaş döküldü yanaklarına samimi ve sımsıcak. ve sonra höykürerek ağladı sarı Ali. Bir bilselerdi bu ağıtının içinde kimler vardı? Sarı Ali bu ağıtın içine kendi ölümü gibi binlercesini ve daha doğmamış torunlarına kadar, bütün ölümlere sanki birlikte ağladı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!