Yağmurlu bir gündü...
Gökyüzü, kentin bütün günahlarını yıkamak istercesine boşalıyordu sokaklara.
Ben bir saçak altına sığınmıştım; hani şu eski mahallenin, zamanı yorulmuş o küskün köşesine.
Sen ise aklımın en kuytu, en dokunulmaz kuyusundaydın.
Parmaklarımın ucunda tütünü kaçak bir cigara,
İçimde, dinmek bilmeyen o kadim fırtınanın uğultusu
Gecenin en siyah yerinde, bir kibrit çaktım anılara,
Sustu martılar, çekildi dalga, küstü kıyılara...
Bir hüzün ki; ne faili belli, ne de adresi var,
Sırtımda bin yıllık yük, cebimde kırık aynalar.
Sen, denizin kalbinde parlayan o hırçın ışık,
Yıl kaç oldu bilmem, boş odamda takvimler,
Ne bir ses, ne bir nefes, ne iz kaldı ardımda.
Umutlar birer gölge, düşler birer hayalet,
İçime çökmüş karanlık, bu ne büyük felaket!
Ana baba yok artık, kollarım boşlukta gezer,
Bilemezler yalnız yaşamayanlar; akşam eve dönüp o kapıyı açtığımda yüzüme çarpan buz gibi esintinin aslında dışarıdaki kıştan değil, duvarlara sinmiş o küf kokulu, geniz yakan kimsesizliğimden geldiğini. Anahtarı kilide soktuğum an çıkan o metalik çatırtı, apartman boşluğunda bir silah sesi gibi patladı ve kapıyı arkamdan kapattığım an dünya ile aramdaki o son ince bağ da bir bıçak darbesiyle kopuverdi. Artık içerideyim; kendi nefesimin devasa bir gürültüye dönüştüğü o daracık hücrede, sessizliğin sağır edici uğultusuyla bir başımayım. Salondaki o boş sandalye bana dik dik bakmaya başladı, üzerindeki her toz tanesi mahkumiyetime şahitlik eden birer infazcıya dönüştü; eşyalar artık benim için birer nesne değil, dilsizliğime ortak olan ve her hareketimi sessizce yargılayan birer canlı varlıktı artık. Deliliğin o ince ve şeffaf sınırında yürürken, sesim odanın köşelerine çarpıp bana dilsiz bir yankı olarak geri döndüğünde, aslında kendi sesime bile ne kadar yabancılaştığımı iliklerime kadar hissettim.
Yatağa girdiğimde ise o asıl büyük hesaplaşma, o vahşi boğuşma başladı; karanlık çöktüğü an zihnim beni yavaşça içine çeken karanlık bir girdaba dönüştü. Kulaklarım dışarıdaki bir tıkırtıyı avlamak yerine, artık ruhumun içindeki o eski ve paslı pişmanlıkların çığlıklarını dinlemeye başladı. Geçmişim, kırık dökük anılarım ve kendi ellerimle ittiğim insanlar, yatağın başucuna dizilmiş birer hayalet gibi beni izlemeye koyuldu. Yorganın ağırlığı üzerime çöken bir mezar taşına dönüştü, uykunun o şifalı kolları beni reddetti; çünkü o karanlık girdabın içinde savrulurken attığım her adımda "neden?" diye bağıran bir pişmanlığın pençesine takıldım. Yalnız kalışımın, o kalabalık yollardan geçip bu tek kişilik ıssızlığa düşüşümün sancısı, kaburgalarımın altında sönmeyen bir kor gibi yanmaya devam etti. Kalbimin atışı göğüs kafesimi zorlarken hissettiğim o kavurucu dehşet, aslında bir yabancıdan duyduğum korku değildi; o seslerin sadece kendi zihnimin yarattığı birer mahkeme salonu olmasından, kendi hayatımın celladına dönüşmüş olmamdan korkuyordum. Sırf o odada bir hareket, yaşadığıma dair kanlı canlı bir kanıt olsun diye çıldırmış gibi aynalara koştum; kendi yansımama bakıp kelimeleri birer iletişim aracı olarak değil, zihnimin duvarlarına fırlattığım çaresiz çığlıklar gibi kustum. Kendi sesimi duymak, henüz tamamen o girdabın dibinde kaybolmadığımın en acıklı kanıtıydı ama o ses odanın kuytu köşelerinde sönüp giderken geriye kalan yine o dilsiz, o kör boşluk oldu.
Sonra sabah oldu; ama bu sabah perdelerin arasından süzülen o yorgun ışık umudu değil, çıplak ve sarsıcı bir isyanı getirdi önüme. Gözlerimi açtığımda tavanın o değişmeyen soğuk beyazlığına bakıp tüm gücümle haykırmak istedim fakat boğazım düğümlendi, sesim bir türlü çıkmadı; sanki gece boyunca o koyu sessizlik ve bitmek bilmeyen vicdan azabı gırtlağıma çökmüş, ses tellerimi birer birer koparıp atmıştı. Dışarıda dünya büyük bir gürültüyle, kahkahalarla ve telaşla akıp giderken benim kapımın ardı hala o milattan kalma dilsizliğin ve bitmek bilmeyen o iç savaşın mutlak hükmü altındaydı. Sabah uyandığımda ilk cümlemi kuracak, sesimi bir başka sese çarpıp yankısını alacak kimsemin olmaması ruhuma vurulan en ağır mühürdü. Bu korku gece yarısı hayali pişmanlıkların dehşetiyle beslendi ve bir sabah o huzurun aslında hiç gelmeyeceği, benim de kendi yarattığım o dipsiz girdapta bir gölge gibi gün ışığında eriyip gideceğim gerçeğiyle yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Ateş düştü içime, köz oldu yüreğim baştan,
Yandım, kavruldum, kül oldu benliğim taştan.
Bir yangın yeri sanki, şu koca bedenim şimdi,
Her nefesimde alevler yükseliyor derinden, bilindi.
Gözyaşlarım söndürmez bu içimdeki ateşi,
Bak yine gece çöktü, şehrin ışıkları tek tek söndü,
Bir ben kaldım ayakta, bir de bu bitmek bilmeyen efkar...
Cebimde kırık bir umut, dilimde paslı bir sitem,
Seni düşünüyorum, ciğerim yanıyor ulan, sorma gitsin!
Sen gittin ya,
Ben bu koca kentin ortasında, sahipsiz bir çocuk gibi,
Sessiz bir limanda, bekleyen gemi misali,
Yalnızım bu şehirde, kaybolmuş bir hayali.
Gözlerinde aradım o kayıp eski hali,
Bulamadım, bulamadım, o aşkın emsali.
Yarım kalan hikaye, gözlerimde derin bir yara,
Sana bu satırları, senin o sahte cennetinden cehenneme attığın bir enkazın içinden yazıyorum. Şimdi karşıma geçip söyle; hani beni her şeyden çok seviyordun? Hani bensiz bir hayatın rengi yoktu, hani nefes bile alamazdın? Verdiğin o yeminler, gökyüzünü şahit tuttuğun o sözler nerede?
Meğer her kelimen bir maske, her bakışın bir tuzakmış.
"Bir damla gözyaşın için dünyayı yakarım" derdin; oysa şimdi o dünyayı benim başıma sen yıktın. Beni mutlu etmek için ömrünü adayacak olan o adam nerede? Adamlığın, verdiğin sözün arkasında durmak olduğunu sanırdım; ama sen ihanetin gölgesinde saklanmayı seçtin. Her şeyin yalanmış... Bakışların, dokunuşun, "iyisin" dediğin o anlar bile koca bir kurguymuş. Nasıl da inandım sana, nasıl da kalbimin anahtarını ellerine bıraktım? Kendime olan kızgınlığım, sana olan nefretimden daha büyük şimdi.
İçimde dinmeyen bir ağıt, dilimde bitmeyen bir ah var.
Seni her hatırladığımda, yarım bıraktığın o masum hayallerin hıçkırığı boğazıma diziliyor. Beni böyle darmadağın bırakıp giderken hiç mi sızlamadı o taşlaşmış yüreğin? Şimdi git, o yalanlarla kurduğun yeni hayatına sığın. Ama unutma; benim döktüğüm her damla gözyaşı senin yoluna dökülen bir kor ateş olacak. Bastığın her toprakta benim kırılan hayallerimin cam kırıkları batacak ayağına.
Sana bedduam şudur ki:
Yaralı bir serçe gibi, düştüm bu şehre
Yüreğimde isyan, dilimde kahır
Gözlerim yorgun, bakamam feleğe
Bu karanlık gecede, bir umut ararım
Yarına sürgün, bu benim kaderim
Yarınlar yalnızlık getirir, sensiz geçen her an,
Bu şehir bana zindan, bu hayat bana yalan.
Gözlerim kapanır, sensiz geçen gecelerde,
Yüreğim kan ağlar, sensiz geçen her saniyede.
Bu aşk beni yakar, kül eder her nefeste,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!