Zamanı geriye sarmak mümkün olsaydı eğer, o son cümlenin boğazımdan yırtılarak çıkmasına izin verir miydim, bilmiyorum.
İnsan nefes alamayacağını bile bile kendi elleriyle örer miymiş meğer ayrılığın duvarlarını? Örürmüş.
Ama bu duvarın tuğlalarını tek başıma dizmedim ben; sen arkana bakmadan giderken, harcını kendi ellerinle kardın.
Aslında bu ayrılık benim değil, tamamen senin seçimdi; senin gizli ajandandı, senin arzundu.
Gurur denilen o soğuk kuleye çekilip kapıları ardımdan sertçe kapattığımda, kazandığımı sanmıştım.
"Bitti," derken sesimin titremeyişiyle övünmüştüm içten içe.
Haklıydım ya kendimce, öfkem dağları aşmıştı ya... İşte bitti.
Dedim ve arkama bakmadan yürüdüm.
Oysa ne büyük bir aldanış, ne acı bir tiyatroymuş bu.
Meğer ben sadece senin gitmek için aradığın o bahaneyi ellerine tutuşturmuşum.
Sokaklar tenhalaşıp, şehrin gürültüsü yerini o kahredici sessizliğe bıraktığında başladı asıl hesaplaşma.
Eve döndüm.
Anahtarı kilide çevirirken içeriden gelecek hiçbir sesin olmadığını bilmenin ağırlığı çöktü omuzlarıma.
Kapıyı açtım, karanlık.
Ceketimi astım, boşluk.
Adımlarımın sesi koridorda yankılanırken, kalbimin atışı kulaklarımda patlıyordu.
Mutfağa geçtim, alışkanlıkla iki bardak çıkardım tezgaha.
Sonra durdum. Elim havada asılı kaldı.
Dudaklarımdan dökülen ilk soru, sessiz mutfağın duvarlarına çarpıp içime çöktü:
İstediğin bu muydu?
Gözlerim odanın köşesindeki boş sandalyeye takıldı.
Oysa ben seni ne çok sevmiştim...
Göğsümdeki kuşları senin gökyüzünde uçurmuş, dünyadaki tüm neşeyi senin avuçlarına bırakmak için çırpınmıştım.
Mutlu ol diye, yüzündeki bir tek tebessüm eksilmesin diye kendi ömrümden veriyordum meğer.
Benim cennetim senin yanındı, ben seni hayatımın tam merkezine koyup üzerine titrerken, sen gitmeyi tercih ettin.
Bütün o emekleri, o göz nuru günleri bir kalemde silip atmayı, sırtını dönüp yürümeyi seçtin.
Haklı olmak, bir insanı bu kadar yalnız bırakır mıymış?
Kazanmak, aslında her şeyi kaybetmek demek miymiş?
İçimde bir yerlerde kopan fırtınayı dindiremiyorum.
Gitmeyi ben hiç istemedim, yolları ayıran o gizli adımları hep sen attın.
Bu enkazın altında ilk ezilen neden yine ben oldum?
Seni bu kadar sarıp sarmalamışken, mutluluğuna adanmış bir ömür sunmuşken, bu ayrılık hançerini sırtıma saplaman reva mıydı?
Ayrılık kapıyı çaldığında insan kahraman olacağını sanıyor; oysa gidenin arkasından bakakalan, mağlup ve kırgın bir çocuktan başkası değilmişim.
Şimdi bu koca evde, senin gidişinle yarattığın bu sessiz mezarda soruyorum sana doğru, senin o vurdumduymaz hayaline:
Gerçekten bu yalnızlığı, beni böyle kimsesiz bırakmayı mı hedeflemiştin?
Seni mutlu etmek için harcadığım o yılların sitemi, senin bende açtığın bu derin boşluğu doldurmaya yetecek mi şimdi?
Gece ilerliyor, saatler sabaha duruyor ama içimdeki bu yangın zerre azalmıyor.
Bir zamanlar sığındığım ne varsa, şimdi hepsi yabancı, hepsi uzak.
Göğsümün ortasında ağır bir taş gibi oturan bu pişmanlıkla ve en çok da senin bu hak edilmemiş vefasızlığınla, her köşe başında senin hayalinle çarpışarak yaşamak mahvediyor beni.
Bu kadar sevilmişken, bu kadar el üstünde tutulmuşken nasıl oldu da kolayca çekip gidebildin?
Demek ki içten içe hep bu anı beklemiştin.
Benim kopardığım o küçük kıyamet, senin kaçıp gitmek için can attığın kapıyı araladı sadece.
Ne bir teselli tesir ediyor artık yüreğime, ne de haklı olmanın o sahte gururu ısıtıyor üşüyen ellerimi.
Yarım kaldım. Eksildim. Tükendim.
Yüzümdeki çizgilerde, gözümden süzülen her damla yaşta ve sana duyduğum o sonu gelmez sitemde, sadece o tek bir sorunun cevapsız yankısı var şimdi:
Söyle ey vefasız sevgili, arkanda böylesi bir enkaz bırakıp giderken...
İstediğin gerçekten bu muydu?
Veysel Sari
Kayıt Tarihi : 24.07.2026 00:45:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!