Gece yine o zifir zindanını serdi Amed’in üstüne,
Surlar sus pus,
Dicle yatağında küskün, şehir bir ölü gibi yatıyor ayağımın dibinde.
Saat yine o lanetli üçü vuruyor tek tek...
Yelkovan şakaklarıma yaslanmış paslı bir namlu,
Her tıkırtıda sensizliğin o yırtıcı, o sağır edici infaz kararı yankılanıyor odada.
Kaçıncı gecedir bu rutubetli betona serildiğim, kaçıncı şafaktır gözüm tavanda?
Vallahi saymayı bıraktım, billahi unuttum takvimlerin adını!
Ayrılığın o yapışkan, o kapkara lekesi yapıştı kaldı üstüme başıma.
Sen o kapıyı bir gaddarlık gibi suratıma çarpıp gittiğinden beri,
Bir mezar soğukluğu çöktü bu dört duvara, bir buz tarlasına döndü yatağım.
Günlerdir kırık bir dal gibi yığılıp kaldım şu zemin katında, kalkamadım ayağa...
Başımı çeviriyorum pencereye; kapkaranlık bir kuyu, zırnık kadar ışık yok!
Şehrin tepesindeki gümüş yıldızlar bile firar etmiş bu gece,
O pamuk misali beyaz bulutlar var ya...
Hah! Onlar bile kapkara bir kefene bürünüp ağlıyor üstümüze.
Sen arkana bile bakmadan o kahpe ayrılık patikasına koştururken,
Gökyüzü bile dayanamadı, sırılsıklam ağladı bu vicdansız gidişine!
Ne kadar masum umudum, ne kadar çocuksu, ne kadar lekesiz hayalim varsa;
Çamurlu postallarının altında tek tek çiğneyip geçtin hepsini.
Beni bu kimsesiz gecenin kör boşluğuna, yokluğunun o ipsiz kuyusuna attın da gittin.,
Oysa hani bir akşamüstü, Fiskaya tepesinde çay içerken söz vermiştik?
Hani “Bizi ancak ölümün o soğuk yüzü ayırır” demiştik, hatırlar mısın?
Helal olsun sana be... Eyvallah, helal olsun!
İstediğin oldu işte, harfiyen tuttun o namus sözünü:
Beni diri diri toprağa gömdün de öyle gittin!
Seninle sokak sokak, taş taş adımladığımız bu koskoca kadim şehir,
Sen yokken talan edilmiş, yağmalanmış bir harabe şimdi.
Şu Suriçi’nin dar, ıslak taşları şahidimdir benim!
Bastığın o ağlayan kaldırımlar, gölgenin sindiği şu suskun duvarlar şahidimdir...
Hangi köşeyi dönsem sensizlik puşt gibi pusuda bekleşir,
Hangi anıya dokunsam içim cız eder, yüreğim tutuşur, harım yanar.
Bazen gecenin bir yarısı gölgen düşer gibi olur karanlık duvara,
Ayak seslerin yankılanır çıkmaz sokaklarda...
Aç bir kurt gibi kıvranır ruhum, kan ağlar yorgun yüreğim!
Şimdi masamda yarım kalmış bir sigara izi, bir de senin bıraktığın o ağır vebal...
Avuçlarımda geçmiş günlerin o yakıcı, o küllenmiş sızısı,
Ciğerlerimde ise haram ettiğin her bir nefesin kurşun gibi ağırlığı var.
Ben seninle bir ömrü ekmek gibi bölüşmeye, bir kuru soğanla doymaya taliptim be gaddar!
Sen ise bana bu ayaz gecenin ortasında,
Kimsesiz bir it gibi sokak ortasında geberip gitmeyi layık gördün!
Soruyorum sana; hangi ilahi dilde bağışlanır bu faili meçhul cinayet?
Hangi kahpe kurşun, hangi paslı bıçak darbesi böyle darmadağın ederdi bir insanı?
İçimde kopan bu koyu zemheri fırtınası, hangi cehennem ateşiyle ısınır şimdi?
Bir gün bu dar sokaklarda adımı yankılanırken duyarsan,
Bir köşe başında yırtık sevdama, hayalime rastlarsan sakın başını eğme...
Çünkü sen basit bir aşkı değil, sana adanmış bir ömrü, sana inanan tek canı katlettin!
Ne bir mektubun gelir artık uzaklardan, ne bir sesin ulaşır kulaklarına, ne de sıcak bir nefesin...
Umutlarım bitti bitecek, avucumda tutunmaya çalıştığım o son heves de kayıp gidiyor.
Sensizlikten boğuluyorum bu taştan binaların gırtlağında!
Dört tarafı yüksek surlarla kaplı bir çıkmazdayım, gör artık bunu!
Kına yak şimdi o bensizliğe koşan, o maveraya kaçan ellerine...
İstediğin oldu işte, muradına erdin:
Beni öldürdün! Şimdi dön arkana, rahat et yatağında...
Bitsin bu amansız zulüm!
Kayıt Tarihi : 27.07.2026 04:51:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!