Kumdan saray kurdun,
denizi tapulu sandın,
dalgalara ferman okudun,
rüzgâra mühür bastın.
Oysa
zaman dediğin
dağları öğüten
o inatçı su,
ne padişah tanır
ne saltanat bilir.
Altınla örttün duvarlarını,
açlığın yüzünü perdeledin.
Çocukların ekmeğinden
tahtına basamak yaptın.
Her alkışta
biraz daha sağır oldun,
her övgüde
biraz daha kör.
Kapında nöbet tuttu
satılık vicdanlar.
Sofranda çoğaldı
eğilmiş omuzlar.
Dost dediklerin
ceplerinin sesiydi yalnız;
rüzgâr ters esince
ilk onlar kaçtı.
Bak...
Truva atları
dışarıdan gelmez çoğu zaman.
İçeride büyür.
Bir koltuk olur,
bir korku olur,
bir avuç altın olur,
bir suskunluk olur.
Kaleler
topla değil,
insanın içinden yıkılır.
Ey kendini
dağ sanan adam,
unutma...
Dağların da
çatladığı gün olur.
Irmaklar
bir gün yön değiştirir.
Toprak,
üzerinde tepineni değil,
alnının terini taşıyanı sever.
Bir gün
maskeler yere düşecek.
Makyajı akacak putların.
Yalanın cilası
yağmur görünce soyulacak.
Ve sen,
yıkılmış sütunların arasında
paslanmış tacını ararken,
tarih
taşa değil,
halkın yüreğine yazacak hükmünü.
Çünkü
tahtlar çürür,
demir pas tutar,
saraylar ot bağlar.
Ama
ekmeğini bölüşenlerin,
direnenlerin,
karanlığa küfredenlerin
türküleri kalır.
Ve biliriz:
Bir gün
en yüksek burçlardan değil,
en yoksul evlerden
doğacak sabah.
O vakit
ne taç kalacak başında,
ne de korkunun
yaldızlı saltanatı.
Sadece insan kalacak.
Ve insanın
eğilmeyen alnı.
Kayıt Tarihi : 15.07.2026 02:08:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!