Kırk iki kez ölüp kırk iki kez yaşlanırmış insan birden hüzne...
Parklar en çok yaslıları ve yaşlıları bağrına basıp dinler.
Ve her gün batımına doğru ellerimde garip bir telaş başlar.
Yaslının ve çoğu yaşlının kapısını hüzünlü akşam açar.
Çocuklar gibi salıncaklara binip uçup gitmek istiyorum.
Ki akşam yorgun yüreğin dönüşü hüznün sizden önce gelişi.
Ben hep kış mevsimine denk geldim;
Saçlarımda kar, gözlerimde yağmur...
Boşalttım kendimi aynalardan
Özledim yazıp.
Dolaptaki elbiseler benim değil artık.
Gözyaşlarımı valize doldurdum
Bir kelam, bir kalem bırakıp ceplerime.
Ayakkabılarıma veda ettim
Evet bir şeye hayrım yok!
Kendinden önce
Yüreğime parası gelsin demediğim için.
İki yüzlülüğe fırsat kollayıp
Karşımdaki uykuya döner dönmez
Dilimi sırtına saplamadığım için.
Gün batımı değildir görünen
Bu ne yangındır ah ne de duman
Yüreğimdir gökte yanıp duran
Şu denizi içine sığdırsam
Yağmur değildir gelmekte olan
Neşter dünleri kanatıyor
Tabip yaramı saramıyor
Ömür söküğü dikilmiyor
Yarınla aram açılıyor
Eylül nefesini aratan
Avaz avaz
Bir şiir var şimdi içimde
Öyle savruk
Öyle kavruk.
Ne kaleme sığar bu
Ne gözden taşar
Sözüm ona raflarımda tozlanacaktım
İsteğim üzerine
Şimdi yığın yığın düşüyorum
Kibrit uçlarına.
Avuçlarımın içindeki ıslak dualara
Tara gitsin.
Ölünce kıymetli olunuyor.
Beni yalnız
Kurşun kalemin ucundan kırılan
Kurşunlar öldürsün.
Tabutum da kurşun kalem olsun.
Uykunun kapısında
Kirpiklerimdeki çiçeklerle bekliyorum seni.
Beni içeriye al.
Beni hiç ölmemişsin gibi karşıla.
Mutfak çay ve yemek koksun
Ellerinden yine.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!