Bizde adettir, ülkemize gelen yabancılara Türkçe öğretmeye bayılırız. Öğrettiğimiz bir iki kelimeyi zar zor, yarım yamalak söylediklerinde de sanki dünyalar bizim olmuş gibi seviniriz.
Bu davranışın aslında bir tür aşağılık kompleksinden kaynaklandığını biliriz ama bile bile de bu davranışımızdan bir türlü vazgeçmeyiz, vazgeçemeyiz.
Çünkü bize göre bir yabancının birkaç kelime Türkçe öğrenmesi demek Türk Milleti’nin onların gözünde meşruiyet kazanması demektir.
BDP, Suriye’ye yapılması muhtemel bir askeri operasyona “Savaşa hayır” sözleriyle karşı çıkıyor. Bu slogandan yola çıkarak BDP’nin itirazı ilk bakışta doğru ve haklı gibi görünüyor olsa da aslında bu itirazın asıl sebebi savaşa karşı çıkmak değil, tam tersine savaşa karşıymış gibi görünüp Suriye’de halen süren iç savaşın sürdürülmesini istemektir.
BDP mademki savaşa karşıdır bu karşıtlığını niçin meselâ ülkemizde on yıllardır süregelen savaşa ve Suriye’deki iç savaşa daha en başından bir iki yasak savma kabilinden cılız söylem dışında dillendirmedi? Dillendiremezdi çünkü asıl stratejiye ters bir durum olurdu bu. Nedir asıl strateji? Elbette Ortadoğu’da çok uzun bir geçmişten bu yana bağımsız bir Kürt devleti oluşturma emeli ve niyeti.
Bu düşünce bu gün için her ne kadar direkt olarak BDP tarafından açık bir dille dillendirilmiyorsa da biliniyor ki PKK’nın ilk çıkış noktası bu bağımsızlık isteği ve emelidir. Fakat geçmişteki tecrübeden yola çıkarak PKK ve BDP’nin direk olarak bağımsızlık isteğini dillendirmek pratikte mümkün olmadığı için daha tali ve gerçekçi bir takım istek ve söylemlerle yoluna devam etmeyi tercih etmiş ve devletin de yanlış politik tercihleri sebebiyle bu çabasında da görece bir başarıya ulaşmıştır. Şimdi sıra kazanılmış olunan bu başarının üzerine binayı oluşturmaktır.
Demek ki neymiş, halka rağmen iktidar olsan bile muktedir olamazsın.
Gün gelir tepe taklak gidersin.
Hayat bu kadim gerçeği Suriye'de bir kere daha anlamayan beyinsizlerin gözüne soktu.
Gücüne güvenen yine başka bir güç tarafından alt edilir.
"Eğer F 35'ler Türkiye'ye verilecek olursa Ortadoğu'da askeri üstünlüğümüz tehlikeye girer." demiş katil Siyonist Netenyahu.
Bak şu müptezele bak, askeri üstünlüğü varmış.
Üç kuruşluk aklıyla algı oluşturuyor soykırımcı cani.
Bir sıkıntı anında insan ne yapar? Elbette ki çareler aramaya başlar. Kendisine yardımcı olabilecek alternatiflere yönelir. Lâkin bir şey var ki başkasından istediğiniz yardımın her zaman (ama az, ama çok) ödemek zorunda olacağınız bir faturası mutlaka olacaktır.
Çaresizlik, eldeki imkânların ihtiyaçları karşılayamıyor olması durumudur. O halde ne yapmak gerekir? Eldekilerin dışında var oldukları bilinen ama kıyıda köşede bırakılmış, yeterince kıymeti bilinememiş, değerlendirilememiş ve atıl hale getirilmiş olan bazı imkânların hatırlanarak bunların verimli ve işler hale getirilerek düşülmüş olunan sıkıntıdan kurtulmak yolunda çaba sarf etmek gerekir.
Sesleri hiç çıkmıyor, dut yemiş bülbül gibiler. İki yıl önce verdikleri oyun tam tersini verdiler ama düştükleri çelişkiden hiç utanmıyorlar.
"Söz namustur" diye afiş bastıranlar bugün verdikleri ret oyuyla namussuzluklarını ilan etmiş olmuyorlar mı? Dünden bugüne ne değişti?
"Kurucu partiyiz" diyerek kasım, kasım kasılanlar bugün PKK'nın aparatı, şamar oğlanı, kapısında bekleyen beslemesi durumuna düşmüş olduklarının ne kadar farkındalar acaba, ya da farkındalar mı?
Yapılması gereken şey zamanında yapılmazsa faydadan çok zarar verme durumu orta çıkıyor.
"Dengeleri koruyacağız," derken risk giderek artıyor.
PKK ile uğraşmak giderek daha zor bir hale geliyor.
Bu ülkede toplumsal ahlakın dejenere edilmesi işlemi Yeşilçam filmleriyle baş gösterdi. Daha sonra televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte “Dallas” adlı dizi bu görevi devraldı. Ardından “Yalan Rüzgârı” ve diğerleri geldi. Bunlar devlet televizyonu TRT de yayınlanıyor ve 7 den 70’e her kes de izliyordu.
Zamanla televizyon kanalları çoğaldıkça işin içine Türk dizileri girdi. Konular da elbette bu ithal dizilerden esinlenilerek seçilir oldu. “Perihan Abla, Süper Baba” gibi görece biraz daha ehven ve yerli olanları da vardı ama çoğunlukla aile yapısına, toplum yapısına bilinçli bir şekilde tecavüz eden diziler yavaş yavaş ama istikrarlı bir biçimde hayatımıza girmeye başladılar.
Sicilya'dan yola çıkan İKİNCİ SUMUD FİLOSU Siyonist katil terörist çete İs#ra!l donanması tarafından Girit adası açıklarında uluslararası sularda saldırıya uğradı.
50 küsur parçadan oluşan Sumud Filosu ikinci kere Gazze'ye ilaç ve ihtiyaç maddesi götürmek istiyor.
Lâkin terörist İs₺ra!l hiçbir hukuk tanımıyor ve filodaki 21 tekneye saldırıp onları ele geçirdi.
Siyonist katillerin Gazze’de işlediği katliamın karşısında derin bir suskunluk içindeyim. Çaresizliğin vermiş olduğu yeisle elim kolum bağlı sadece seyrediyorum. Seyrediyorum ve öfkemi biriktiriyorum.
Lakin bu biriken öfkeyi ne şeklide boşaltacağımın bir tarifi yok. (Yoksa var mı?) Yapılan protestolarla, bir takım şirketlerin ürettiği malları almayarak onları boykot etmekle bu işler ne kadar düzelir? Bu gibi eylemler yanan yüreklerimize bir nebze de olsa su serpmekten başka ne sonuç verebilir?
Tek bir çözüm yolu var o da bu mübarek milletin yeniden kendisini tanımlayıp gerçek kişiliğini ortaya çıkartması. Bünyesinde zaten var olan o liderlik becerisini yeniden vizyona koyması.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!