Şair olsaydım gözlerinin rengini eklerdim gökkuşağının rengine,
Kokuna methiyeler yazar, petunyalara benzetirdim,
Avuçlarımla sulardım hayallerini belki de,
Ve en çok seni severdim.
Şimdi bir kış manzarası çöktü hayal perdesine,
İçimde, yangından geriye sönmüş bir ocak kaldı sadece.
Sana yazılan her mısra, boyna dolanan bir ilmekmiş;
Fark edemedim.
Avuçlarda büyüyen petunyalar şimdilerde birer mezar çiçeği,
Genzimi yakan bir zehir dumanı yerleşti göğsümün ortasına.
Zaman sarkacının altında üşüyen bir gölgeyim artık,
Gökkuşağına renk ekleyen eller, şimdi kendi karanlığına mahkûm.
Hangi ara bu kadar eksildim uğrunda, hangi ara kaybettim yolumu?
Serabın peşinde, çöller dolusu susuzluk biriktirmişim heybemde.
Gökyüzünü boyarken, kendi mavimi feda etmişim de haberim olmamış.
Viran şehirde yankılanıp duruyor eski bir masalın kırık ezgisi;
Her nota bir sitem, her soluk göğsü sıkan bir demir çember.
Kalbime kazıdığım saflık demlerini düşündükçe,
Kendi çocukluğuma ağlıyorum, dökülen her damla yaşta bir kir kalıyor.
Keşke adının değdiği ilk günü silebilseydim ömrümün defterinden.
Cehalet demiydi bendeki, bir kutsal körlük belki de.
Tapılası bir emanet gibi taşırken seni göğsümün kafesinde,
Kendi celladıma taht kurduğumu nasıl da görememişim?
Pişmanlığım, dipsiz bir kuyu gibi yutuyor şimdilerde geçen her saniyeyi.
Geçtiğim her sokak, ayaklarımı kanatan birer kırık ayna;
Nereye baksam, saf bir adamın enkazı çarpıyor yüzüme,
Ah, gecikmiş aydınlanmanın ruhu kavuran amansız ateşi...
Kendimi harcarken ne kadar da cömert, ne kadar da budalaymışım.
Bir tebessüm için dünyaları yakacak olan adam,
Şimdi kendi küllerinin arasında geçmişin hesabını soruyor kendine.
Gözleri kör eden büyü, dudaklara sürülen tatlı yalan,
Zamanın süzgecinden geçtikçe zehirli bir katrana dönüşüyor içimde.
Geriye dönüp bakmak, kendi idam fermanını defalarca okumaktan farksız artık.
Ama en çok canımı yakan, kutsal tapınağın yıkılışı oldu.
Kurak ruhuna can suyu olmaya çalışırken,
Gidip başka çöllerin kumunda kaybolmuşsun.
Göğüse bastırılan saf şefkatin arkasında,
Başkalarına açılan gizli kapıların anahtarları saklanmış.
İhanet, sırta saplanan paslı bir hançer değil;
Ekmeğe doğranan, suya katılan sinsi bir zehirmiş meğer.
Göklerde ararken, yerin yedi kat dibine gömülmüş hisler.
Dokunulan her ten, üzerine sindirilen her yabancı koku,
Tertemiz methiyelerin üzerine basıp geçti.
Bir bağlılık yemini bu kadar mı ucuzlar, bir insan bu kadar mı yabancılaşır kendine?
Oysa sadakat, bir giysi gibi sadece işine geldiğinde giyilen bir maskeymiş.
Sunduğum hilesiz sevdanın sarayını yıkıp,
Gidip başkalarının viranelerinde köle olmak seçilmiş.
İhanet, sadece beni değil, içimde insana dair ne varsa hepsini katletti.
Artık ne gökkuşağında bir renk var, ne de petunyalarda bir koku.
İçimdeki saflık müzesini ateşe verdim, küllerini rüzgara savurdum.
Her şeyden, çocuksu inançtan, körü körüne adanmışlıktan vazgeçtim.
Son çırpınış, heba edilen son cümlenin son noktasıdır.
Bir daha hiçbir gözün aynasında kendimi aramayacak,
Hiçbir sahte baharın vaadine aldanmayacağım.
Aşkı da, sadakati de, süslü yalanları da soğuk ellerde bıraktım.
Yalnızlığın buz gibi sarayı, kirli bir kalpten çok daha asil ve korunaklı.
Sesim artık bu çorak ülkenin boşluğunda sadece kendi adımı fısıldıyor.
Kapattım bütün kapıları, ışıkları söndürdüm, perdeleri çektim ömrüme.
Ne bir umut kırıntısı taşıyorum yarına dair, ne de bir beklenti.
Açılan derin yara, ebedi zırhım oldu artık.
Bitti.
İnanmıyorum artık ne bir söze, ne bir bakışa, ne de yarına.
Mühürledim kalbimi karanlığa;
Bir daha asla sevmeyeceğim, bir daha asla kanmayacağım hiçbir söze...
Güven Küçük
Kayıt Tarihi : 3.09.2026 20:17:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!