Güneşin henüz değmediği o gri aralıkta,
Eski bir saatin kadranında yorulmuş akrebi izliyorum.
Zaman burada akmıyor, sadece birikiyor;
Üst üste binen tozlu sayfalar gibi, nefesi kesiliyor eşyanın.
Hangi çekmeceyi açsan, içinden yarım kalmış bir kış dökülüyor yere,
Ve her adımda, toprağın değil de pişmanlığın sesini duyuyor insan.
Kelimeler, ağzımda paslı birer çivi gibi ağırlaşıyor artık.
Konuşmak, uçuruma doğru atılan bir avuç bilye sessizliğinde;
Düşüyor, çarpıyor ama asla yankı bulmuyor boşlukta.
Bir kentin bütün sokak lambaları aynı anda sönmüş gibi,
İçerideki o karanlık, dışarıdaki geceye bile fazla geliyor.
Hangi aynaya baksan, gördüğün yüz senin değil;
Sadece yılların üzerine titreyerek bıraktığı o belirsiz gölge.
Kaburgalarımın arasından geçen rüzgar, hiçbir mevsimi müjdelemiyor.
Sadece kurumuş dalların birbirine sürtünürken çıkardığı o kimsesiz ses.
Bir kütüphane dolusu suskunluk biriktirdim göğüs kafesimde,
Ciltleri parçalanmış, harfleri birbirine küsmüş binlerce sayfa.
Şimdi ne zaman bir cümle kurmaya kalksam,
Mürekkebi kurumuş bir tarihin enkazı kalıyor parmak uçlarımda.
İnsan, kendi içine inşa ettiği o devasa hapishanenin tek gardiyanıymış.
Anahtarı çoktan kuyuya atmış, kapının önünde bekliyor boş yere.
Ne gelen var, ne de gitmeye mecali olan bir rüzgar.
Sadece duvarlardaki rutubet izlerinden fal bakıyor yalnızlık,
Ve her defasında, aynı dilsiz uçurum çıkıyor karşısına.
Kayıt Tarihi : 22.06.2026 14:01:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!