Vallahi o kadar yorgunum ki artık tek gözümle o da kısık olarak bakıyorum hayata. Dünya tuvalet duvarı gibi... Çok da meraklı değilim o duvarlara. İsteyen o duvarlara yazılanları okusun profesör olsun isteyen o yazılardan kendine bir eş bulsun. Gözüm yok açıkçası.
Bu dünya aptal bir adamın kel başı gibi... Her gün o kafayla bu dünya benim zekamı zorluyor; saçlarımı yolmama sebep oluyor ya bu gücüme gidiyor. Sözü yalan, elbisesi insan olan bu dünya, tüm çıplaklığıyla insafsızca gözüme girmeye çalışıyor. Ey dünya gözüm yok sende. Sen git fakirin karısını, zenginin piç kurusuyla ayart ve onları aynı yatakta seviştir. Her gün o güzelim güneşin doğuşuna inat, sen belalar doğurt. Sen var ya sen! Ne tatlı bir şerbetsin dünya. Her gün ne böcekler tuzağına düşerken, sen tatlı tatlı gülümsemene devam etmektesin. Bil ki rüyalarla, hayallerle birçok insanın gözünü döndürmektesin. Bazen ise yaşattığın kabuslarla yorganlarına çektiğin ödü kopmuş gözlerden nefret görmektesin. Utanmazlığın meme başlarına benzeyen insan kafalarının ürettiği çiğ sütlerin; yani sığ fikirlerin insanlar tarafından yenilir yutulmasındandır; ama artık meme başlarına benzeyen insan kafalarından çıkan kötü fikirlerden beslenmek istemeyenler de vardır. Bunlardan biri de benim.
Büyüdüm dünya; ama sen bir çocuğun topusun hala ve dünya gözlerime de söyleyeceklerim vardır: Ey gözlerim ağlasan umut ettiğin karanfiller topraktan çıkar mı? Gelir mi sanırsın o? Sularına sellerine kapılır mı dersin? Gözyaşlarında onun kuğu güzelliğini görebilir misin? Gözyaşlarınla göl yapsan sandallara binip yüreğinin bir kıyısına varır mı peki? Sen bir faresin o bir kedi. Sen borçlusun ta canına kadar, o alacaklıdır ta kanının son damlasına kadar. Ne olur ağlama boşuna gözlerim. İtin gözleri kemiktedir, senin gözlerin ise umutlar yeşertmektedir. Ey gözlerim gözyaşların boşuna akar. Temizyebilir misin giderken bıraktığı ayak izlerini? Temizleyebilir misin yüreğine bıraktığı ezici duyguları? O giderken sokaklardan, caddelerden çıkıp gitti mi sanırsın? O damarlardan bir cam parçası gibi çıkıp gitti bilmez misin? Yürümeye üşenenin, koşarak yanına gelmesini mi beklersin? Silerim gözyaşlarımı, sen istemezsen de gözlerim. Çünkü o anılarıyla birlikte geride kalmıştır. Ve benim başımın arkasında ağlayacak gözlerim de yoktur. Ey gözlerim sizler de bakın önünüze. Ağlamayın boşuna. Onun yüreği kaktüstür. Kaktüslerin sağanak yağmura ihtiyacı yoktur? Böyle kara bulutlar gibi dolup dolup boşalmayın? Unutmayın gözlerim şu dünyada sadece Allah'a bir can borcumuz vardır.
Kar olsan daima yağsan tenime
Buz olsan saplansan yüreğime
Her daim bir ateş parçası misali
Ahhh Angelina düşerim peşine.
Kavrulmadan yanmazmış dallar
Bazı topraklarda yağmur değil; gözyaşı akar. Tıpkı bazı insanların gözlerinin Gazze'ye benzemesi gibi. Her gün göz kapakların korkuya açılır. Tanktır, tüfektir korkuların ve insan gölgesi tıpkı bir kara bulut gibi bakışlarını kaplar. Öyle bir açmak istersin ki gözlerini, kara bulutlardan, tanklardan daha kocaman olmasını ister gibi. Ağlayışın içine akan yağmur sularıdır ve o sular sokaklarda boylu boyunca yatanların cesetlerini de içine taşır. Yüreğine gömersin bu cesetleri. Yüreğin bir çadırın kumaşı gibi korku rüzgarlarıyla yırtılırcasına sallanır. Sen yüreğinin içinde bir karınca olursun da, kaçacak bir delik bulamazsın. Her taraf betondan ya da çelikten yapılmıştır. Korkun yumruk olur, ardından açılan bir avuç olur ve sonra yine yumruk olur. Taşıdığın yük bir kervanın taşıdığı yükten daha ağırdır. Acıların deve izleri kadar uzundur. Sinmek istersin bir duvar dibine. Gölgen gecenin karanlığına saplanmış bir kara saplı bıçaktır. Keskin bir korku gezer bileğinde bir intihar hevesiyle. Yaşamın tadı okyanusun dibindeki bir balık olur. Sen yaşamın tadı adına boğulursun acılara. Kim dayanır bu kadar korkuya? Bacakların zayıftır koşamazsın, kolların güçsüzdür kaldıramazsın; ama her yanın el ele vermişçesine korkularınla doludur. Dağıttığın masa kafandan daha düzenlidir. Kırdığın bardak yüreğinden daha sağlamdır; ama yine de korkularınla başa çıkmak zorundasın. Değerli değilsin; seni yaralayan, inciten sözden... Bir korku tufanı içinde Nuh'sun. Karanlık sular yüreğindedir, nefesindedir. Ah bedeninden çıkmış acıların girdiği ruhsun. Yalnızsın yapraklar arasında saklanmış bir kelebek gibi ve gece simsiyah bir örümcektir. Her salise ısırılmaktasın. Korktuğun okyanuslardan daha büyük olmaz gözlerin ve dalgalar beyaz bir çarşaftır cesedinin üzerine örtülmeyi bekleyen. Sen alnının çizgilerinde kocaman düşüncelerini gezdirmeye çalışırken, düşüncelerin korkuyla daha büyür ve seni alnının ortasından vurur. Cenazen kalır bir kütüğün altında, tabuta gerek yoktur. Ölmek kurşundur, yaşamak silah sesi. O ses korku dağlarından yankılana yankılana gelir seni bulur. Bir bebeğin avuç içi kadar mutluluğu, büyüdükçe avuçlarına korku doldurur ve anne feryadını bir başka avuçlar kulakları tıkayarak susturur. Ah bana korku ne acılar yaşatır.
Hani garibanların ellerinde avuçlarında; kısaca hayatlarında değerli bir şeyleri olmaz ya...Sonra hayatlarında değer verdikleri ve değer aldıkları birileri olur ya...İşte o garibanlar gibi sımsıkı, kaybetmekten korkarcasına sevdim seni. Sen ise zenginlerin hayatlarında çok değerli şeyler olur ya... Biri giderse gömleklerinden bir düğme kopmuş gibi hissedeler ya...İşte sen ucundan tutar gibi sevdin beni.
Kargaya karga dememek lazım; kargaya kışt demek lazım. Aşkım dedim, sevdiğim dedim, sevdiceğim dedim, kargaya kışt diyemedim. Kime iki gözüm dedimse; iki gözümü ceviz gibi oydu. Ah ben kargaya hep iki gözüm dedim. Bir gariban gibi sevdim seni.
Yüreğimde kaynayan bir şey var. elim yanıyor, seni kalbimden çıkaramıyorum. Tenim kavruluyor, canım yanıyor. İçimi bir is kaplıyor. elimden bir şey gelmiyor. Sen işte o şeysin. Elimden bir şey gelmeyen şey...Sen avuçlarımda büyüttüğüm kargasın. Tüm mısırlarımı çalan, hayatımı talan edensin. Tükenmişliğimsin.
Bir garip sevginin garip olanı sen, garibanı benim. Seni iki gözünün ortasından vurmak isterdim de; yüreğim buna el vermiyor. Sen avuçlarımda büyüttüğüm kargasın işte.
Ah uçup git hayatımdan. Bu garibanın çilekeşliği bitsin. Sen ne fena şeysin.
Ah Angelina! Yüreğimi öyle yaktın ki yıldırım olup beni mahvetsen böyle yanmaz böyle çarpılmazdım sana. Yüreğim yanımdan hızla geçen tren gibi. Duygularım yüreğimi öyle alıp götürüyor ki canım titreyen raylara dönüşüyor. Hız kesmiyor bende aşkın. Şiddetli geçişler yaşıyorum sana. Aklım yerinden oynayacak, yüreğim yerinden kopacak gibi. Seni düşünmek sarsıyor beni. Keşke tutsan ellerimden. Düşüp kalkamamak korkutuyor beni. Savuruyor aşkın beni. Aynı şehirde yaşamamak ne kötü. Gözlerimin yalnızlığını bilemezsin. Bakışlarım kayaya çarpan dalgalar gibi. Hem gözlerim ıslak hem duygularım paramparça. Ah Angelina keşke denizkızı olsan! Gelsen sahile. Ya da benim cesedimi bulsalar deniz kıyısında. Bir masal uğruna ölmek de var unutma Angelina.
Ah Angelina! Dünya yirmi dört saatlik yuvarlıkta. Ve her salise başımı döndürüyorsun aşkınla. Ah Angelina! Kiev nerede Rize nerede deme. Aynı yataktaki çarşaf başka şehirden yorganın pamuğu başka şehirden değil mi?
Ah Angelina! İki gözün birbirine kavuşamaz; ama gözlerimiz birbirine kavuşur. Değil mi ki gözlerin yüzünde, bakışların bakışlarımda güzel. Ah Angelina!
Ah Angelina! Ukraynalı güzel. Keşke Çernobil gibi patlasan ve beni de burada atomlarıma parçalasan. Off Angelina!
Ah Angelina! Dertliyim. İlk defa kilometrelerce yüreğimi uzattım. Nasıl acıyor bilemezsin yüreğim. Yüreğimin aynı noktaya gelmesi için bir aşk cümlene ihtiyacım var Angelina.
Ah nasıl yumuşak yastığa ihtiyacı varsa bir başın, öyle ihtiyacı var sana bu bakışların. Ah Angelina.
Aklımdan neler geçiyor?
Tren geçiyor.
Vapur geçiyor.
Bir dolu otobüs geçiyor.
Yol alıyorum düşünce iklimlerine.
Düşünmesi bile korkunç
bazen hayat boş bir odaya benzer
zemini betondur içinde kimse yoktur
girersin içeri hoş geldin diyen yoktur
zaten gidecek başka bir yerin yoktur
yorgun argın uyumak istersin hemen
yattığın yer betondur şeklin cenindir
iğne yaprakları döker ayak dibine
çamlar böyle veda eder gidene
döktükçe bir şey bırakmaz geride
ateş kıvamına döndürür dallarını
yakar yüreğindeki son mektupları
yakar gövdesine kazınan hatıraları
Sana elveda dediğimde güldün. Zannettin ki seni terk edip gidemem. Zannettin ki bu yürek ayrılığını taşıyamaz. Sandın ki sensizlik beni öldürür. Gittim. Ne telefonlara sarıldım ne de boşluğuna. Aramam dedim ya sana işte aramadım ve de ağlamadım. Bir gözyaşı dökseydim belki hatıralarına, koşardım ayaklarına. Yok öyle olmadı. Ayaklarından dökülmedim bu sefer yollara. Adın harf harf bir mermer yazısı gibi düştü de aklıma, yine de parçaladım içimdeki seni. Gömdüm seni yüreğime ve adının kazındığı yere. Yüreğimin acısına dayandım. Kan kustum da, dudaklarım seni sayıklamadı. Gittim. Arkamda ayak seslerini değil; kan izlerimi ara. Bir daha dönmem sana, yalvarsan da bana. Girdim dönüşü olmayan bir yola. Göstermem gözyaşlarımın saflığını sana. Kirletmene bir daha izin vermem, gözlerimdeki gökkuşaklarını. İzin veremem beni bir güldürüp bir ağlatmana. Müsade edemem beni benimle savaştırmana. Eğer bir daha senin için ağlarsam, gözlerim bir daha açılmamacasına kapansın dünyaya. Elveda aşkım elveda. Gittim senden uzak limanlara. Zannetme ki atarım kendimi dalgalara. Sanma ki boğarım kendimi acılara. Ölümüm bile yasak sana. Tıpkı gözlerimin yasak olması gibi sana. Gözlerimi açtım yeni bir hayata, senin olmadığın bir dünyaya... Elveda aşkım elveda. Demek ki bu yürek dayanırmış acılara hem de senden öncekine de senden sonrasına da. Öğrettim gözlerime yürümesini, koşmasını ve mutluluk içinde ağlamasını. Elveda aşkım elveda. Şimdi sahillerde şen kahkahalar içinde bir dalga sesiyim. Denizle şarkılar söylerken, tüm kumsallarımdan ismin kaybolup gitmektedir. Yürek kumsallarıma hırçın dalgalar vurdukça, seni sildim. Aslında ben senden çoktan gitmiştim. Sahilimde kalan sana ait ne varsa silinip gitmişti. İsterdim ki deniz olduğumda bile en azından bir kaya gibi dur karşımda. Elveda aşkım elveda. İstersen gülmeye ve eğlenmeye devam et. Senin dans müziğin olmayacağım artık.
Bir sistem kurulmuş. Yollar, şehirler, okullar, camiler o sistemle kudurmuş. Gel de uy... uyacağım elbet. Kurulmuş bir şehrin kudurmuşluğuna kemiklerim ısırılıncaya kadar dayanacağım. Ya da bu şehirden kudurmuş bir köpekten kaçarcasına kaçacağım.
Yarın cuma... Kudurmuş bir şehrin kudurmuş camisine gideceğim ve insanlar salya gibi akacaklar... Isırılacağım yine... Bir başka gün sineması kudurmuş, okulu kudurmuş bu şehir beni ısıracak... Daha başka bir gün kansızlık çekeceğim... Kanımı içecek bu şehir. Dünya bir köpek tası olacak. Besleyecek kudurmuşçasına yaşayan insanları her şehirde ve ben Allah'ım köpek dişine benzer, sivri zekalı insanlardan beni beri tut diyeceğim. Bir bakacağım zincire vurulan benim. Herkes özgür bir şekilde... Herkes güneşi bulmuş sere serpe yatacak... Bu dünya onları barındıracak... Beni de zincirlere vuracak. Dünya bana sen insansın diyecek..
Evliya yanındakiyle evliyadır, eşkıya yanındakiyle eşkıya... Yanındakine kumpas kuran hiçbir şeydir.
Bu şehirde evliya yanındakine tuzak kuracak, eşkıya yanındakine kumpas kuracak... Bu şehirde yaşamak kime ne sağlayacak?
Bu şehirde herkes konuşacak, ama kimse ben insanım demeyecek... Bu şehirde insanlık nasıl sağlanacak?
Dünyada mutlaka bir deniz kenarı bulacağım. Siz tüm sahilleri sahiplenmeye çalışsanız da. Bir martı çığlığı bile yetecek içimdeki duyguyu anlatmaya.




-
Adem Korkmaz
Tüm YorumlarOsman DEMİRCAN Henüz tanışalı iki ay oluyor.Son derece mütevazi,alçak gönüllü,yüreğinizi onun ellerine emanet edebilirsiniz.Sizi üzmeyecektir emin olun....