Bir gün akvaryumcuda güpgüzel bir tane balık varmış.Sonra da bir tane kişi gelip bu balığı almak istemiş.Balıkçı da fiyatını sormuş ve o kişi de parasını vermiş.Sonra o kişi balığı almış.Ve o kişi de balığı fanusa koymuş ve onu evde besleye besleye güzel yaşatmış.Ve bu balığı çok sevmiş.
Bir gün bu balık yem yiyen çok büyük bir balık olmuş.Ve sahibi de bu balığı çok sevmiş.Ve balık hiç ölmemiş.
Bir gün sahibi balığı fanusu ile beraber balkona çıkarmış.Ve havadan karga gelip bu balığı fanusun içinden kapmış ve yuvasına götürmüş, yavrularına vermiş.Ve yavrular da balığı yemiş.Ve balığın sahibi çok üzülmüş.
Ve bütün balıkçıları aramış.Sonra bu kadar güzel balık bulamamış.Fanusu boş bırakmış.
Ve fanusa baka baka balığını düşünmüş. Ve çok yalnız kalmış.Ve o balığın resmini bir kağıda çizmiş.Ve çizdiği balığı bir duvara yapıştırmış.Ve bu resmi hiç unutmamış.
Ondan sonra hep balık ve deniz resimleri yapmış.Kazandığı parayı kimsesi olmayanlara bağışlamış.
Ay dinlemez, yıldızlar duymaz,
Ruha uzak olan, bedene köpük olamaz.
Şu halimden neden kimse anlamaz
Gece boyu koyulaştığım bu duygu rengine
Hiçbir kara hiçbir siyah dayanmaz
Gün ağarırken sırtımdan akan terlere
azrail canıma almaya gelse bana niye geldin ki derim.
git ona git ona derim canım odur, yüreğim ondadır.
canımı almaksa muradın bir sevgili var git ona git ona
bütün yaşamsal kablolarım ondadır ey azrail bilesin
onu bir fiş gibi çekersen hayatımdan nefes alamam
ey azrail bilesin sevip can verene acı çektiremezsin
canımı yakan tüm güller kanımın rengiyle açar
fecrin alevden ışıkları yüreğimin duvarını yalar
içimde birikir kül duman gözlerim yaş dolar
ağlama deme bana yar sevmek beni parçalar
öyle yalnızlık ki bu gözyaşları kurur nehirlerin
kum üzerinde iskelete benzerken sandallar
Kolay değil bir başkası için ağlamak. İnsanın çevresine ve kendine karşı bağımsızlığını ilan etmesi gerekir. Bir gün Cuma namazına gitmiştim.Namaz başlamadan önce imam dua etmişti. Allah’ım bütün Müslümanlara yardım et demişti. O an cami, cemaatin amin sesleriyle inlemişti. Ama ben yıkılmıştım. Cami yerindeydi, cemaat yerindeydi ama ben ise yerle bir olmuştum. Bu nasıl din anlayışı. Sadece kendini ve cemaatini düşünen bir din olur mu? Başka insanlara dua etmeyi çok gören insanlar onları da hor görürdü. Bu nasıl din anlayışıydı ki başkalarını ötekileştiriyor, onları ayrı tutuyordu. Evet Kuran’da Allah insanları inananlar ve inanmayanlar olarak ayırdı. Buna bir itirazım olamazdı. Fakat insanların bunu yapması çok abesti. Hiç kimse hiç kimsenin Tanrı’sı olamazdı. Kimse kimseyi Allah’ın sopasıyla dövemezdi. Kaç kez cuma namazına gittim de bir kez olsun Haiti için dua edildiğine rastlamadım. Müslümanlığımdan utanır oldum. Bir gün de Rize’den Trabzon’a gitmek için durağa gelmiştim. Dolmuşum bütün koltukları doluydu, yalnız öndeki koltukta bir türbanlı bayan oturuyordu. Gelip onunla benim arama çantamı koydum ve oturdum. Aman Allah’ım bayan hiddetle kalktı ve bağırmaya başladı. Sonra çıkıp gitti. Çok utanmıştım. Arkaya dönüp ben bir şey yapmadım dedim. Bir dinin şerefi onun insanlara bakışındadır. Nasıl bir Yahudi’yi suçsuz yere asacakları sırada Émile Zola cumhuriyetin şerefi adaletindedir deyip itiraz etmişti. Evet kendi inancından olmayanı savunmak zordur. Çünkü insanlar daha çok bencil olmayı tercih ederler. İşin en korkucu bencilliğin din anlayışıyla ortaya çıkmasıydı. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki kültüründe sorun var, din anlayışında sorun var. İnsanlar cenazeye giderler, ölen için gözyaşı dökmemelerini bir yana bırak, kimin ne kadar ağladığına bakarlar. Kız çocukları töre kurbanı olur. Erkekler sakın çiğnemekten utanır. Öyle küçük sorunlar var ki ülkemde, tıpkı bir halının üzerine dökülmüş raptiyeler gibi… Ülkeyi o halının üzerine yürütmeye çalışır büyükler. Gel çocuğum gel buraya der gibi. Oysa ayaklar kan içindedir, görmez ya da görmezden gelir büyükler! Yapılması gereken eğitimcilerin amacının değiştirilmesidir. Eğitimcilerin ilk amacı örselenmemiş, tornadan geçirilmemiş nesiller yetiştirmek olmalıdır. Halkının yüzde doksanı Müslüman olan bir ülkede derhal Müslümanlar eğitilmelidir. Dinin ve törenin gençleri törpülediğini eğitimciler bilmelidir. Bu yüzden gerçek din anlatılmalıdır. Müslümanlara laikliğin dinsizlik olmadığı, laikliğin özgürlük olduğu ve dini de sadece özgür insanların samimice yaşayabileceği anlatılmalıdır. Ben her zaman dedim. İyi Müslüman olmak istiyorsan, Müslümanlardan uzak dur diye. Bir gün Rize’de çok tanınmış, şu an yaşamayan, bir din aliminin yanına gittim. Ona kafamı kurcalayan bir soru sordum. İnan Allah’ın kulusun bağırıp çağırarak camiyi ayağa kaldırdı. Sus diyorum susmuyor. Sorduğum soru hoşuna gitmemişti ve beni rezil etmişti. Ben bu tür olaylara irtica gözüyle bakıyorum. Böyle insanlar başımıza gelmesin. Müslümanlar ciddi bir eğitimden geçsin.
Sadece iki üç kişi değil bunlar. Bir sürü bahane, bir sürü zerzevat düşünce bunlar. Gittikçe çoğalan cop, biber gazı, sopa, dayak, yumruk, taş, molotof kokteyli şiddet kelimesiyle tekleştiriliyor. Bir yığın taşın izdüşümüdür dağlar. Kim bu taşları kepçe ağzıyla döker? Kim sürekli birilerine taş atar? İnsanlar yığın, sürü... Bir yığın bir sürü sıkıntı bundandır. Kimse hesabını bilmemektedir. Bilenen tek şey hesabı bir başkasına ödetmektir. Karşında muhatap yoktur. Karşına aldığın kişi, bir gök gürültüsünden ibarettir. Başımızda dolaşan kuşlar, mutlaka bir odundan, bir kalastan havalanmıştır. Kök saldıkça şiddet, kök salan ağaçların kargaları başımıza kakalayacaktır. İnsan, bir fırtınanın rüzgarıdır. Şiddetli yağmurlar haline gelmesinde dünyamızı yakıp yıkmak isteyenlerin parmağı vardır. İnsan, eldir, koldur, bacaktır. Ne yapacağını tespit etmek zordur. Bir değildir; ikidir, üçtür insan. Anasından, babasından gördüğü şiddet mama gibi kanına karışmıştır. Zil çalar, kapı çalar, zamanla insan çalmayı öğrenir. Ne koparırsa kardır. Allah'ın belası şeytan, kanatlarını insana takmıştır. Uçtukça insan, serçeler ne yapacağını şaşırmaktadır. Toplum bidon kafalı bir delikanlıdır. Toplum, kafasını gazla doldurur. Ver gazı astır papazı. Tüm incelikler batmak içindir. Tüm kabalıklar ezmek içindir. Toplum kabalıkla, incelik arasında gidip gelmektedir. İnsanların davranışları boş çuvala benzer. Kim girerse çuvala, o gider mezara.
İnsan bir değirmendir. Bir un yapar başı döner; sanır ki çok büyük iş yapmıştır. İnsan izbe bir yoldur. Kendine güvenmeyenin sonu mutlaka karanlıktır. Aydınlığa ulaşmak isteyen kişi, ışığını kendinden alsın. Bir başkasının mumuyla gidenin, daha çok borçlansın diye dünyası karartılır. Aydınlığa inananın, ışığı başındadır.
İnsan bir kurt sürüsüdür. Postu iyi olanın, dostu çoktur.
Hayatta hep tek başına mücadele etmek zorunda olanlar vardır. Arabalar yanından geçerken dost yüzler hep dikiz aynalarından gülümser onlara. Kaldırımda karşılaştıkları, sadece bir kahve kokusudur o kadar. Derdini kimseye söyleyemezler. Yerlere düşseler bile, kendilerini kaldıracak kimseleri yoktur. Bir ağaçtırlar; ama dallarında hep yiyiciler vardır. Böyle insanlar, tek başlarına bir ordudur, dost görünenlere karşı. Tek başlarına kaldıklarında, ne arayanları vardır ne de soranları. Bir zarfın bir puludurlar, asla sevgiliye, eşe, dosta yazılmış bir mektup olamazlar. Hayata yapışıktırlar, yüreklerinden kopup giden sevgi çığlarına rağmen. Hayatta tek başına mücadele etmek zorunda kalanlar ne kimseden bir yardım görürler ne de kimseden gözyaşları beklerler. Çünkü onlar, timsahlar arasında yaşayan suaygırlarına benzerler ve timsahların dostluklarına güvenmezler. Tek başına mücadele verenler, bazen eşlerine, çocuklarına, düşkünlere göğüslerini ova yaparlar. Onların göğüsleri, gelincik tarlalarına benzer bu yüzden. Göğsü kan renginde olsa da, bir kadını yüreğinin üstünde uyutmak için, acılarını çiçek ederler. Tek başına binlerce çiçeğe dönüşürler. Üzüntüyle yaşamak zorunda olsalar da, kendilerine derdi yol edinirler. Kaçmazlar, engellerden. Yürümeye devam ederler. Tek başına hayata göğüs gerenlerin, yürekleri daha büyük olur. Öyle küçük haplarla kendilerinden geçmezler. Hayatta tek başına mücadele edenler, hep sürüyle karşılaşırlar. Kendisine tetik çekenler, silahının ruhsatını babalarından alırlar, silahının mermisini analarındandan alırlar, öldürme emrini dayısından alırlar. Karşılarında yalanla kurulan kişilik krallıkları vardır. Tek başına mücadele verenler, kral gülümsemesinin arkasında soytarı bir kişiliğin olduğunu bilirler. Kraliçe gibi yürüyenlerin ayaklarında, ezilmiş bir kişiliğin izlerini görürler. Hayata karşı tek başına göğüs gerenler, karısının ya da kocasının parasıyla bir başkasıyla yatıp, ondan sonra da göğsünü gere gere yürüyenlere benzemedikleri gibi, göğsünde bir gerdanlıkla gezenlere de benzemezler. Aşkları onurludur, sevgileri sadece kendilerine aittir. Yüreğini bir başkasına verenler, asla kendi adlarına sevemezler. Tek başına mücadele verenler, tek başına sevmesini bilirler. Severken bile, asla bir başkasından yardım dilemezler. Hayatta kişi olmayı tek başlarına kazananlar, kişiliğin de zirvisinde olurlar. Hayat karşılarına hep omuz atanlar çıkarsa da onlar tüm bu tavırlara omuz silkerler. Bilirler ki kişinin olmadığı yerde, kişilik de olmaz. Bu yüzden en son aradığı şey, kişilik olur. Tek başına mücadele verenler, baklavanın üzerine dökülen fındıkların kendilerini baklavanın kendisi sanmaları gibi bir yanılgıya düşmezler. Başkalarını kurt ve ya köpek diye niteleyip etrafa bir ayı gibi saldıranlardan da olmazlar. Tek başına mücadele verenler, çok düşman kazanırlar. Çünkü birey olmanın en büyük bedeli düşman kazanmaktır. Bu yüzden her daim linç edilirler.
Yüreğim bir çöl. Duygularım çöl çiçeği. Kum fırtınalarına dayandığım sürece, yağmurlar yağacaktır. Yüreğimin serinliği bu yüzdendir. Yağmurun yağacağına güvenmemdendir. Zira hala yüreğimin daha kurumamış köşelerinde geçmişten kalan bir damla mutluluk vardır. Ki o damla yağmurun gelmesine kadar bana yetecektir. Bir damla mutluluğu asla küçük görmem. Bilirim ki bir damla su çölde kalan için okyanustan daha değerlidir. İşte bu yüzden hala şezlongda beklemem, hala mayolu beklemem bundandır. Yüreğimin serinliğin nedeni rüzgarların sadece koca kadırgaları taşımadığını bilmemdendir. Belki rüzgar bir yaprak düşürür yüreğime. belki rüzgar bir uçurtma uçurur yüreğimde. Mutluluğun nereden eseceğini bilemem. Mutluluk rüzgarının ne getireceğini de bilemem. Bir yaprak düşürse, bir damla düşürse yüreğime yeter. Öyle limanlara kurulup gemi bekleyenlerden değilim. Bir küçük üflese yüreğime mutluluk ben köz olmasını bilirim. Yeter ki bir damla saçaklardan, pervazlardan dökülsün ellerime. Ben yanmasını da bilirim boğulmasını da. Öyle gözleri aslan ağzı, bakışları aslan dişi olanlardan değilim. Tokum, açlığıma şükredenlerdenim. Bir damla mutluluğa yüreğini ova edenlerdenim. Eğer saçlarımı savuruyorsam, rüzgarın yağmurları, bulutları ve deniz resmi çizilmiş su damlalarını bana getireceğine olan inancımdandır. Ha gelmezse rüzgar, ben de kağıttan gemiler yaparım ve onları kum tepelerinde kendi ellerimle yüzdürürüm. Belki bir İstanbul değil; belki bir İstanbul dolusu mutluluk bulurum. Kendisi kalem, yüreği silgi olana kağıtlar dolusu şiirler yazsan ne çıkar. Ruhuna tüküreni öpsen ne çıkar. Ah ah insan olanı sıksan en azından bir damla su çıkar. Lakin bırak insanlardan yüreğine su serpmesini, dudağına su vermesini; insandan artık boş bidonlar, kuru testiler çıkar. Ah ah insandan bir damacana kuru laf çıkar. Ben de artık lafa bakanlardan değilim.
Bazen söğüt ağacına benzersin. Hep aşağı çeker seni kaderin. Ellerin duaya kalkamayacak kadar yorgun düşer. Suya düşer gölgen ve yaprakların. Suya düşer ayın silüeti. Suya düşer hayallerin. Hep düşmeleri görürsün de talihine seni yüceltecek bir şey düşmez. Bir söğüt ağacı gibi hep boynun bükük olur. Yanında çamlar boy boy uzanır. Yüreğinde hasret uzar, yollar uzar, gökyüzü uzar; yakınında bir vefa bir sefa bulamazsın. Kavuşamazsın lastiğin ucundaki mutluluğa. Lastik sürekli uzar; ama sen hep bodur kalırsın. Bir çöl yalnızlığı yaşarsın. Dikenler ve develer yanı başındadır. Hasret kuşları hep uzaklardadır. Bir söğüt ağacının dalları gibi duyguların birbirine dolanır. Sarılır sana acı veren duyguların. Tat veren duygular başka ağaçlarda kirazdır, elmadır, armuttur. Senin ise tek tesellin umuttur. Gün doğmadan neler doğar dersin; dallarını bandırırsın çorba gibi göle. Yediğin içtiğin çorbadır; ama fırıncının ağzı susmaz. Fırıncının istediği elli kuruştur. Senin yangının fırındaki ocaktan daha büyüktür. Fırın olsan, kimse sana elini fırıncı küreği gibi uzatmaz. Fırıncının istediği eli kuruştur. Fırıncıya derdini yansan ne olur. Onun derdi ne sensin ne yanan ekmektir. Sen bir kuru ekmeğe muhtaç olsan da fırıncının gözünde sen elli kuruşsun. Sen dertten saçlarını ağartsan da, fırıncının derdi undur. İşte kader seni böyle unutur. Sen bir balık gibi sessiz ölürsün. Kimse acılarını duymaz. Dünya bağıranların, çağıranların yurdudur. İşte dost bildiklerin seni böyle unutur. Kesenin ağzını açtıkça, yürekler sana açılır. Akrabaların, hısımların seni aşikar sevmelerle, gizli sövmelerle uyutur. Hayat bir sehpa olur. Sehpayı devirmeye çalışanlar sana yakınlıkta bulunur. Hırsızlıklar, yalanlar, dolanlar ayyuka çıkar. Sonra hırsızların, dolandırıcıların tarlasına bereket dolu yağmur olarak yağar. Sen kuru soğana, kuru ekmeğe şükredersin. Bir bakarsın pencerelerindeki pervazlarına dostlar, akrabalar üşüşür. Sen üşürsün. Bazen söğüt ağacına benzersin. Ekmeği sana haram edenler, çorbayı sana çok görenler dallarında salıncak kurarlar. Seni sarsanlar, keyif içinde sallanırlar. Söyle hangi insan salıncağa değil de; söğüde ağlamıştır. Artık güçlü ol, en azından yapraklarını dikle ve ayrılık rüzgarıyla el salla mutluluğunu senin mutsuzluğunda arayanlara.
Cehennemin kare kare olduğu ve ateşlerin yüreğine damla damla aktığı saatlerde, günahın orman olmak ise nasıl dayanabilirsin ki bunca yangına? Gözyaşları yeter mi bunca yürek ateşini söndürmeye cennet gözlüm?
Sen hiçbir kimse için ağladın mı peki? Gözlerin cenneti hatırlatacak kadar güzelken söyle açları, yoksulları hatırladın mı ki? Hiç kimseye gözyaşı döktün mü sevgili? Ellerin hiç gül toplamamışken, parmakların hiç dikenden dolayı incinmemişken o elleri nasıl dua için gökyüzüne kaldırdın? İşaret parmaklarınla cenneti gösterirken, bir yandan da delikanlılara gözlerini kırparken, bunca handikaplar içinde yüreğin bir kaplana dönerken, seni esir alan kaburgalarının arasından göğsünü parçalamayı düşündün mü hiç? Sevmenin dayanılmaz acısını kalbinde hissederken, duyguların yanan şiir kağıtlarına dönüşürken, bütün sözlerin beyninin içinden geçen tanklara benzerken ve ruhun ezilirken o aşk dolu vakitlerde sadece ölmeyi düşledin mi?
Evet bazıları yaşamayı düşlerken deli mavi, bir gökyüzü kadar aydınlık ve özgürce; bazıları ise sadece ölmeyi düşler. Bir kaldırım kenarında, bir köprü dibinde ya da bir çatışmada polisin kurşunuyla ölmeyi düşler. Çünkü onun için devlet sadece askerdir, polistir ve bir tabancadan çıkan kurşundur. Ona uzanan el ya silahlıdır ya da kelepçelidir. Çünkü yaşamak bazen timsahların arasında kalmış su aygırlarının ağırlığı gibi olurken, bazen de susuz bir değirmen oluverir insanlar için. Bazen ise bol çiçekli bir bahçede kelebeğe dönüşür yaşamak.
İşte sevgili senin her gece cennet gözlerinden masmavi gökyüzüne kelebekler havalanır. İşte sırf bu yüzden bilmezsin ağlamayı. Bu yüzden görmezsin gerçekleri. Sana meydan okumak değildir bu sözler. Bütün gemiler sana yelken açarken, ben ise yalnızlığa demir atarken, bütün pusulaların ikimize başka yönleri gösterdiğini anlatmaya çalıştım.
Sen yaşamayı düşlerken, ben ölmeyi düşledim. Bu yüzden benim canım yandı, senin ise gözlerin havalara baktı hep. Bu yüzden göz göze gelemeyiz senle ben. Aynı şeylere gülüp, aynı şeylere ağlayamayız. Biz aynı dünyalarda yaşayamayız. Sen rüyanda hiç bir gelinin intihar ettiğini gördün mü? Sen hiç sıcak yatağında yatarken, sırtından bumbuz terler akarken uyandın mı? Sen hiçbir delikanlıyı kendi çirkinliğiyle ve zaaflarıyla dövüşürken gördün mü?
Evet cennet gözlüm bakma bana.Göz göze gelemeyiz senle ben. Gözyaşlarım haram sana. Gülerek gelme yanıma.




-
Adem Korkmaz
Tüm YorumlarOsman DEMİRCAN Henüz tanışalı iki ay oluyor.Son derece mütevazi,alçak gönüllü,yüreğinizi onun ellerine emanet edebilirsiniz.Sizi üzmeyecektir emin olun....