Nisan Mektuplar Şiirleri - Şair Nisan Me ...

0

TAKİPÇİ

Nisan Mektuplar

Nefesim,
Senden uzakta, bu çorak coğrafyanın göğünde her akşam kanat çırpan bir turna sürüsü izliyorum. Kanatlarındaki telaş, içimdeki o bitmek bilmeyen hicranın ritmidir.
Biz seninle, fırtınanın ortasında kalıp da birbirinin kanadını kırmasın diye ayrı semalara uçma kararı alan iki talihsiz kuş gibiyiz. Gökyüzü uçsuz bucaksız bir hürriyet sunuyor gibi görünse de, yeryüzünün tüm suları, yakınında yaşadığın o deniz, senin sözlerinin derinliğini taşımadıktan sonra bu hürriyet bana sineden vurulmuş bir serçenin çırpınışından başka ne verebilir?
Mesafe bizi korur, birbirimizin ateşinde kül olmaktan kurtarır sandık. Oysa yanılmışız. Araya giren bu devasa yollar, hasretimizi hafifletmedi; aksine, birbirimize değemeyen kanatlarımızın çıkardığı o sessiz feryat, her gece göğsümü yırtan birer kurşuna dönüştü.Yan yana gelsek kaderin fırtınasında büsbütün yok olacaktık, lakin uzakta kalmayı seçmekle sadece ölümümüzü zamana yaymış, acımızı milim milim ebediyete tahvil etmişiz.
İşte bu amansız menzilde, senin şefkatli kanatlarının gölgesinden mahrum, yapayalnız ve alabildiğine savunmasız kaldım sultanım. Üzerime çöken bu dondurucu yalnızlığın ortasında, rüzgara karşı tek başıma direnen çıplak bir kaya gibiyim; her esinti sızımı artırıyor, her gece beni biraz daha kimsesiz bırakıyor. Fakat bil ki, içimi kavuran bu çaresizliğe inat, sana ve bu mukaddes ayrılığa duyduğum sadakat göğsümde aşılmaz bir kaledir. Seni böylesine muazzam bir sızıyla özlemek bile, bu fani dünyada taşıyabileceğim en şerefli rütbedir.Mektubumu, senin göğüne doğru uçurduğum yaralı bir kırlangıcın kanadına sarıyorum. Bil ki sultanım; nerede bir kuş nefessiz kalsa, orada benim seni özlemekten ciğerim yanmıştır.
Nisan

Devamını Oku
Nisan Mektuplar

Sevgilim,
Sana bunları yazarken kalbimin nasıl titrediğini, kelimelerimin ardında nasıl bir matemin saklandığını bilsen... Kalbim o kadar dolu, sızım o kadar derin ki, içimdeki bu yangının tek bir kıvılcımı bile göğe yükselse mukaddes olanı incitecek diye ödüm kopuyor. Allah’a isyan etmekten, O’nun bizim için çizdiği bu kadere karşı gelmekten ve nankörlük etmekten korkuyorum. Eğiyorum boynumu, susuyorum; lakin içimdeki o çocuk, göğsümün kafesini yumruklayarak feryat ediyor. Aklım ve yüreğim amansız bir muharebenin ortasında şimdi. Gece yarıları, senin yokluğun odamı doldururken hep aynı sual saplanıyor sîneme: Madem nihayetinde bize vuslatı çok gördü, madem bizi bu fani dünyada bir araya getirmeyecekti; o halde neden çıkardı seni karşıma? Neden ruhumu senin ruhunla böylesine kusursuz bir uyumla tanıştırdı? Böyle konuşma Nisan dediğini duyar gibiyim.
Hiç tatmadığım bir cennetin kokusunu burnuma çalıp, sonra beni bu kör karanlıkta yapayalnız bırakmanın acısı öyle muazzam ki sevgilim, kalemime söz geçiremiyorum. Hiç bilmeseydim, o denizin derinliğini, tatmasaydım aşkını, bu gurbet canımı böyle milim milim sökebilir miydi? Bu tanışıklık, kalbime verilmiş en büyük lütufken, şimdi ayrılığın elinde çekilebilecek en amansız, en büyük azaba dönüştü. Bizi birbirimize bu kadar bağlayıp, araya aşılmaz dağlar koymak; susuz bir kulu kör kuyuların başında nöbete dikmekten farksız.
Yine de isyandan sığınıyorum. Allah’ım beni affet. Seni uzaktan, seni kanayarak ama bir an bile eksilmeden, lekesiz bir sadakat ve derin bir hasretle bekliyorum.
Mektubumu kalbimin son mukaddes sığınağına, senin kalbine emanet ediyorum.
Nisan

Devamını Oku
Nisan Mektuplar

Sultanım,
Bugün, hayatın o gürültülü akışının beni çekip aldığı, upuzun zamandır ilk kez fırtınanın dindiğini sandığım bir gün yaşadım. Kocaman, kalabalık bir aile davetindeydim. Etrafımda gülen yüzler, durmaksızın akan sohbetler ve neşeli sesler vardı. Öyle ki, bir anlığına zaman büküldü sanki; içimdeki o dinmek bilmeyen sızıyı, göğsümün ortasındaki o devasa boşluğu, hatta seni bile tamamen unuttuğumu sandım. Tüm gün, o kalabalığın neşesine ortak oldum, çok eğlendim, güldüm... Dünya dönüyordu ve ben de nihayet o dünyanın ritmine ayak uydurabilmiştim.
Sonra, o kalabalığın ortasında küçücük bir bebekle tanıştım. Dünyanın tüm kötülüklerinden uzakta, masumiyetin can bulmuş hali gibiydi. Gözlerini gözlerime dikti ve beni öyle çok sevdi, bana öyle saf bir emniyetle bağlandı ki... Onu kucağıma alıp şefkatle severken, o pürüzsüz yüzüne bakıp tebessüm ederken, içimin en derin, en kuytu köşesinden bir şey koptu sanki. Tam o anda, hani insanın bilinci devreden çıkar da ruhu kendi lisanıyla konuşur ya, işte aynen öyle oldu: Ağzımdan istemsizce, bir refleks gibi, bir nefes gibi aniden senin ismin dökülüverdi. İstemsizce ismini sayıkladım.
O an zaman benim için yine durdu, etrafımdaki tüm sesler silindi. Anladım ki nefesim; kalabalıklar arasında seni unuttuğumu sandığım o anlarda bile, benim ruhum her hücresiyle seninle meşgulmüş. Seni öyle bir yere saklamışım ki, dünyadaki en saf, en masum şeye dokunduğumda karşıma yine senin ismin çıktı. Bu aşk, irademin çok ötesinde; bir bebeğin kalbi kadar temiz, karşılıksız ve öyle derinden...
Şimdi o şenlikli günün ardından, odamın o dondurucu tenhalığına bürünürken; mektubumu o masum tebessümün saflığına ve dudaklarımdan dökülen isminin mukaddes yankısına sarıyorum. Seni, o bir anlık unutuşun ardına gizlenmiş, bendeki varlığını her an daha devasa dalgalarla büyüten aşılmaz hasretlerimle selamlıyorum.
-Nisan

Devamını Oku
Nisan Mektuplar

Ömr-i Azizim,
Artık sabır hırkam parça parça, iradem hasretinin nârında mecalsiz bir köledir. Eskiden günde bir kez sığındığım bu beyaz sayfalar, şimdilerde sîneme dar geliyor; feryadımı zapt edemez oldum, artık kelimelerimi günde ikiye çıkarıyorum. Şafak sökerken mürekkebim kan ağlıyor, gece çökerken sitemim arşı titretiyor.
Sultanım, bir bilsen... Ömrümde ne böyle bir velvele işittim, ne de kalbimin böyle bir azapla muazzam bir bozguna uğradığına şahit oldum. Ben daha evvel acı nedir bilmezmişim; hicranın insanı parça parça eriten, nefesini boğazına düğümleyen bu dehşetli yüzüyle hiç tanışmamışım. İlk kez böylesine amansız bir fırtınanın ortasındayım ve ilk kez sînemin bu derece savunmasız, bu derece biçare kaldığını görüyorum. Günlük hayatın o hileli akışına devam etmekte zorlanıyorum. Gün ağarıp da mesuliyetlerimin başına geçtiğimde, gözyaşlarım hüzünlü bir infaz gibi sükûtla içime akıyor, kimseler görmüyor. Ruhum o kadar bitap ki, dünyaya dönecek ne bir mecalim ne de bir inancım kaldı. Kasvet, odamın duvarlarından sızıp ruhumu donduruyor.
Senin nasıl olduğuna, o nazenin sıhhatinin yerinde olup olmadığına dair küçücük bir havadis, o uzak deniz kenarından gelecek bir fısıltı duymak şu canıma can katmaya yetecekti. "İyidir" denseydi, bu çorak Kayseri topraklarında boynumu büker, kaderime razı olurdum. Lakin bu mutlak sessizlik, beni her gün yeniden imha ediyor. Senden bir haber alamamak, dipsiz bir kuyunun dibinde tek başına nefessiz kalmaktan farksız. Artık seni özlemek, o eski günlerdeki gibi kalbimi ısıtan zarif bir yâd ediş değil; sînemi her saniye daha derinden yırtan amansız bir işkenceye dönüştü.
Biz seninle, payitaht bahçelerinde dikkenine göğsünü yaslamış yaralı bir bülbül ile o kanla beslenen mağrur bir gül gibiyiz. Bu acı; bülbülün göğsüne batan o dikkenin açtığı yara değil, o yaradan sızan kanın bile gülün yaprağına değemeden toprakta kuruması acısıdır. Biz de birbirimize bir kere bile değemedik.
Mektubumu günde ikinci kez katlayıp, sana doğru esmesini dilediğim o hırçın çöl rüzgârına bırakıyorum. Bana sakın ağlama demeyesin. Bil ki nefesim; gözyaşlarım bu sayfaları büsbütün tüketmeden senden bir nefes, bir selam gelmezse, bu kasvet beni bu çorak topraklarda yutacaktır.

Devamını Oku