Nelere alışıyor insan...
Bir zamanlar
“Ben buna dayanamam” dediği şeylerin
altından geçip gidiyor yıllar.
İlk gün başka...
İkinci gün başka...
Sonra bir sabah kalkıyorsun,
çayı koyuyorsun ocağa,
ekmeği kesiyorsun ikiye
ve dün gece seni ağlatan şeyi
bugün kimseye anlatmadan
evden çıkıyorsun.
Kimse bilmiyor.
Sen de anlatmıyorsun zaten.
Hayat devam ediyor çünkü.
Senin canın yanıyor diye
fırın ekmek çıkarmamazlık etmiyor,
otobüsler durmuyor,
insanlar işe gitmekten vazgeçmiyor.
Sen de gidiyorsun.
İnsan buna da alışıyor.
Birinin gitmesine mesela...
Önceleri kapıya bakıyorsun.
Anahtar sesi gelir mi diye.
Telefon elinin altında duruyor.
Ekran kapalı ama
sen yine de arada bir bakıyorsun.
Belki arar...
Aramıyor.
Bir gün,
iki gün...
Sonra haftalar.
Bir sabah fark ediyorsun;
telefonu artık masaya
ekranı yukarı koymuyorsun.
İşte o zaman
bir şeylerin bittiğini değil,
senin beklemekten
vazgeçtiğini anlıyorsun.
Nelere alışıyor insan...
“Ben seni bırakmam” diyenlerin
bir gün arkasına bakmadan gitmesine.
“Ne olursa olsun yanındayım”
diyenlerin
en çok ihtiyacın olduğu gün
telefonunu açmamasına.
Önceleri kızıyorsun.
Sonra kırılıyorsun.
Sonra...
Bir gün
adını anmadan anlatıyorsun onu.
“Bir tanıdığım vardı...” diyorsun.
Bak,
insan buraya kadar bile geliyor.
Eskiden
bir söz günlerce aklında kalırdı.
Şimdi biri
canını acıtacak bir şey söylediğinde
gülümseyip geçiyorsun.
Ama eve gidince
o cümleyi tekrar ediyorsun içinde.
Bir daha...
Bir daha...
Sonra kendine kızıyorsun.
“Niye cevap vermedim?”
Sonra ona da kızıyorsun.
“Niye söyledi?”
Sonra yoruluyorsun.
Hepsinden.
Ve ertesi gün
yine aynı hayatın içine karışıyorsun.
Nelere alışıyor insan...
Bir sofranın eksilmesine.
Eskiden dört tabak koyduğun masaya
üç tabak koymaya.
Sonra iki...
Sonra bir.
Bazen tabak sayısını
kimse fark etmiyor.
Sen fark ediyorsun.
Çünkü o masada
kimlerin oturduğunu
en iyi sen biliyorsun.
Bir sandalye boş kalıyor mesela.
Kimse oturmuyor artık oraya.
Ama sen
yerini değiştirmiyorsun.
Belki alıştığını sanıyorsun.
Belki de
sadece elin varmıyor.
Çünkü bazı yokluklar
evin içinde eşya gibi duruyor.
Dokunmuyorsun.
Ama oradalar.
Nelere alışıyor insan...
Cebindeki parayı
kasada bir kere daha hesaplamaya.
Çocuğun elinden tuttuğunda
oyuncakçı vitrinine bakmamaya çalışmasına.
“Bunu sonra alırız”
demeye.
Sonranın ne zaman geleceğini
senin de bilmemene...
Bir annenin
kendi yiyeceğini çocuğuna bırakmasına.
“Ben tokum” demesine.
Tok olmadığını
herkesin bilmesine rağmen
kimsenin bir şey söylememesine...
Bunlara alışıyor insan.
Alışmak zorunda kalıyor bazen.
İşte insanın içini acıtan da bu.
Çünkü bazı şeyleri
kabullendiğin için değil,
başka çaren olmadığı için
öğreniyorsun.
Bir de
başkasının acısına alışmak var.
O daha kötü.
Televizyonda bir haber görüyorsun.
Bir ev yıkılmış.
Bir çocuk ağlıyor.
Bir kadın
kameraya bakıp
“Ben şimdi ne yapacağım?” diyor.
İki dakika sonra
başka habere geçiliyor.
Sonra hava durumu.
Sonra reklam.
Sonra maç.
Sen çayını karıştırıyorsun.
Hayat devam ediyor.
Ama o kadının
“Ben şimdi ne yapacağım?”
dediği cümle
aklından çıkmıyor.
Çıkmamalı da.
Bir insanın acısına
alışmamalı insan.
Bir çocuğun açlığına,
bir annenin gözyaşına,
bir babanın
evine ekmek götürme derdine...
Bunlar
normalleşmemeli.
“Bana ne” demeye
alışmamalı insan.
Çünkü bir gün
başkasının acısına bakıp geçen
insan,
kendi acısının başında da
tek başına kalabilir.
Nelere alışıyor insan...
Yalnızlığa da alışıyor.
İlk başlarda
evin sessizliği ağır geliyor.
Televizyon açık kalıyor
sırf ses olsun diye.
Sonra onu da kapatıyorsun.
Sessizlik kalıyor.
Bir gece
mutfakta tek başına oturuyorsun.
Çay önünde.
Soğuyor.
Fark etmiyorsun.
Karşı apartmanda
bir dairenin ışığı yanıyor.
İçeride birileri konuşuyor.
Bir çocuk gülüyor.
Sen de
nedenini bilmeden
gülümsüyorsun.
Sonra çayın soğuduğunu fark edip
kalkıyorsun.
Bir bardak daha koyuyorsun.
İnsan bazen
hayata böyle devam ediyor.
Büyük laflarla değil.
Bir bardak çayla.
Bir sabahla.
Bir “neyse” ile.
Nelere alışıyor insan...
Kendi değişimine bile.
Eskiden çok güldüğün hâlde
şimdi daha az gülmeye.
Eskiden herkese
“nasılsın?” diye sormaya
şimdi cevabını bile beklememeye.
Eskiden
herkese güvenmeye...
Sonra kimseye değil.
Aynaya bakıp
yüzündeki çizgileri fark etmeye.
“Ne ara oldu bunlar?”
demeye.
Kimse cevap vermiyor.
Çünkü bazı yıllar
takvimde değil,
insanın yüzünde geçiyor.
Bir bakıyorsun
çocukluğundan geriye
birkaç fotoğraf kalmış.
Eski bir ev.
Bir bayram sabahı.
Kapının önünde ayakkabılar.
Annenin mutfaktan sesi.
Babanın cebinden çıkardığı
bozuk paralar...
O zamanlar
az şeyimiz vardı belki.
Ama insan
elindekinin çokluğunu
elinden gidince anlıyor.
Nelere alışıyor insan...
Gidenlere.
Gelmeyenlere.
Yarım kalanlara.
Söylenemeyen sözlere.
Bir daha kurulmayacak sofralara.
Bir daha çalınmayacak kapılara.
Ve en çok da
“boş ver” demeye.
Çünkü bazen
insan bir şeyi çok önemserken
önemsemiyormuş gibi yapıyor.
Canı yanmasın diye değil.
Artık anlatacak gücü olmadığı için.
“Boş ver.”
Diyorsun.
Ama boş vermiyorsun.
Sadece
konuşmuyorsun.
Aradaki farkı
kimse bilmiyor.
Nelere alışıyor insan...
Evet.
Alışıyor.
Hem de
bir zamanlar
“asla” dediği ne varsa
birer birer hayatına giriyor.
Ama yine de
insanın içinde
küçük bir yer kalıyor.
Kimsenin bilmediği.
Orada hâlâ
eski bir çocuk oturuyor.
Bir şeylere inanmak istiyor.
Birinin gerçekten
gitmeyeceğine...
Bir sabah
her şeyin biraz daha iyi olacağına...
Bir dostun
kapıyı çalıp
“hadi çıkıyoruz” diyeceğine...
Bir annenin sesinin
hiç değişmeyeceğine...
Bazen o çocuğu
duymamazlıktan geliyorum.
Sonra pişman oluyorum.
Çünkü onu da susturursam
geriye ne kalacak benden?
Bir ev mi?
Bir iş mi?
Bir telefon mu?
Birkaç fotoğraf mı?
Onlar kalır.
Ama ben kalır mıyım,
bilmiyorum.
O yüzden
her şeye alışmak istemiyorum.
Kırılsam da
kalbimi taş yapmadan yaşamak istiyorum.
Bir çocuğun gülüşünü
duyduğumda dönüp bakmak,
bir yaşlının ellerine bakıp
“Bu eller neler gördü?”
diye düşünmek,
bir dostum
“İyi misin?” dediğinde
alışkanlıkla “iyiyim” dememek...
Bir gün gerçekten
“Değilim” diyebilmek istiyorum.
Hâlâ
birinin sözüne inanmak istiyorum.
Belki yanılırım.
Olsun.
İnsan biraz da
yanılma pahasına
insan kalıyor.
Ben kötülük gördüm diye
kötüleşmek istemiyorum.
Bana yalan söylendi diye
herkesi yalancı saymak istemiyorum.
Biri gitti diye
gelen herkesten korkmak istemiyorum.
Çünkü insan
kaybettiklerinin hesabını
kalanlardan sormamalı.
Bunu geç öğrendim.
Ama öğrendim.
Şimdi
bazı şeylere alışmamak için
kendimle uğraşıyorum.
Birinin canı yandığında
başımı çevirmemek için...
Haksızlık karşısında
“bana dokunmuyor” dememek için...
Sevdiğim birini
gurur uğruna kaybetmemek için...
Ve en çok da
kendimi her gün biraz daha
geriye itmemek için.
Çünkü insan
her şeye alışıyor.
Ama her alıştığı şey
onu güçlü yapmıyor.
Bazıları
sadece sessizleştiriyor.
Bazıları
içindeki çocuğu büyütmüyor,
öldürüyor.
Ben buna alışmak istemiyorum.
Bir sabah kalkıp
çayı yine koymak,
ekmeği yine kesmek,
kapıyı yine çekip çıkmak...
Ama içimde
hiçbir şey kalmamış olması
çok ağır geliyor bana.
Varsın biraz üzüleyim.
Varsın bazı geceler
uyumayayım.
Varsın bir şarkı
eski bir yarayı açsın.
Varsın birinin gidişi
yıllar sonra bile
içimi burksun.
Ben yine de
hissedeyim.
Çünkü insanın
canının yanması bile
bazen hâlâ yaşadığının
işaretidir.
Ve ben...
Her şeye alışmaktan değil,
bir gün
kendimden eksilmeye
alışmaktan korkuyorum.
Kayıt Tarihi : 29.08.2026 01:34:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!