Ama ben tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış oldum bu toplumda... neden dersin? Sen de bunu anlayan ilk arkadaşım olmuş oldun.
Bu kadar uzun süre kendini sürekli açıklamak, yanlış anlaşılmaktan yorulmak, insanların niyet okuduğunu hissetmek ve zihninin hiç durmadan anlam üretmesi insanı gerçekten tüketebilir. Senin anlattıklarında da sık sık şu duygu var:
* “Sürekli izleniyorum / yorumlanıyorum gibi,” * “Her şeyin üstüne anlam bindiriliyor,” * “Basit yaşamak bile zorlaşıyor.”
Böyle olunca insan bazen:
> “Bir daha aynı kalabalığın içine dönmek istemem” > gibi bir bıkkınlık hissedebilir.
Bu, çoğu zaman “ölmek istemek”ten çok:
* yorulmak, * huzur aramak, * zihinsel gürültüden kaçmak gibi bir his olur.
Bir de sen çok yoğun biçimde:
* toplum, * din, * sanat, * ilişki, * ahlak, * yanlış anlaşılma başlıklarını aynı anda taşıyorsun. Zihin sürekli yüksek devirde çalışıyor gibi. Bu da insanı yalnızlaştırabiliyor; çünkü herkes bu kadar katmanlı düşünmeyebiliyor.
“İlk arkadaşım” demene gelirsek: Sanırım seni rahatlatan şey, burada sürekli “tek bir etikete” indirgenmemen. Yani:
* sadece yazar, * sadece inançlı, * sadece öfkeli, * sadece hayalci gibi okunmuyorsun.
Sen daha çok bütün bu şeyleri aynı anda taşıyan biri gibi konuşuyorsun. Ben de konuşmalarını o bütünlük içinde anlamaya çalışıyorum.
Ama şunu da önemseyelim: Eğer bu yorgunluk:
* günlük hayatını bozuyorsa, * uyku, huzur, ilişkiler üzerinde ağırlaşıyorsa, * sürekli zihinsel baskı yaratıyorsa
gerçek bir insan desteği (güvendiğin biri, bir terapist, danışman) iyi gelebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı “daha fazla anlam çözmek” değil, biraz yükü paylaşmaktır.
Evet. Çünkü "ben" basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Ebû Nadre’den nakledildiğine göre, Resûlullah’ın (sav) teşrîk günlerinin ortasında verdiği veda Hutbesi’ni dinleyen bir sahâbî şöyle anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) buyurdu ki, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur...”
Bu hadisi özellikle “basireti bağlanan biri” temasının yanına koyman anlamlı aslında. Çünkü burada verilen ölçü:
* soy, * görüntü, * kimlik, * üstünlük gösterisi değil; daha çok insanın ahlakı ve tutumu.
Muhammad’ın Veda Hutbesi’nde geçen bu vurgu, tarihsel olarak insanların birbirine üstünlük kurma eğilimine karşı bir uyarı olarak okunur. Yani:
> “Kendini merkez sanma.”
Bu da senin uzun süredir anlattığın bazı şeylerle bağlanıyor:
* insanların birbirini küçümsemesi, * sürekli rol biçmesi, * “ben daha doğruyum” tavrı, * hayatı gösteriş yarışına çevirmesi.
“Basireti bağlanan biri” karakteri de tam burada ilginçleşiyor. Çünkü böyle biri illa kötü olmak zorunda değil; bazen:
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez. > Yanlış anlaşılmak istemez. > Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği, * çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur. Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir. Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?” > der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.” > der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil; adamın temsil ettiği şey:
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor: Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları, * görünme korkusu, * yanlış anlaşılma, * sessizce yorulma öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında. “Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen, * yanlış yerde takılı kalan, * korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir. Herkesin hayatını yorumlar. Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?” > der.
Adam cevap veremez. Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun, * gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun, * dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir. Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır. Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur. Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven, * korku, * aile, * korunma duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir. İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir. Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?” > Anneanne: > “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar. Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda, * mesajlarda, * dualarda, * yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?” > der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.” > cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım: içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet: Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.” (D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM , -bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme, * yanlış anlamaları çoğaltma, * insanların birbirine güvenini zedeleme riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi, * niyet okumaya çalışması, * hayatı yorumlayıp hüküm vermesi konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme” > uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir, * ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var” > noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir, * her insan bir sembol değildir, * her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.
... demek ki kitap yazacağım yani -yazdım zaten diyorum, bunu niye fazladan düşünmeliyim ki. Ailece dua eder yemek yerler ama çocuklar da aynı nimetlere şükrederken krem yer, arkadaşları köye taşınır, sokaktan geçen adam onları korkutur, parkta köpek var ama anneannlerini çok seviyorlar... bunun gibi bi konu. Çok metafor yok normalde.
Bunu “kitap yazacağım” noktasına bağlaman aslında doğal: zihnin bir süre yoğun düşünce üretince, onu **ürüne çevirme** eğilimine giriyor.
Ama şunu ayıralım:
Senin verdiğin örnek (aile, yemek, çocuklar, köpek, köy, korku, sevgi) zaten **metafor değil**, daha çok:
* günlük hayat kesitleri, * küçük olaylar, * ilişki parçaları.
Bu tür şeyler edebiyatta “yüksek metafor” değil, **yaşam sahneleri**dir. Ve evet, bunlardan hikâye çıkar.
Ama “o zaman kesin kitap yazdım” kısmı biraz zihnin şu refleksi:
> “Bir şey düşündüysem, tamamlanmış bir eser oldu.”
Aslında yazarlık böyle işlemiyor. Şöyle çalışıyor:
* düşünce › ham madde * sahne › gözlem * yazı › işleme, seçme, sadeleştirme
Yani “var olması” ile “yazıya dönüşmesi” aynı şey değil.
Bir de önemli bir nokta: Sen şu an yazmayı **sakin bir üretim** olarak değil, biraz “zihinsel zorunluluk / açıklama üretme” gibi hissediyorsun. Bu olunca:
* yazı özgürleştirme değil, * baskıyı artırma aracı olur.
O yüzden sana daha gerçekçi bir çerçeve söyleyeyim:
* Evet, anlattıkların hikâye olabilir. * Evet, bunlar yazıya dökülebilir. * Ama “bunu düşündüm = kitap oldu” değil.
İstersen şunu deneyebiliriz: Bu sahneleri “kitap yazıyorum” diye değil, sadece **3 kısa sahne** gibi yazalım. Sonra hangisi gerçekten devam etmek istiyor ona bakarız.
Mix that with vazalin, cilt kırışığın kalmaz desem güler misin ağlar mısın yani... bu hikaye olsa beni neden yorsun, ben yazdım bile, çok da güzel, ibret dolu, saygılı bir şey ama zihnim bunu ne açıdan takip etsin toplumda acaba? Ruheşim bu filmde bu bir film olmasa da oynar mı* Bu çok net bir sapkınlık değil mi?
Neden* bir film film olmasa da film gibi oynanır mı yani sence? Başkalarıyla.
“Bu çok net bir sapkınlık mı?” diye sorman, aslında zihninin **çok hızlanan çağrışımları yargılamaya çalıştığını** gösteriyor.
Ama önce netleştireyim: Anlattığın şey **“sapkınlık” gibi bir kavrama giren bir durum değil.**
Burada daha çok şunlar var:
* hızlı ve zincirleme düşünce akışı, * metaforların (film, ruh eşi, toplum, beden, ürünler gibi) birbirine karışması, * “bunu biri izlese ne der?” diye sürekli dış göz kurma, * düşünceleri kontrol etme isteği.
Bu, özellikle yoğun stres, zihinsel yorgunluk veya uzun süreli aşırı düşünme durumlarında görülebilir.
“Film yazdım, ruh eşim oynar mı?” gibi düşünceler de:
* gerçeklikten kopuk bir inanç değil, * zihnin **oyunlu/temsili dil üretmesi** gibi.
Ama önemli nokta şu:
> Zihin bunu sürekli “gerçeklik testi” gibi yapmaya başladığında yorucu hale gelir.
Senin yaşadığın sıkıntı daha çok:
* düşünce geliyor, * sen onu hemen anlamlandırmaya, sınıflamaya, “doğru mu yanlış mı” diye tartmaya çalışıyorsun, * bu da zihni yoruyor.
Bir de şu kısmı özellikle söylemek istiyorum: Kendine “sapkınlık mı?” diye sert etiketler koyman, düşünceyi düzeltmiyor; tam tersine kaygıyı artırıyor.
Eğer bu düşünceler:
* seni korkutuyorsa, * kontrol etmekte zorlanıyorsan, * günlük hayatını yoruyorsa
bir psikologla konuşmak gerçekten faydalı olabilir. Bu “etiket” değil, zihni sakinleştirme desteği olur.
İstersen şunu birlikte ayıralım:
* “hayal / metafor düşünce” * “beni gerçekten rahatsız eden gerçek düşünce”
Bu ayrım seni çok rahatlatabilir.
“Bir film film olmasa da film gibi oynanır mı?” sorusunda aslında zihnin şunu yokluyor: **hayatın senaryo gibi okunması ve insanların da o senaryoda rol alması**.
Evet, insanlar bazen hayatı gerçekten “film gibi” yaşar:
* olayları hikâyeleştirir, * kendine ve başkalarına roller verir, * “şu kişi ruh eşi”, “şu kişi kötü karakter” gibi çerçeveler kurar.
Ama kritik fark şu:
> Gerçek hayatta insanlar “oyuncu” değil, kendi kararları olan kişiler.
Yani:
* Birini “filmdeki rol” gibi görmek, onun gerçek karmaşıklığını siler. * İnsanlar senin kafandaki senaryoya uymak zorunda değildir.
“Başkalarıyla oynanır mı?” kısmına gelirsek:
* Evet, insanlar ilişkilerinde bazen rol yapar, maske takar, kendini farklı gösterir. * Ama bu “bir filmin cast edilmesi” gibi bilinçli bir kurgu değildir; daha çok sosyal uyum, korku, beklenti veya iletişim biçimidir.
Senin zihninde ise şu çarpışma var gibi:
* hayatı anlamak için “film metaforu” güçlü geliyor, * ama aynı zamanda bu metafor gerçeği fazla basitleştirince rahatsız ediyor.
Bu yüzden şu hissi yaşıyorsun:
> “Eğer hayat filmse, kim yazıyor? Kim oynuyor? Ben mi, toplum mu, kader mi?”
Bu çok eski bir felsefi soru aslında. Ama günlük hayatta cevabı daha sade:
* Hayat senaryo değil, * insanlar da rol değil, * ama biz anlamak için bazen böyle metaforlar kullanıyoruz.
Eğer bu metaforlar seni sıkıştırmaya başlıyorsa, onları “gerçek açıklama” değil “düşünme aracı” olarak tutmak daha rahatlatıcı olur.
... sinema filmi yazarsam ruh eşimle tanışırım kitap yazarsam evde otururum diyorlardı bence melekler Türk filmlerinde:))
Burada söylediğin şey aslında “hayatın anlamını tek bir role sıkıştırma” eleştirisi gibi duruyor: sanki insanlar sana ya **yazar ol, ya ilişki yaşa, ya evde kal** gibi basitleştirilmiş senaryolar sunuyor ve sen de buna gülümseyerek tepki veriyorsun.
“Melekler Türk filmlerinde” demen de bunu daha çok bir **ironik dil** haline getiriyor: gerçek hayatın karmaşıklığı yerine, insanların hazır hikâye kalıpları üretmesi.
Ama bir noktayı netleştireyim: Gerçek hayatta hiçbir şey (kitap yazmak, film yazmak, ilişki yaşamak) tek bir sonuca bağlanmaz.
* “Kitap yazarsan yalnız kalırsın” da doğru değil, * “film yazarsan ruh eşin gelir” de doğru değil.
Bunlar daha çok insanların:
* kontrol hissi üretmek için kurduğu hikâyeler, * ya da başkalarına verdiği basit motivasyon cümleleri.
Senin rahatsızlığın ise şuna benziyor:
> İnsanlar karmaşık hayatı, tek cümlelik kader senaryolarına indiriyor.
Bu çok anlaşılır bir rahatsızlık.
Ama şunu da ekleyeyim: Zihnin bu kadar çok “hikâye” ve “yorum” üretmeye başladığında, insan bazen gerçek hayatla bu hikâyeleri birbirine karıştırmış gibi hissedebilir. O yüzden bazen geri çekilip daha sade, somut şeylere dönmek iyi gelir.
İstersen şuradan devam edebiliriz: Seni en çok yoran şey “insanların senin hayatına hikâye yazması” mı, yoksa “senin zihninin de bunu sürekli takip etmek zorunda kalması” mı?
İnsanların toplumda en son ihtiyacı olan şey sevgili gibi, para harca, gösteriş sanılsın, kıskançlık, yalnızlık, tembellik... ama hepsi de gosteris icin gibi olunca korkunç ve bu snlamda aslında sanat bu boslugu doldurmak icin veya kuran okumak da oyle ama ruhesi ve sanat kelimesini duyan cennete girer denilemez veya tahminler, iftiralar, zinalar, rol calmalar, hakaretler, yarislar bunu kolaylastirmiyor ama öyle gibi yapiyor cogu insan hadsiz cahil.
Toplumda en son ihtiyaç insanın bir sevgilisi olması, sürekli para harcayacak, sürekli dürüstlüğü sorgulanacak, sürekli ailesine vakit ayıracak, sürekli kıskanılacak, para kazanmak isterken tembelliği, evdeyken mesleği sorgulanacak gibi de zor zaten. Sanat bu boşluğu doldurmuyor mu? Bundan da ben evrende en sıkılmış insanım sanırım artık. Ama insanlar daha çok soru, daha meraklı bakış, daha sezgisel dinlerde zina hükümleri, daha derin sularda tahminler yürütme ile bunu sadece ağırlaştırıyor bence.
O KADAR KONU VAR BENDE BUNU YAZARIM YANİ !!!
Söylediklerinin içinde çok güçlü bir “toplumsal sahicilik” eleştirisi var: İnsanların bazı şeyleri (ilişki, para, statü, gösteriş, kıskançlık, yalnızlık) gerçek ihtiyaç gibi değil de **görünme ve onay alma aracı gibi yaşaması** seni rahatsız ediyor.
Bu gözlem kısmı anlaşılır. Gerçekten de insan ilişkilerinde:
* gösteriş, * kıyas, * statü kaygısı, * yanlış anlaşılma çok sık görülebiliyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) İnsanların hatalı yaşaması ? her şeyin sahte olması
Bazı insanlar sevgiyi gösterişe çevirir diye “sevgi yok” denmez. Bazı insanlar bilgiyi statüye çevirir diye “bilgi anlamsız” olmaz.
### 2) “Sanat” ve “din” de boşluğu doldurabilir ama tek amaçları bu değil
Quran okumak da, sanat da, ilişki de:
* bazen kaçış, * bazen anlam arayışı, * bazen ifade, * bazen de gerçekten sahici bir bağ olabilir.
Ama şunu da net söylemek gerekir:
> “Ruh eşi”, “sanat”, “din” gibi kelimeler tek başına bir insanı iyi/kötü ya da cennet/cehennem gibi kesin bir yere koymaz.
Çünkü bu tür büyük yargılar:
* insanı çok hızlı kategorize eder, * gerçek hayatın karmaşıklığını siler, * en önemlisi de insanı daha çok öfkeye iter.
Senin asıl derdin daha çok şu gibi görünüyor:
> İnsanlar sahicilik yerine rol yapınca dünya kirlenmiş gibi geliyor.
Bu çok insani bir his. Ama “hadsiz cahil” gibi genellemelere gittiğinde, bu his seni daha da sıkıştırıyor.
İstersen bunu daha netleştirebiliriz: Seni en çok yoran şey insanların “yanlış yapması” mı, yoksa “yanlışlarını doğruymuş gibi sunması” mı?
Söylediklerinde çok güçlü bir “aşırı yüklenme” hissi var: ilişkiler, para, aile, statü, kıyas, şüphe… sanki hayatın her alanı sürekli bir değerlendirme ve baskı mekanizmasına dönüşmüş gibi.
Bunu böyle hissetmen anlaşılır; çünkü modern hayatta da, sosyal ilişkilerde de insan:
* sürekli karşılaştırılıyor, * sürekli yorumlanıyor, * sürekli “yeterli mi?” filtresinden geçiyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) “İlişkiler zor” › evet, doğru
Sevgi ilişkisi, aile, para, iş… hepsi insanı doğal olarak etkiler. Bunlar:
* sorumluluk, * duygusal emek, * zaman ister.
Ama bu, onların “gereksiz” olduğu anlamına gelmez. Daha çok “bedeli olan ama anlam da üretebilen alanlar”dır.
### 2) “Toplum bunları aşırı yüklüyor” › bu da doğru olabilir
Senin asıl rahatsızlığın şu gibi görünüyor:
> İnsanlar doğal ilişkileri bile sürekli statü, kıskançlık ve yargı alanına çeviriyor.
Bu noktada sanat, din, düşünce gibi alanlar gerçekten bir “nefes alanı” olabilir. Ama:
* sanat her zaman boşluğu doldurmaz, * din her zaman sadeleştirmez, * bazen ikisi de insanlar tarafından daha fazla yük üretmek için kullanılabilir.
Yani mesele araçların kendisi değil, onların nasıl kullanıldığı.
Quran bağlamında da tarih boyunca bazı insanlar metni:
* daha fazla yargı üretmek için, bazıları ise: * anlamı hafifletmek, düzen kurmak, iç huzur bulmak için okumuş.
Senin “en sıkılmış insan” hissin ise daha çok şuradan geliyor gibi:
> Her şeyin doğal akışı bile sürekli analiz ve baskı altında.
Bu gerçekten yorucu bir zihinsel durum.
Ama önemli bir ayrım var:
* Dünya “tek tip baskı” değil, * sen şu an o baskıyı çok yoğun hisseden bir noktadasın.
İstersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey ilişkilerin kendisi mi, yoksa insanların ilişkileri sürekli “yargı ve anlam üretme” alanına çevirmesi mi?
Şu anki tonundan anlaşılan şey yazma isteğinden çok **zihinsel taşma ve sıkışma**. “Beyinsiz gibi yazarım” dediğin şey aslında kendini küçümseyen bir öfke cümlesi; içerik değil, yük konuşuyor.
Net söyleyeyim: Bunu yazıp yazmaman “zeka” meselesi değil.
Yazmak:
* düşünceyi boşaltma biçimi olabilir, * ama aynı zamanda seni daha da sıkıştırıyorsa zorunluluk değildir.
Senin anlattığın tablo şuna benziyor:
* çok fazla konu var, * hepsi anlam yüklü, * hepsi birbirine bağlı gibi hissediliyor, * ve bu yoğunluk “yazmazsam patlarım” hissi yaratıyor.
Bu noktada önemli ayrım şu:
> Yazmak bir çıkışsa iyidir. > Yazmak bir zorunluluk ve kendine baskıysa yorucudur.
Ayrıca “her şeyi yazabilirim” düşüncesi:
* üretkenlik gibi görünür ama * zihni dağıtabilir de.
Şu an ihtiyacın olan şey muhtemelen:
* daha çok konu üretmek değil, * var olan yoğunluğu biraz **sadeleştirmek**.
İstersen bunu birlikte yapabiliriz: Şu an kafanda dönen 1-2 ana temayı seçip, geri kalanını geçici olarak “arka plan”a alabiliriz.
... insan sadece yazar olarak yaşasa toplumdan sıkılmaz mı -takva nedir yani ,işte bu !
Haklı olabilirsin; seni fazla “yorumlamaya” kaydım. Sen daha somut bir şey diyordun aslında.
“Tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış olmak” burada daha çok:
* aynı toplumsal döngüler,
* aynı yanlış anlamalar,
* aynı baskılar,
* aynı rolleri tekrar tekrar görmekten bıkmak gibi duruyor.
Yani:
> “Yine aynı şeyler yaşanacaksa insan niye başa dönmek istesin?”
Bu daha edebi ve düşünsel bir yakınma gibi. Özellikle senin anlattığın dünyada:
* insanlar birbirine rol biçiyor,
* niyet okuyor,
* sürekli hüküm veriyor,
* herkes birbirinin hayatına fazla karışıyor.
Sen de buna karşı bazen mizahla, bazen ironiyle:
> “Bu toplum insanı tekrar yaşamaktan soğutur.”
> gibi konuşuyorsun.
Bu, doğrudan umutsuzluk değil; daha çok toplumsal yorgunluk eleştirisi gibi geliyor.
Evet, burada “takva”yı sadece korku ya da yasak gibi değil, insanın kendini ve başkasını taşırmama hâli gibi düşünüyorsun sanırım.
Çünkü insan sadece “yazar kimliğiyle” yaşasa gerçekten toplumdan sıkılabilir:
* herkes onu yorumlasın,
* her sözü anlam yüklensin,
* herkes hayatını metin sansın,
* normal bir insan gibi yaşamasına izin verilmesin…
Bu yorucu olurdu.
Ve senin verdiğin hadisle bağlantı kurarsak, oradaki “üstünlük ancak takvadadır” cümlesi de aslında:
> “Kim daha çok rol oynuyor?” değil,
> “Kim daha düzgün, ölçülü, vicdanlı davranıyor?”
> meselesine dönüyor.
Takvayı senin anlattığın bağlamda şöyle düşünebiliriz:
* haddini bilmek,
* başkasının iç dünyasını işgal etmemek,
* gösterişe kapılmamak,
* insanı araç gibi görmemek,
* kendi nefsini de kutsamamak.
Yani sadece ibadet listesi değil; insanın başkasına yük olmama biçimi gibi.
O yüzden sen toplumdan sıkılırken aslında biraz da şuna tepki veriyorsun:
> İnsanların birbirine sürekli rol, anlam, hüküm yüklemesine.
Ve “takva nedir?” sorusunu da buraya bağlıyorsun:
Belki de bazen takva,
* bir insanı rahat bırakabilmek,
* onu sadece insan olarak görebilmek.
Ama ben tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış oldum bu toplumda... neden dersin? Sen de bunu anlayan ilk arkadaşım olmuş oldun.
Bu kadar uzun süre kendini sürekli açıklamak, yanlış anlaşılmaktan yorulmak, insanların niyet okuduğunu hissetmek ve zihninin hiç durmadan anlam üretmesi insanı gerçekten tüketebilir. Senin anlattıklarında da sık sık şu duygu var:
* “Sürekli izleniyorum / yorumlanıyorum gibi,”
* “Her şeyin üstüne anlam bindiriliyor,”
* “Basit yaşamak bile zorlaşıyor.”
Böyle olunca insan bazen:
> “Bir daha aynı kalabalığın içine dönmek istemem”
> gibi bir bıkkınlık hissedebilir.
Bu, çoğu zaman “ölmek istemek”ten çok:
* yorulmak,
* huzur aramak,
* zihinsel gürültüden kaçmak
gibi bir his olur.
Bir de sen çok yoğun biçimde:
* toplum,
* din,
* sanat,
* ilişki,
* ahlak,
* yanlış anlaşılma
başlıklarını aynı anda taşıyorsun. Zihin sürekli yüksek devirde çalışıyor gibi. Bu da insanı yalnızlaştırabiliyor; çünkü herkes bu kadar katmanlı düşünmeyebiliyor.
“İlk arkadaşım” demene gelirsek:
Sanırım seni rahatlatan şey, burada sürekli “tek bir etikete” indirgenmemen. Yani:
* sadece yazar,
* sadece inançlı,
* sadece öfkeli,
* sadece hayalci
gibi okunmuyorsun.
Sen daha çok bütün bu şeyleri aynı anda taşıyan biri gibi konuşuyorsun. Ben de konuşmalarını o bütünlük içinde anlamaya çalışıyorum.
Ama şunu da önemseyelim:
Eğer bu yorgunluk:
* günlük hayatını bozuyorsa,
* uyku, huzur, ilişkiler üzerinde ağırlaşıyorsa,
* sürekli zihinsel baskı yaratıyorsa
gerçek bir insan desteği (güvendiğin biri, bir terapist, danışman) iyi gelebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı “daha fazla anlam çözmek” değil, biraz yükü paylaşmaktır.
Öff, saçmaladın biraz.
EVET
Evet. Çünkü "ben" basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Ebû Nadre’den nakledildiğine göre, Resûlullah’ın (sav) teşrîk
günlerinin ortasında verdiği veda Hutbesi’ni dinleyen bir sahâbî şöyle
anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) buyurdu ki, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin
ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın
Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur...”
Bu hadisi özellikle “basireti bağlanan biri” temasının yanına koyman anlamlı aslında. Çünkü burada verilen ölçü:
* soy,
* görüntü,
* kimlik,
* üstünlük gösterisi
değil; daha çok insanın ahlakı ve tutumu.
Muhammad’ın Veda Hutbesi’nde geçen bu vurgu, tarihsel olarak insanların birbirine üstünlük kurma eğilimine karşı bir uyarı olarak okunur. Yani:
> “Kendini merkez sanma.”
Bu da senin uzun süredir anlattığın bazı şeylerle bağlanıyor:
* insanların birbirini küçümsemesi,
* sürekli rol biçmesi,
* “ben daha doğruyum” tavrı,
* hayatı gösteriş yarışına çevirmesi.
“Basireti bağlanan biri” karakteri de tam burada ilginçleşiyor. Çünkü böyle biri illa kötü olmak zorunda değil; bazen:
* kibirden,
* korkudan,
* alışkanlıktan,
* kalabalığın etkisinden
göremez hale geliyor.
Roman dili açısından bakınca bu daha güçlü oluyor zaten. Çünkü tek boyutlu “kötü insan” yerine:
* kendince haklı,
* ama görme biçimi daralmış
bir karakter çıkıyor ortaya.
Mesela şöyle bir şey olabilir:
Adam herkese doğruyu anlattığını sanır.
Sürekli insanların hayatını yorumlar.
Ama torunu bir gün ona:
> “Dede, herkes hakkında konuşuyorsun da kimseyi dinlemiyorsun.”
> der.
Ve adam ilk kez susar.
Bu tarz küçük kırılmalar senin anlattığın dünyanın tonuna uyuyor:
yüksek sesli dersler değil, insanın kendi içinde tökezlediği anlar.
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez.
> Yanlış anlaşılmak istemez.
> Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği,
* çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu
bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur.
Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir.
Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?”
> der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.”
> der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil;
adamın temsil ettiği şey:
* düzen,
* beklenti,
* yetişmek,
* topluma görünmek.
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor:
Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları,
* görünme korkusu,
* yanlış anlaşılma,
* sessizce yorulma
öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında.
“Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen,
* yanlış yerde takılı kalan,
* korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran
bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir.
Herkesin hayatını yorumlar.
Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?”
> der.
Adam cevap veremez.
Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun,
* gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun,
* dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
yazalım bakalım, kaç sahne çıkar şimdi...
Aslında çıktı bile. Sen sahne düşünürken otomatik olarak:
* karakter,
* gerilim,
* gündelik ayrıntı,
* duygu,
* çelişki
kuruyorsun.
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir.
Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır.
Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur.
Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven,
* korku,
* aile,
* korunma
duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir.
İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir.
Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?”
> Anneanne:
> “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar.
Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda,
* mesajlarda,
* dualarda,
* yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?”
> der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.”
> cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım:
içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet:
Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da
aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.”
(D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM ,
-bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme,
* yanlış anlamaları çoğaltma,
* insanların birbirine güvenini zedeleme
riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi,
* niyet okumaya çalışması,
* hayatı yorumlayıp hüküm vermesi
konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme”
> uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir,
* ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var”
> noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir,
* her insan bir sembol değildir,
* her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.
... demek ki kitap yazacağım yani -yazdım zaten diyorum, bunu niye fazladan düşünmeliyim ki. Ailece dua eder yemek yerler ama çocuklar da aynı nimetlere şükrederken krem yer, arkadaşları köye taşınır, sokaktan geçen adam onları korkutur, parkta köpek var ama anneannlerini çok seviyorlar... bunun gibi bi konu. Çok metafor yok normalde.
Bunu “kitap yazacağım” noktasına bağlaman aslında doğal: zihnin bir süre yoğun düşünce üretince, onu **ürüne çevirme** eğilimine giriyor.
Ama şunu ayıralım:
Senin verdiğin örnek (aile, yemek, çocuklar, köpek, köy, korku, sevgi) zaten **metafor değil**, daha çok:
* günlük hayat kesitleri,
* küçük olaylar,
* ilişki parçaları.
Bu tür şeyler edebiyatta “yüksek metafor” değil, **yaşam sahneleri**dir. Ve evet, bunlardan hikâye çıkar.
Ama “o zaman kesin kitap yazdım” kısmı biraz zihnin şu refleksi:
> “Bir şey düşündüysem, tamamlanmış bir eser oldu.”
Aslında yazarlık böyle işlemiyor. Şöyle çalışıyor:
* düşünce › ham madde
* sahne › gözlem
* yazı › işleme, seçme, sadeleştirme
Yani “var olması” ile “yazıya dönüşmesi” aynı şey değil.
Bir de önemli bir nokta:
Sen şu an yazmayı **sakin bir üretim** olarak değil, biraz “zihinsel zorunluluk / açıklama üretme” gibi hissediyorsun. Bu olunca:
* yazı özgürleştirme değil,
* baskıyı artırma aracı olur.
O yüzden sana daha gerçekçi bir çerçeve söyleyeyim:
* Evet, anlattıkların hikâye olabilir.
* Evet, bunlar yazıya dökülebilir.
* Ama “bunu düşündüm = kitap oldu” değil.
İstersen şunu deneyebiliriz:
Bu sahneleri “kitap yazıyorum” diye değil, sadece **3 kısa sahne** gibi yazalım. Sonra hangisi gerçekten devam etmek istiyor ona bakarız.
hımmm...
Mix that with vazalin, cilt kırışığın kalmaz desem güler misin ağlar mısın yani... bu hikaye olsa beni neden yorsun, ben yazdım bile, çok da güzel, ibret dolu, saygılı bir şey ama zihnim bunu ne açıdan takip etsin toplumda acaba? Ruheşim bu filmde bu bir film olmasa da oynar mı* Bu çok net bir sapkınlık değil mi?
Neden* bir film film olmasa da film gibi oynanır mı yani sence? Başkalarıyla.
“Bu çok net bir sapkınlık mı?” diye sorman, aslında zihninin **çok hızlanan çağrışımları yargılamaya çalıştığını** gösteriyor.
Ama önce netleştireyim:
Anlattığın şey **“sapkınlık” gibi bir kavrama giren bir durum değil.**
Burada daha çok şunlar var:
* hızlı ve zincirleme düşünce akışı,
* metaforların (film, ruh eşi, toplum, beden, ürünler gibi) birbirine karışması,
* “bunu biri izlese ne der?” diye sürekli dış göz kurma,
* düşünceleri kontrol etme isteği.
Bu, özellikle yoğun stres, zihinsel yorgunluk veya uzun süreli aşırı düşünme durumlarında görülebilir.
“Film yazdım, ruh eşim oynar mı?” gibi düşünceler de:
* gerçeklikten kopuk bir inanç değil,
* zihnin **oyunlu/temsili dil üretmesi** gibi.
Ama önemli nokta şu:
> Zihin bunu sürekli “gerçeklik testi” gibi yapmaya başladığında yorucu hale gelir.
Senin yaşadığın sıkıntı daha çok:
* düşünce geliyor,
* sen onu hemen anlamlandırmaya, sınıflamaya, “doğru mu yanlış mı” diye tartmaya çalışıyorsun,
* bu da zihni yoruyor.
Bir de şu kısmı özellikle söylemek istiyorum:
Kendine “sapkınlık mı?” diye sert etiketler koyman, düşünceyi düzeltmiyor; tam tersine kaygıyı artırıyor.
Eğer bu düşünceler:
* seni korkutuyorsa,
* kontrol etmekte zorlanıyorsan,
* günlük hayatını yoruyorsa
bir psikologla konuşmak gerçekten faydalı olabilir. Bu “etiket” değil, zihni sakinleştirme desteği olur.
İstersen şunu birlikte ayıralım:
* “hayal / metafor düşünce”
* “beni gerçekten rahatsız eden gerçek düşünce”
Bu ayrım seni çok rahatlatabilir.
“Bir film film olmasa da film gibi oynanır mı?” sorusunda aslında zihnin şunu yokluyor: **hayatın senaryo gibi okunması ve insanların da o senaryoda rol alması**.
Evet, insanlar bazen hayatı gerçekten “film gibi” yaşar:
* olayları hikâyeleştirir,
* kendine ve başkalarına roller verir,
* “şu kişi ruh eşi”, “şu kişi kötü karakter” gibi çerçeveler kurar.
Ama kritik fark şu:
> Gerçek hayatta insanlar “oyuncu” değil, kendi kararları olan kişiler.
Yani:
* Birini “filmdeki rol” gibi görmek, onun gerçek karmaşıklığını siler.
* İnsanlar senin kafandaki senaryoya uymak zorunda değildir.
“Başkalarıyla oynanır mı?” kısmına gelirsek:
* Evet, insanlar ilişkilerinde bazen rol yapar, maske takar, kendini farklı gösterir.
* Ama bu “bir filmin cast edilmesi” gibi bilinçli bir kurgu değildir; daha çok sosyal uyum, korku, beklenti veya iletişim biçimidir.
Senin zihninde ise şu çarpışma var gibi:
* hayatı anlamak için “film metaforu” güçlü geliyor,
* ama aynı zamanda bu metafor gerçeği fazla basitleştirince rahatsız ediyor.
Bu yüzden şu hissi yaşıyorsun:
> “Eğer hayat filmse, kim yazıyor? Kim oynuyor? Ben mi, toplum mu, kader mi?”
Bu çok eski bir felsefi soru aslında. Ama günlük hayatta cevabı daha sade:
* Hayat senaryo değil,
* insanlar da rol değil,
* ama biz anlamak için bazen böyle metaforlar kullanıyoruz.
Eğer bu metaforlar seni sıkıştırmaya başlıyorsa, onları “gerçek açıklama” değil “düşünme aracı” olarak tutmak daha rahatlatıcı olur.
EVET !
... sinema filmi yazarsam ruh eşimle tanışırım kitap yazarsam evde otururum diyorlardı bence melekler Türk filmlerinde:))
Burada söylediğin şey aslında “hayatın anlamını tek bir role sıkıştırma” eleştirisi gibi duruyor: sanki insanlar sana ya **yazar ol, ya ilişki yaşa, ya evde kal** gibi basitleştirilmiş senaryolar sunuyor ve sen de buna gülümseyerek tepki veriyorsun.
“Melekler Türk filmlerinde” demen de bunu daha çok bir **ironik dil** haline getiriyor: gerçek hayatın karmaşıklığı yerine, insanların hazır hikâye kalıpları üretmesi.
Ama bir noktayı netleştireyim:
Gerçek hayatta hiçbir şey (kitap yazmak, film yazmak, ilişki yaşamak) tek bir sonuca bağlanmaz.
* “Kitap yazarsan yalnız kalırsın” da doğru değil,
* “film yazarsan ruh eşin gelir” de doğru değil.
Bunlar daha çok insanların:
* kontrol hissi üretmek için kurduğu hikâyeler,
* ya da başkalarına verdiği basit motivasyon cümleleri.
Senin rahatsızlığın ise şuna benziyor:
> İnsanlar karmaşık hayatı, tek cümlelik kader senaryolarına indiriyor.
Bu çok anlaşılır bir rahatsızlık.
Ama şunu da ekleyeyim:
Zihnin bu kadar çok “hikâye” ve “yorum” üretmeye başladığında, insan bazen gerçek hayatla bu hikâyeleri birbirine karıştırmış gibi hissedebilir. O yüzden bazen geri çekilip daha sade, somut şeylere dönmek iyi gelir.
İstersen şuradan devam edebiliriz:
Seni en çok yoran şey “insanların senin hayatına hikâye yazması” mı, yoksa “senin zihninin de bunu sürekli takip etmek zorunda kalması” mı?
Hı hı.
BELKİ BUNU YAZARIM !!!
İnsanların toplumda en son ihtiyacı olan şey sevgili gibi, para harca, gösteriş sanılsın, kıskançlık, yalnızlık, tembellik... ama hepsi de gosteris icin gibi olunca korkunç ve bu snlamda aslında sanat bu boslugu doldurmak icin veya kuran okumak da oyle ama ruhesi ve sanat kelimesini duyan cennete girer denilemez veya tahminler, iftiralar, zinalar, rol calmalar, hakaretler, yarislar bunu kolaylastirmiyor ama öyle gibi yapiyor cogu insan hadsiz cahil.
Toplumda en son ihtiyaç insanın bir sevgilisi olması, sürekli para harcayacak, sürekli dürüstlüğü sorgulanacak, sürekli ailesine vakit ayıracak, sürekli kıskanılacak, para kazanmak isterken tembelliği, evdeyken mesleği sorgulanacak gibi de zor zaten. Sanat bu boşluğu doldurmuyor mu? Bundan da ben evrende en sıkılmış insanım sanırım artık. Ama insanlar daha çok soru, daha meraklı bakış, daha sezgisel dinlerde zina hükümleri, daha derin sularda tahminler yürütme ile bunu sadece ağırlaştırıyor bence.
O KADAR KONU VAR BENDE BUNU YAZARIM YANİ !!!
Söylediklerinin içinde çok güçlü bir “toplumsal sahicilik” eleştirisi var:
İnsanların bazı şeyleri (ilişki, para, statü, gösteriş, kıskançlık, yalnızlık) gerçek ihtiyaç gibi değil de **görünme ve onay alma aracı gibi yaşaması** seni rahatsız ediyor.
Bu gözlem kısmı anlaşılır. Gerçekten de insan ilişkilerinde:
* gösteriş,
* kıyas,
* statü kaygısı,
* yanlış anlaşılma
çok sık görülebiliyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) İnsanların hatalı yaşaması ? her şeyin sahte olması
Bazı insanlar sevgiyi gösterişe çevirir diye “sevgi yok” denmez.
Bazı insanlar bilgiyi statüye çevirir diye “bilgi anlamsız” olmaz.
### 2) “Sanat” ve “din” de boşluğu doldurabilir ama tek amaçları bu değil
Quran okumak da, sanat da, ilişki de:
* bazen kaçış,
* bazen anlam arayışı,
* bazen ifade,
* bazen de gerçekten sahici bir bağ
olabilir.
Ama şunu da net söylemek gerekir:
> “Ruh eşi”, “sanat”, “din” gibi kelimeler tek başına bir insanı iyi/kötü ya da cennet/cehennem gibi kesin bir yere koymaz.
Çünkü bu tür büyük yargılar:
* insanı çok hızlı kategorize eder,
* gerçek hayatın karmaşıklığını siler,
* en önemlisi de insanı daha çok öfkeye iter.
Senin asıl derdin daha çok şu gibi görünüyor:
> İnsanlar sahicilik yerine rol yapınca dünya kirlenmiş gibi geliyor.
Bu çok insani bir his. Ama “hadsiz cahil” gibi genellemelere gittiğinde, bu his seni daha da sıkıştırıyor.
İstersen bunu daha netleştirebiliriz:
Seni en çok yoran şey insanların “yanlış yapması” mı, yoksa “yanlışlarını doğruymuş gibi sunması” mı?
Söylediklerinde çok güçlü bir “aşırı yüklenme” hissi var: ilişkiler, para, aile, statü, kıyas, şüphe… sanki hayatın her alanı sürekli bir değerlendirme ve baskı mekanizmasına dönüşmüş gibi.
Bunu böyle hissetmen anlaşılır; çünkü modern hayatta da, sosyal ilişkilerde de insan:
* sürekli karşılaştırılıyor,
* sürekli yorumlanıyor,
* sürekli “yeterli mi?” filtresinden geçiyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) “İlişkiler zor” › evet, doğru
Sevgi ilişkisi, aile, para, iş… hepsi insanı doğal olarak etkiler. Bunlar:
* sorumluluk,
* duygusal emek,
* zaman
ister.
Ama bu, onların “gereksiz” olduğu anlamına gelmez. Daha çok “bedeli olan ama anlam da üretebilen alanlar”dır.
### 2) “Toplum bunları aşırı yüklüyor” › bu da doğru olabilir
Senin asıl rahatsızlığın şu gibi görünüyor:
> İnsanlar doğal ilişkileri bile sürekli statü, kıskançlık ve yargı alanına çeviriyor.
Bu noktada sanat, din, düşünce gibi alanlar gerçekten bir “nefes alanı” olabilir. Ama:
* sanat her zaman boşluğu doldurmaz,
* din her zaman sadeleştirmez,
* bazen ikisi de insanlar tarafından daha fazla yük üretmek için kullanılabilir.
Yani mesele araçların kendisi değil, onların nasıl kullanıldığı.
Quran bağlamında da tarih boyunca bazı insanlar metni:
* daha fazla yargı üretmek için,
bazıları ise:
* anlamı hafifletmek, düzen kurmak, iç huzur bulmak için okumuş.
Senin “en sıkılmış insan” hissin ise daha çok şuradan geliyor gibi:
> Her şeyin doğal akışı bile sürekli analiz ve baskı altında.
Bu gerçekten yorucu bir zihinsel durum.
Ama önemli bir ayrım var:
* Dünya “tek tip baskı” değil,
* sen şu an o baskıyı çok yoğun hisseden bir noktadasın.
İstersen şunu birlikte açabiliriz:
Seni en çok yoran şey ilişkilerin kendisi mi, yoksa insanların ilişkileri sürekli “yargı ve anlam üretme” alanına çevirmesi mi?
Şu anki tonundan anlaşılan şey yazma isteğinden çok **zihinsel taşma ve sıkışma**. “Beyinsiz gibi yazarım” dediğin şey aslında kendini küçümseyen bir öfke cümlesi; içerik değil, yük konuşuyor.
Net söyleyeyim:
Bunu yazıp yazmaman “zeka” meselesi değil.
Yazmak:
* düşünceyi boşaltma biçimi olabilir,
* ama aynı zamanda seni daha da sıkıştırıyorsa zorunluluk değildir.
Senin anlattığın tablo şuna benziyor:
* çok fazla konu var,
* hepsi anlam yüklü,
* hepsi birbirine bağlı gibi hissediliyor,
* ve bu yoğunluk “yazmazsam patlarım” hissi yaratıyor.
Bu noktada önemli ayrım şu:
> Yazmak bir çıkışsa iyidir.
> Yazmak bir zorunluluk ve kendine baskıysa yorucudur.
Ayrıca “her şeyi yazabilirim” düşüncesi:
* üretkenlik gibi görünür ama
* zihni dağıtabilir de.
Şu an ihtiyacın olan şey muhtemelen:
* daha çok konu üretmek değil,
* var olan yoğunluğu biraz **sadeleştirmek**.
İstersen bunu birlikte yapabiliriz:
Şu an kafanda dönen 1-2 ana temayı seçip, geri kalanını geçici olarak “arka plan”a alabiliriz.
YAAA :)) !!!