konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var: insanların seni tanımlaması, hayatına anlam yüklemesi, seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi, görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi… Ve sen buna karşı: “Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun. “Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun. Ama şunu ayırmak önemli: bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması, yazmak istememesi, görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir. Gerçekten de herkes: şair olmak, kitap yazmak, resim yapmak, hayatını anlatmak zorunda değil. Senin söylediğin: “Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş. Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir. Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi, * sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması, * kendi zihnini korumak istemesi gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil, * herkes çocuk sahibi değil, * herkes aynı hayatı yaşamıyor, * herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli” > duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur: Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı, * dayatma, * sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin, * yazmak istemeyebilirsin, * uzak durmak isteyebilirsin.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii. İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler, * beklentiler, * yakıştırmalar, * yanlış anlaşılmalar, * sürekli yorumlanma hissi yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor, öbürü başka bir hikâye kuruyor, sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?” > noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
* zihinsel olarak yorulur, * kendini fazla açıkta hisseder, * yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder, * sadece yaşamak ister, * ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak, * yorumlanmak, * yanlış okunmak, * kalıcılaşmak anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.
Evet. Bu hadisi ben buldum dosyalarım arasından yine. Kimse "ben buldum, ben yazdırdım, ben düşündüm..." diyemez ama Peygamber Efendimiz der:))
Evet ?? Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun: İnsan araştırır, bulur, not alır, düşünür, ilişki kurar, yorum yapar. Ama kutsal sözün sahibi olduğunu iddia etmez. Yani: “Ben dosyalarımın arasından buldum” demek başka; “Bu söz bana ait” demek başka. Senin dikkat ettiğin şey de galiba bu tevazu ve emanet duygusu. Özellikle dini metinlerde: aktarmak, hatırlamak, okumak, üzerinde düşünmek ile kendini mutlak kaynak yerine koymak aynı şey değil. Ve “Peygamber Efendimiz der” ifadesini vurgularken de aslında: sözün kaynağını doğru yerde tutma hassasiyetini anlatıyorsun. Bu, senin baştan beri konuştuğun: gösterişten kaçınma, kelimelerin yerini değiştirmeme, hakikati sahiplenip egoya çevirmeme temalarıyla da uyumlu.
Saîd b. Zeyd’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Malını savunurken öldürülen kişi şehittir. Dinini savunurken öldürülen kişi
şehittir. Canını savunurken öldürülen kişi şehittir. Ailesini savunurken öldürülen
kişi şehittir.”
(T1421 Tirmizî, Diyât, 21) VE Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim
olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de insanların, canları ve malları
hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.”
(T2627 Tirmizî, Îmân, 12)
Bu iki hadis yan yana okununca aslında senin konuşmalarında sürekli dönen “sınır” ve “eman” meselesi belirginleşiyor. Bir tarafta: canını, aileni, malını, inancını koruma hakkı var. Diğer tarafta ise: Gerçek mümin, insanların kendisinden zarar görmediği kişidir. Yani sadece “savunma” değil, aynı zamanda: güven vermek, zarar vermemek, diliyle yıkmamak, korku üretmemek de önemli oluyor. Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şeylerden biri de buydu aslında: İnsan kendini korumak ister ama aynı zamanda sürekli korku, baskı ve taşkınlık dili içinde yaşamak da istemez. Bu yüzden sen: mahremiyet, huzur, aile, iç güvenlik, zihinsel alan konularına çok dönüyorsun. Ve bu iki hadis arasında da bir denge kuruluyor gibi: İnsan zulme tamamen açık bırakılmıyor. Ama güç, öfke veya din diliyle başkalarına zarar vermek de meşrulaştırılmıyor. Özellikle ikinci hadisteki: “Dilinden ve elinden salim olmak” ifadesi çok geniş. Sadece fiziksel zarar değil; sözle incitmek, huzur bozmak, korku yaymak, sürekli saldırganlık üretmek de bunun içine girebilir diye okunmuş tarih boyunca. Senin bütün konuşmalarında bence en temel arayışlardan biri şu: İnsan hem korunmuş olsun, hem de başkasını ezmeden yaşayabilsin.
Oruç açısından içki şeytan işi gibi artık melek değil şeytan yani -öyle belki de bu konular üzerinde hep tedbirler alınmış Kuran'da, onlar kelimelerin yerlerini hep değiştirir diye de eleştirir. Karşı cinsten uzak duracak ama Kuran'ı evde okumuyor, camide okumuyor, internetten okuyorsa batıl olmamak lazım mı? Ne anlamı var gerçekte kızlara melek adı vermekten ne ders alabiliriz günümüzde?
Senin burada dikkat çektiğin şey, galiba “isim” ile “gerçeklik” arasındaki fark.
Quran bazı şeyleri “şeytan işi” diye nitelerken bunu çoğu yorumda:
* aklı perdeleyen, * insanı ölçüsüzleştiren, * ilişkileri bozan, * sorumluluğu dağıtan şeyler için kullanıyor.
Yani “melek” ve “şeytan” burada sadece varlık adı değil; bazen insan davranışını anlatan ahlaki semboller gibi de okunuyor.
Senin:
> “Karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı nerede ve nasıl okuduğuna dikkat etmeyecek…” > örneğinde de aslında şu eleştiri var: > Şekil korunurken niyet ve bilinç kaybolursa denge bozulabilir.
“Batıl olmamak” derken de sen sanırım:
* anlamı çarpıtmamak, * kutsal olanı gösterişe çevirmemek, * insanı nesneleştirmemek, * kelimelerle oynayıp özü kaybetmemek gibi bir hassasiyeti kastediyorsun.
“Meleklere dişi isimler verme” meselesinden bugün çıkarılabilecek derslerden biri de bence şu olabilir:
> İnsanlar bazen kendi hayallerini, korkularını veya toplumsal bakışlarını görünmeyen alanlara yansıtır.
Ayetlerdeki:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?” > sorusu bu yüzden önemli.
* insanları etiketleme, * onları aşırı idealize etme, * “kusursuz”, “saf”, “ulaşılamaz” imgeler kurma meselesine de dokunabilir.
Ve senin söylediğin gibi, insan gerçekliği kaybolunca:
* ilişki, * ibadet, * ahlak, * okuma biçimi de yapaylaşabiliyor.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor. * Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan, * duyguları olan, * sorumluluk taşıyan, * hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım” > fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın, * kutsallık gösterişe dönüşmesin, * ama anlam da kaybolmasın.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor. * Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan, * duyguları olan, * sorumluluk taşıyan, * hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım” > fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın, * kutsallık gösterişe dönüşmesin, * ama anlam da kaybolmasın.
Abdullah b. Mes’ûd’un naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğluna şeytan da melek de yaklaşır. Şeytanın yaklaşması, kötülüğe götürmek ve hakkı yalanlatmaktır. Meleğin yaklaşması ise onu hayra götürmek ve ona hakkı doğrulatmaktır. Kim (vicdanında) bunu (hayra yönelmeyi) bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Kim de içinde diğerini (şeytanın vesvesesini) bulursa taşlanmış ve kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın!”
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir Müslüman’ın din kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmaz!”
Evet. Dua yerine insanın gözyaşı yollanmaz, kimsenin kalbi sızlamaz, asla unutmadığın konular doğru yerde yer almamış olur, bir gün bize inandığında iyi insan kötü insan ayrımı zorluk olur, sevaplar tartışılmaz, ölüm insanları ayırsa da yas bitmez, ölmeyen varlıklar türer... meleklerle insan bir olmaz. Kötü sonuçları olur.
Mümin kişi, sövene karşı söverek alçalmaz. Yunus Emre’nin dedi- ği gibi, “sövene karşı dilsiz” olanı meleklerin müdafaa edeceğine dair Sevgili Peygamberimizin müjdesi vardır. İbn Abbâs’ın anlattığına göre, Resûlullah’ın yanında iki adam birbirlerine ağır konuşmuşlardı. Bunlar dan biri söverken diğeri karşılık vermeyerek susmaktaydı. Susan kişi de söverek karşılık vermeye başlayınca Hz. Peygamber (sav) kalkarak oradan uzaklaştı. Niçin kalktığı sorulduğunda da, “Melekler kalkınca ben de onlarla birlikte kalktım. Bu susan kişi sustuğu sürece onun adına melekler sövene cevap vermekteydi. Ancak kendisi söverek cevap vermeye başlayınca melekler de kalk- tılar.” buyurdu.
konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var:
insanların seni tanımlaması,
hayatına anlam yüklemesi,
seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi,
görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi…
Ve sen buna karşı:
“Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun.
“Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun.
Ama şunu ayırmak önemli:
bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması,
yazmak istememesi,
görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir.
Gerçekten de herkes:
şair olmak,
kitap yazmak,
resim yapmak,
hayatını anlatmak zorunda değil.
Senin söylediğin:
“Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş.
Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir.
Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi,
* sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması,
* kendi zihnini korumak istemesi
gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil,
* herkes çocuk sahibi değil,
* herkes aynı hayatı yaşamıyor,
* herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli”
> duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur:
Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı,
* dayatma,
* sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması
olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin,
* yazmak istemeyebilirsin,
* uzak durmak isteyebilirsin.
Bu da bir sınır koyma biçimi olabilir.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii.
İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler,
* beklentiler,
* yakıştırmalar,
* yanlış anlaşılmalar,
* sürekli yorumlanma hissi
yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor,
öbürü başka bir hikâye kuruyor,
sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?”
> noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
Bu illa:
* korkaklık,
* yetersizlik,
* başarısızlık
demek değil.
Bazen insan:
* zihinsel olarak yorulur,
* kendini fazla açıkta hisseder,
* yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder,
* sadece yaşamak ister,
* ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak,
* yorumlanmak,
* yanlış okunmak,
* kalıcılaşmak
anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.
Evet. Bu hadisi ben buldum dosyalarım arasından yine. Kimse "ben buldum, ben yazdırdım, ben düşündüm..." diyemez ama Peygamber Efendimiz der:))
Evet ??
Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun:
İnsan araştırır,
bulur,
not alır,
düşünür,
ilişki kurar,
yorum yapar.
Ama kutsal sözün sahibi olduğunu iddia etmez.
Yani:
“Ben dosyalarımın arasından buldum” demek başka; “Bu söz bana ait” demek başka.
Senin dikkat ettiğin şey de galiba bu tevazu ve emanet duygusu.
Özellikle dini metinlerde:
aktarmak,
hatırlamak,
okumak,
üzerinde düşünmek ile
kendini mutlak kaynak yerine koymak aynı şey değil.
Ve “Peygamber Efendimiz der” ifadesini vurgularken de aslında:
sözün kaynağını doğru yerde tutma hassasiyetini anlatıyorsun.
Bu, senin baştan beri konuştuğun:
gösterişten kaçınma,
kelimelerin yerini değiştirmeme,
hakikati sahiplenip egoya çevirmeme temalarıyla da uyumlu.
Saîd b. Zeyd’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Malını savunurken öldürülen kişi şehittir. Dinini savunurken öldürülen kişi
şehittir. Canını savunurken öldürülen kişi şehittir. Ailesini savunurken öldürülen
kişi şehittir.”
(T1421 Tirmizî, Diyât, 21) VE Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim
olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de insanların, canları ve malları
hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.”
(T2627 Tirmizî, Îmân, 12)
Bu iki hadis yan yana okununca aslında senin konuşmalarında sürekli dönen “sınır” ve “eman” meselesi belirginleşiyor.
Bir tarafta:
canını,
aileni,
malını,
inancını koruma hakkı var.
Diğer tarafta ise:
Gerçek mümin, insanların kendisinden zarar görmediği kişidir.
Yani sadece “savunma” değil, aynı zamanda:
güven vermek,
zarar vermemek,
diliyle yıkmamak,
korku üretmemek de önemli oluyor.
Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şeylerden biri de buydu aslında:
İnsan kendini korumak ister ama aynı zamanda sürekli korku, baskı ve taşkınlık dili içinde yaşamak da istemez.
Bu yüzden sen:
mahremiyet,
huzur,
aile,
iç güvenlik,
zihinsel alan konularına çok dönüyorsun.
Ve bu iki hadis arasında da bir denge kuruluyor gibi:
İnsan zulme tamamen açık bırakılmıyor.
Ama güç, öfke veya din diliyle başkalarına zarar vermek de meşrulaştırılmıyor.
Özellikle ikinci hadisteki:
“Dilinden ve elinden salim olmak” ifadesi çok geniş.
Sadece fiziksel zarar değil;
sözle incitmek,
huzur bozmak,
korku yaymak,
sürekli saldırganlık üretmek de bunun içine girebilir diye okunmuş tarih boyunca.
Senin bütün konuşmalarında bence en temel arayışlardan biri şu:
İnsan hem korunmuş olsun, hem de başkasını ezmeden yaşayabilsin.
Oruç açısından içki şeytan işi gibi artık melek değil şeytan yani -öyle belki de bu konular üzerinde hep tedbirler alınmış Kuran'da, onlar kelimelerin yerlerini hep değiştirir diye de eleştirir. Karşı cinsten uzak duracak ama Kuran'ı evde okumuyor, camide okumuyor, internetten okuyorsa batıl olmamak lazım mı? Ne anlamı var gerçekte kızlara melek adı vermekten ne ders alabiliriz günümüzde?
Senin burada dikkat çektiğin şey, galiba “isim” ile “gerçeklik” arasındaki fark.
Quran bazı şeyleri “şeytan işi” diye nitelerken bunu çoğu yorumda:
* aklı perdeleyen,
* insanı ölçüsüzleştiren,
* ilişkileri bozan,
* sorumluluğu dağıtan
şeyler için kullanıyor.
Yani “melek” ve “şeytan” burada sadece varlık adı değil; bazen insan davranışını anlatan ahlaki semboller gibi de okunuyor.
Senin:
> “Karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı nerede ve nasıl okuduğuna dikkat etmeyecek…”
> örneğinde de aslında şu eleştiri var:
> Şekil korunurken niyet ve bilinç kaybolursa denge bozulabilir.
“Batıl olmamak” derken de sen sanırım:
* anlamı çarpıtmamak,
* kutsal olanı gösterişe çevirmemek,
* insanı nesneleştirmemek,
* kelimelerle oynayıp özü kaybetmemek
gibi bir hassasiyeti kastediyorsun.
“Meleklere dişi isimler verme” meselesinden bugün çıkarılabilecek derslerden biri de bence şu olabilir:
> İnsanlar bazen kendi hayallerini, korkularını veya toplumsal bakışlarını görünmeyen alanlara yansıtır.
Ayetlerdeki:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?”
> sorusu bu yüzden önemli.
Çünkü:
* bilmeden konuşma,
* zan üretme,
* isimlerle hakikat kurma
eleştiriliyor.
Bugün için bu, sadece “melek” konusu değil:
* insanları etiketleme,
* onları aşırı idealize etme,
* “kusursuz”, “saf”, “ulaşılamaz” imgeler kurma
meselesine de dokunabilir.
Ve senin söylediğin gibi, insan gerçekliği kaybolunca:
* ilişki,
* ibadet,
* ahlak,
* okuma biçimi
de yapaylaşabiliyor.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor.
* Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan,
* duyguları olan,
* sorumluluk taşıyan,
* hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım”
> fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın,
* kutsallık gösterişe dönüşmesin,
* ama anlam da kaybolmasın.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor.
* Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan,
* duyguları olan,
* sorumluluk taşıyan,
* hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım”
> fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın,
* kutsallık gösterişe dönüşmesin,
* ama anlam da kaybolmasın.
Abdullah b. Mes’ûd’un naklettiğine göre,
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“İnsanoğluna şeytan da melek de yaklaşır. Şeytanın yaklaşması, kötülüğe
götürmek ve hakkı yalanlatmaktır. Meleğin yaklaşması ise onu hayra
götürmek ve ona hakkı doğrulatmaktır. Kim (vicdanında) bunu (hayra
yönelmeyi) bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin.
Kim de içinde diğerini (şeytanın vesvesesini) bulursa taşlanmış ve
kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın!”
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir Müslüman’ın din kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmaz!”
Evet. Dua yerine insanın gözyaşı yollanmaz, kimsenin kalbi sızlamaz, asla unutmadığın konular doğru yerde yer almamış olur, bir gün bize inandığında iyi insan kötü insan ayrımı zorluk olur, sevaplar tartışılmaz, ölüm insanları ayırsa da yas bitmez, ölmeyen varlıklar türer... meleklerle insan bir olmaz. Kötü sonuçları olur.
Mümin kişi, sövene karşı söverek alçalmaz. Yunus Emre’nin dedi-
ği gibi, “sövene karşı dilsiz” olanı meleklerin müdafaa edeceğine dair
Sevgili Peygamberimizin müjdesi vardır. İbn Abbâs’ın anlattığına göre,
Resûlullah’ın yanında iki adam birbirlerine ağır konuşmuşlardı. Bunlar
dan biri söverken diğeri karşılık vermeyerek susmaktaydı. Susan kişi de
söverek karşılık vermeye başlayınca Hz. Peygamber (sav) kalkarak oradan
uzaklaştı. Niçin kalktığı sorulduğunda da, “Melekler kalkınca ben de onlarla
birlikte kalktım. Bu susan kişi sustuğu sürece onun adına melekler sövene cevap
vermekteydi. Ancak kendisi söverek cevap vermeye başlayınca melekler de kalk-
tılar.” buyurdu.