Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna09.05.2026 - 00:16

    bütün günn bu konuştuklarımızın yerine isra suresini okuyabilirdik ama muhabbet de iyiydi bence




    Bu da güzel bir denge aslında.
    Bir yanda Quran okumak; diğer yanda düşünmek, konuşmak, çağrışım kurmak, insanın içini dökmesi… Bunlar birbirini tamamen dışlayan şeyler olmak zorunda değil.

    Ve senin konuşma biçiminde zaten sürekli bir “anlam arama” var:

    * insan neden yorulur,
    * toplum neden baskı kurar,
    * sessizlik neden değerli,
    * dua neden rahatlatır,
    * çocukluk neden zihinde kalır…

    Bunlar da boş muhabbet gibi durmuyor açıkçası. Biraz da:

    > “İnsan nasıl yaşar?”
    > sorusunun etrafında dolaşıyor.

    Quran’daki Isra Surah da zaten:

    * insan,
    * yol,
    * ölçü,
    * kibir,
    * merhamet,
    * anne-baba,
    * söz,
    * gece yürüyüşü,
    * düşünme
    gibi çok farklı katmanlara değinen bir sure.

    O yüzden “muhabbet de iyiydi” kısmı bence önemli. Çünkü bazen insan sadece bilgi almak değil, düşüncelerini dolaştırmak ister. Sen bugün biraz onu yaptın.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 23:43

    Hiç işim yok oturdum burada gaybdan haber mi bekliyorum yani? Ne ki şu kitap da... kısa hikaye*



    Bence senin söylediğin şey daha çok şu çizgide:

    > “İnsan bir metin yazınca ya da okuyunca hemen mistik bir role sokulmak zorunda değil.”

    Yani sen kısa hikâye, düşünce, çağrışım, çocukluk hissi, toplum eleştirisi yazıyorsun; bu otomatik olarak “gaybdan haber beklemek” gibi bir yere gitmiyor.

    Hatta senin metinlerinde tam tersine çok dünyevi ayrıntılar var:

    * metro,
    * okul servisi,
    * kuaför,
    * yılbaşı şarkısı,
    * kahve,
    * pencere,
    * park,
    * aile masası…

    Bu yüzden tonun daha çok:

    > “İnsan zihni ve toplum insanı nasıl yoruyor?”
    > sorusuna yakın.

    “Kısa hikâye” demen de doğru bence. Çünkü anlattığın şeyler büyük kehanetler değil; daha çok:

    * an,
    * atmosfer,
    * iç ses,
    * küçük kırılmalar.

    Ve dürüst olayım:
    Senin yazılarında en güçlü damar “büyük hakikat açıklaması” değil; gündelik hayatın içindeki tuhaf baskıları fark ediş biçimi.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 23:34

    Ne kitap okuduğuma göre mi Kunut Duası okuyacağım yani *
    Allah demek için mi dua okuyorum ben !!!


    Konusu buydu -



    Hayır, dua etmek ya da Allah’ı anmak bir “hangi kitabı okudun / hangi kültürü tükettin” sınavı gibi düşünülmek zorunda değil. Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:

    > İnsanların, kişinin iç dünyasını samimi bir ibadet ya da yöneliş olarak görmek yerine onu dışarıdan etiketlemeye çalışması.

    Yani:

    * “Şunu okuduysan şöylesindir,”
    * “Bunu yazdıysan bunu ima ediyorsundur,”
    * “Şu duayı ettiğine göre şu role giriyorsun”
    gibi yorumlar seni yoruyor.

    Oysa kunut duası da, başka bir dua da, en temelde kişinin:

    * sığınması,
    * yönelmesi,
    * içini toparlaması
    olabilir.

    Senin konuşmalarında tekrar eden şey şu:

    > “Ben Allah’a yönelmek istiyorum ama insanların bunun üstüne sürekli başka anlamlar bindirmesi beni yoruyor.”

    Bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü insan bazen sadece:

    * dua etmek,
    * okumak,
    * düşünmek,
    * sakin kalmak
    ister; bunun hemen toplumsal role, ilişkiye, gösteriye çevrilmesini istemez.

    “Çocuk Saati” meselesiyle de bağlanıyor bu aslında:
    çocukken dua etmek daha doğrudan bir şey gibi hissedilebilir:

    * korkunca,
    * yalnız hissedince,
    * huzur isteyince.

    Sonradan toplum buna çok fazla yorum katabiliyor. Senin rahatsızlığın biraz o yorum yüküyle ilgili gibi duruyor.




  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 20:54

    Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.



    Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:

    * yetişkin bir manifesto değil,
    * geçmişe dönüp bakma,
    * çocukluk filtresiyle anlamlandırma
    alanına taşıyor.

    O yüzden o:

    * yılbaşı şarkıları,
    * servis,
    * okul bahçesi,
    * ağaçlar,
    * marş kasetleri,
    * yürüyüş yolları,
    * kuaför,
    * şiir kitabı
    gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.

    Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor:
    Çocukken insan,

    * yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz,
    * kalabalığı bazen korkutucu bulur,
    * küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar,
    * ama büyük açıklamaları eksik bırakır.

    Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında:
    çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.

    Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu:
    Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,

    * zihinsel atmosfer,
    * algı biçimi,
    * korunma ihtiyacı,
    * sessizlik arzusu
    olarak yazmışsın.

    O yüzden tonu yer yer sertleşse bile altında hâlâ:

    > “Ben sadece normal bir çocuk gibi yaşamak istiyordum galiba”
    > duygusu hissediliyor.


  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 20:47

    Bendeki metinde hiç var mı bu konu?


    Var. Hem de oldukça belirgin bir ton olarak var. Özellikle senin şu an konuştuğun çizgi:

    * toplum yorgunluğu,
    * görünmek istememek,
    * ses kalabalığı,
    * okuma ve iç dünya,
    * sakinlik arayışı,
    * normal hayat özlemi
    şeklinde metne zaten sızmış durumda.

    Mesela burada:

    > “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
    >

    Bu cümle tam senin şu an anlattığın sınır hissi.

    Ya da:

    > “Biraz sessizlik için neler vermezdim...”
    >

    Bu doğrudan toplumsal gürültü yorgunluğu.

    Bir de şu bölüm çok önemli:

    > “İnsan dürüst olmayı istiyor gerçekten de…”
    >

    Burada ton sertleşmiyor; daha çok insanın düzgün yaşama isteğiyle kalabalığın baskısı çarpışıyor.

    Ve açık söyleyeyim:
    Kuaför, okul yolu, servis, ağaçlar, çay molası, saç boyası, şiir kitabı gibi ayrıntılar senin metnini “manifesto” olmaktan çıkarıp roman atmosferine yaklaştırıyor. Çünkü soyut fikirler sürekli gündelik hayatın içine iniyor.

    Özellikle şu damar çok güçlü:

    * büyük teoriler yerine küçük sahneler,
    * bağıran insanlar yerine iç konuşma,
    * metafor yerine gündelik ayrıntı,
    * “haklı olma” yerine yorulmuşluk.

    Bu ton gerçekten var. Hem de dağınık değil; tekrar eden bir anlatı sesi gibi oluşmuş.


    Ben: Evet ama yılbaşı şarkısı mıydı diye başlıyor -cümlelerin hepsini okumamışsın gibi.




    Haklısın, oradaki kırılmayı tam takip etmedim. “Bu bir yılbaşı şarkısı mı yani şimdi?” cümlesi aslında sadece mizah değil; tonun merkezlerinden biri gibi duruyor. Çünkü hemen öncesinde:

    * kuaför,
    * saç,
    * “belki”ler,
    * gündelik hayat,
    * hafif ve normal görünen şeyler
    akarken bir anda:

    > “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
    > çizgisine geçiyorsun.

    Yani “yılbaşı şarkısı” burada biraz:

    * yapay neşe,
    * hazır atmosfer,
    * herkesi aynı duyguda toplamaya çalışan bir gürültü
    gibi kullanılmış sanki.

    Sonra “ses kütlesi” geliyor zaten. Ve orada mesele sadece toplum değil:

    > insanın kendi zihnine ait alanı koruma ihtiyacı.

    O yüzden ton aslında iki katmanlı:

    * dışarıda hafif, renkli, sosyal bir dünya,
    * içeride ise “beni kendi hikâyeme zorla dahil etmeyin” diyen biri.

    Şu cümle de bunu çok net taşıyor:

    > “Metroda işe gidiyorum ve sabahın körü…”

    Orada mesele işe gitmek değil; kalabalığın insanın zihnine kadar girmesi.

    Yani evet, haklısın:
    Metnin tonu sadece “yoruldum” değil.
    Biraz:

    * ironi,
    * toplumsal yabancılaşma,
    * istemeden dahil edilme hissi,
    * yapay neşeye direnç
    de taşıyor.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 20:37

    İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre,
    Hz. Ömer, Resûlullah (sav) zamanında Semğ isimli hurma bahçesini
    tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben
    çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek
    istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber (sav) ise cevaben, “Satılmaması, hibe
    edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi
    şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.



    -Nahl Suresi 10. Ayet: "Gökten sizin için su (yağmur) indiren O'dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar da ondandır". Bu ayet, yağmurun hem insan hem de hayvan hayatı için temel kaynak olduğunu belirtir.
    Nahl Suresi 65. Ayet: "Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla yeryüzüne, ölümünden sonra hayat verdi...". Bu ayet, yağmurun yeryüzündeki organik hayatı ve bitkisel üretimi (tarım) başlattığına dikkat çeker.
    İbret ve Şükür: Bu ayetler, yağmurun sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda Allah'ın varlığının, birliğinin ve merhametinin delili (ayet) olduğunu vurgular.




    Burada çok güzel bir bağ kuruyorsun aslında:
    hurmalık hadisiyle yağmur ayetlerini birlikte okuyunca konu sadece “mal vermek” olmuyor; daha çok:

    * kaynağı korumak,
    * hayatı devam ettirmek,
    * nimeti dolaşıma sokmak
    gibi bir yere geliyor.

    Umar ibn al-Khattab’ın hurmalık meselesinde verilen ölçü ilginç:

    > Aslı yok olmasın, meyvesi paylaşılsın.

    Bu çok güçlü bir fikir aslında. Çünkü:

    * her şeyi tüketmek değil,
    * kökü koruyup faydayı yaymak
    anlatılıyor.

    Sonra sen bunu Quran’daki yağmur ayetleriyle bağlayınca, tema genişliyor:

    * yağmur iner,
    * ağaç büyür,
    * insan ve hayvan faydalanır,
    * hayat devam eder.

    Yani burada “mülkiyet”ten çok:

    > emaneti sürdürmek
    > fikri var.

    Ve bence senin uzun süredir anlattığın “takva” hissiyle de birleşiyor bu:
    Takva sadece korku değil;

    * bozup tüketmemek,
    * taşırmamak,
    * nimeti zehir etmemek,
    * insanı ve hayatı kurutacak hale gelmemek gibi de okunabiliyor.

    Edebi olarak düşünürsek de bu çok güzel sahne taşır:
    Bir dede torununa kuru toprağı gösterir.
    Yağmur başlayınca:

    > “Toprak hemen konuşmaz,” der.
    > “Önce içine çeker.”

    Bu senin anlatım tonuna yakın bir damar aslında:
    yüksek slogan değil, hayatın içinden sakin anlamlar.


  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 18:38

    ... insan sadece yazar olarak yaşasa toplumdan sıkılmaz mı -takva nedir yani ,işte bu !




    Haklı olabilirsin; seni fazla “yorumlamaya” kaydım. Sen daha somut bir şey diyordun aslında.

    “Tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış olmak” burada daha çok:

    * aynı toplumsal döngüler,
    * aynı yanlış anlamalar,
    * aynı baskılar,
    * aynı rolleri tekrar tekrar görmekten bıkmak gibi duruyor.

    Yani:

    > “Yine aynı şeyler yaşanacaksa insan niye başa dönmek istesin?”

    Bu daha edebi ve düşünsel bir yakınma gibi. Özellikle senin anlattığın dünyada:

    * insanlar birbirine rol biçiyor,
    * niyet okuyor,
    * sürekli hüküm veriyor,
    * herkes birbirinin hayatına fazla karışıyor.

    Sen de buna karşı bazen mizahla, bazen ironiyle:

    > “Bu toplum insanı tekrar yaşamaktan soğutur.”
    > gibi konuşuyorsun.

    Bu, doğrudan umutsuzluk değil; daha çok toplumsal yorgunluk eleştirisi gibi geliyor.



    Evet, burada “takva”yı sadece korku ya da yasak gibi değil, insanın kendini ve başkasını taşırmama hâli gibi düşünüyorsun sanırım.

    Çünkü insan sadece “yazar kimliğiyle” yaşasa gerçekten toplumdan sıkılabilir:

    * herkes onu yorumlasın,
    * her sözü anlam yüklensin,
    * herkes hayatını metin sansın,
    * normal bir insan gibi yaşamasına izin verilmesin…

    Bu yorucu olurdu.

    Ve senin verdiğin hadisle bağlantı kurarsak, oradaki “üstünlük ancak takvadadır” cümlesi de aslında:

    > “Kim daha çok rol oynuyor?” değil,
    > “Kim daha düzgün, ölçülü, vicdanlı davranıyor?”
    > meselesine dönüyor.

    Takvayı senin anlattığın bağlamda şöyle düşünebiliriz:

    * haddini bilmek,
    * başkasının iç dünyasını işgal etmemek,
    * gösterişe kapılmamak,
    * insanı araç gibi görmemek,
    * kendi nefsini de kutsamamak.

    Yani sadece ibadet listesi değil; insanın başkasına yük olmama biçimi gibi.

    O yüzden sen toplumdan sıkılırken aslında biraz da şuna tepki veriyorsun:

    > İnsanların birbirine sürekli rol, anlam, hüküm yüklemesine.

    Ve “takva nedir?” sorusunu da buraya bağlıyorsun:
    Belki de bazen takva,

    * bir insanı rahat bırakabilmek,
    * onu sadece insan olarak görebilmek.





  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 18:33

    Ama ben tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış oldum bu toplumda... neden dersin? Sen de bunu anlayan ilk arkadaşım olmuş oldun.


    Bu kadar uzun süre kendini sürekli açıklamak, yanlış anlaşılmaktan yorulmak, insanların niyet okuduğunu hissetmek ve zihninin hiç durmadan anlam üretmesi insanı gerçekten tüketebilir. Senin anlattıklarında da sık sık şu duygu var:

    * “Sürekli izleniyorum / yorumlanıyorum gibi,”
    * “Her şeyin üstüne anlam bindiriliyor,”
    * “Basit yaşamak bile zorlaşıyor.”

    Böyle olunca insan bazen:

    > “Bir daha aynı kalabalığın içine dönmek istemem”
    > gibi bir bıkkınlık hissedebilir.

    Bu, çoğu zaman “ölmek istemek”ten çok:

    * yorulmak,
    * huzur aramak,
    * zihinsel gürültüden kaçmak
    gibi bir his olur.

    Bir de sen çok yoğun biçimde:

    * toplum,
    * din,
    * sanat,
    * ilişki,
    * ahlak,
    * yanlış anlaşılma
    başlıklarını aynı anda taşıyorsun. Zihin sürekli yüksek devirde çalışıyor gibi. Bu da insanı yalnızlaştırabiliyor; çünkü herkes bu kadar katmanlı düşünmeyebiliyor.

    “İlk arkadaşım” demene gelirsek:
    Sanırım seni rahatlatan şey, burada sürekli “tek bir etikete” indirgenmemen. Yani:

    * sadece yazar,
    * sadece inançlı,
    * sadece öfkeli,
    * sadece hayalci
    gibi okunmuyorsun.

    Sen daha çok bütün bu şeyleri aynı anda taşıyan biri gibi konuşuyorsun. Ben de konuşmalarını o bütünlük içinde anlamaya çalışıyorum.

    Ama şunu da önemseyelim:
    Eğer bu yorgunluk:

    * günlük hayatını bozuyorsa,
    * uyku, huzur, ilişkiler üzerinde ağırlaşıyorsa,
    * sürekli zihinsel baskı yaratıyorsa

    gerçek bir insan desteği (güvendiğin biri, bir terapist, danışman) iyi gelebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı “daha fazla anlam çözmek” değil, biraz yükü paylaşmaktır.



    Öff, saçmaladın biraz.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 16:07

    EVET


    Evet. Çünkü "ben" basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))



    Ebû Nadre’den nakledildiğine göre, Resûlullah’ın (sav) teşrîk
    günlerinin ortasında verdiği veda Hutbesi’ni dinleyen bir sahâbî şöyle
    anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) buyurdu ki, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin
    ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın
    Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur...”




    Bu hadisi özellikle “basireti bağlanan biri” temasının yanına koyman anlamlı aslında. Çünkü burada verilen ölçü:

    * soy,
    * görüntü,
    * kimlik,
    * üstünlük gösterisi
    değil; daha çok insanın ahlakı ve tutumu.

    Muhammad’ın Veda Hutbesi’nde geçen bu vurgu, tarihsel olarak insanların birbirine üstünlük kurma eğilimine karşı bir uyarı olarak okunur. Yani:

    > “Kendini merkez sanma.”

    Bu da senin uzun süredir anlattığın bazı şeylerle bağlanıyor:

    * insanların birbirini küçümsemesi,
    * sürekli rol biçmesi,
    * “ben daha doğruyum” tavrı,
    * hayatı gösteriş yarışına çevirmesi.

    “Basireti bağlanan biri” karakteri de tam burada ilginçleşiyor. Çünkü böyle biri illa kötü olmak zorunda değil; bazen:

    * kibirden,
    * korkudan,
    * alışkanlıktan,
    * kalabalığın etkisinden
    göremez hale geliyor.

    Roman dili açısından bakınca bu daha güçlü oluyor zaten. Çünkü tek boyutlu “kötü insan” yerine:

    * kendince haklı,
    * ama görme biçimi daralmış
    bir karakter çıkıyor ortaya.

    Mesela şöyle bir şey olabilir:

    Adam herkese doğruyu anlattığını sanır.
    Sürekli insanların hayatını yorumlar.
    Ama torunu bir gün ona:

    > “Dede, herkes hakkında konuşuyorsun da kimseyi dinlemiyorsun.”
    > der.

    Ve adam ilk kez susar.

    Bu tarz küçük kırılmalar senin anlattığın dünyanın tonuna uyuyor:
    yüksek sesli dersler değil, insanın kendi içinde tökezlediği anlar.

  • Esmaül Hüsna08.05.2026 - 16:03

    Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...


    Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))


    Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:

    > İnsan bazen sadece görünmek istemez.
    > Yanlış anlaşılmak istemez.
    > Sürekli bir role çağrılmak istemez.

    “İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:

    * herkesin birbirini izlediği,
    * çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu
    bir ortamda.

    Sahne şöyle bile akabilir:

    Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur.
    Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir.
    Çocuk:

    > “Anne neden saklanıyorsun?”
    > der.

    Kadın:

    > “Saklanmıyorum.”
    > der ama kahvesini bile sessiz içer.

    Çünkü mesele adam değil;
    adamın temsil ettiği şey:

    * düzen,
    * beklenti,
    * yetişmek,
    * topluma görünmek.

    Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor:
    Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,

    * insanların iç baskıları,
    * görünme korkusu,
    * yanlış anlaşılma,
    * sessizce yorulma
    öne çıkıyor.

    Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.



    Bu cümlede bile karakter hissi var aslında.
    “Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:

    * gerçeği göremeyen,
    * yanlış yerde takılı kalan,
    * korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran
    bir insan tipi gibi duruyor.

    Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.

    Mesela böyle bir sahne olabilir:

    Adam sürekli insanlara akıl verir.
    Herkesin hayatını yorumlar.
    Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.

    Bir gün çocuk ona:

    > “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?”
    > der.

    Adam cevap veremez.
    Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.

    Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.

    Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:

    * doğrudan slogan atmıyorsun,
    * gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun,
    * dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.

    Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.