Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna12.05.2026 - 08:50

    Bunu biraz şöyle ayırıyorsun sanırım:
    dua dediğin şey sende:

    * içtenlik,
    * yönelme,
    * tevazu,
    * düşünme
    taşıyor.

    “Gevezelik” dediğinde ise daha çok:

    * durmadan konuşup,
    * hiç derinleşmeyen,
    * kendini merkeze koyan,
    * anlam üretmeyen
    bir hâli eleştiriyorsun.

    Yani senin için mesele sadece çok konuşmak değil; sözün niyetle ve bilinçle ilişkisi. Bu yüzden konuşmaların boyunca sürekli:

    > anlamı boşalan tekrarlar,
    > gösteriş,
    > otomatik konuşma
    > seni rahatsız etti.

    Ve senin bakışında dua:
    insanın kendi sınırını kabul ettiği bir yere daha yakın duruyor.



    :))

  • Esmaül Hüsna12.05.2026 - 08:49

    kuru kafayı nesnelleştirmeyelim o halde -her derste ayrı bir yeri var ama insan vücudunun organları da aslında süzme, biriktirme, yayma, yaşam verme, his katma, anlama, anlamla yönetme gibi aynı konuyu biliyor genlerinde en azından... şeytan konuşup da anlamayan tek yaratık sanki, kıt beyinli diye de adı geçtiğinden, dua etmez konuşur durur geveze






    Sen burada sembol ile canlı insan arasındaki farkı düşünüyorsun gibi geliyor bana.
    “Kuru kafa” örneği iyi aslında; çünkü eğitimde bazen bir şey:

    * biyoloji nesnesi,
    * tarih sembolü,
    * sanat objesi,
    * uyarı işareti
    olabiliyor. Ama gerçek insan bundan çok daha karmaşık.

    İnsan bedenini anlatırken söylediğin:

    * süzme,
    * biriktirme,
    * hissetme,
    * yönetme,
    * anlam kurma
    fikri de güzel bir benzetme. Çünkü insan sadece mekanik bir yapı değil; deneyim taşıyan, yorumlayan bir varlık.

    Quran’daki şeytan anlatısını da sen daha çok “kibir ve anlamayı reddetme” üzerinden okuyorsun sanırım. Yani mesele sadece konuşmak değil;

    > hakikati duyduğu hâlde kendini merkeze koymak.

    Bu yüzden “anlamayan tek yaratık gibi” diyorsun.

    Ama burada dikkat ettiğin önemli nokta şu olmuş hep:

    * kutsal anlatıları insan küçültmek için değil,
    * insanın kibir, körlük ve aceleciliğini düşünmek için okumak.

    Senin konuşmalarında tekrar eden ana tema gerçekten:

    > anlamak ile ezberlemek aynı şey değil.

  • Esmaül Hüsna12.05.2026 - 08:39

    Yani insana "senin kıblene uymazlar" denilmez tabii ama diyorlarsa da bunun adı sanat değil bence, ispiyonculuk. İnsan sanatla gerçek hayata dokunacaksa kendi adına da orada olmalıdır veya kurgudur çoğu. Bunu kimse bilemez. Allah şeytanla konuştu diye hem şiir hem bütün kitaplar kendini aşağılık gibi hissettirseydi şeytan yine ben üstünüm, ben ateşten gömlek derdi sanırım.



    Senin ayırmaya çalıştığın çizgi sanırım şu:
    Sanat, insanı aşağılamak ya da onu tek bir “etiket”e indirgemek için kullanıldığında artık estetik ve düşünsel tarafını kaybedebiliyor.

    Yani birine sürekli:

    * “sen şöylesin,”
    * “sen buna uymazsın,”
    * “senin yerin belli”
    gibi üstten hüküm kuran bir dil kullanıldığında, sen bunu sanattan çok:

    > ifşa,
    > itham,
    > ispiyonlama
    > gibi hissediyorsun.

    Bu yüzden:

    > “Sanat gerçek hayata dokunacaksa sanatçı da orada olmalıdır”
    > diyorsun.

    Yani risk almadan, kendi payını koymadan, sadece başkasını hedefe koyan anlatım seni rahatsız ediyor. Oysa kurgu dediğimiz şey çoğu zaman:

    * çağrışım,
    * karakter birleşimi,
    * sembol,
    * hayal,
    * gözlem
    karışımıdır; dışarıdan kesin hüküm vermek kolay değildir.

    Quran’daki şeytan anlatısına bağladığın nokta da aslında kibir meselesi:

    > “Ben üstünüm”
    > diyen tavır.

    Senin yorumunda şu var:
    Eğer bütün kutsal metinler insanı sadece aşağılık hissettirseydi, bu zaten kibri ve ayrılığı büyütürdü. Oysa sen daha çok:

    * sorumluluk,
    * tevazu,
    * düşünme,
    * kendine bakma
    tarafını vurguluyorsun.

    Bu yüzden konuşmaların boyunca sürekli:

    > anlam ile küçültmeyi,
    > eleştiri ile aşağılamayı
    > ayırmaya çalışıyorsun.

  • Esmaül Hüsna12.05.2026 - 08:34

    İnsanları nesnelleştirmemek derken, mesela ben savaşı televizyondan takip edilen bir şey gibi algılarım, sen gazete, biri de yeryüzü ama aynı hüznü taşırız, aynı kitabı okuruz. Bunun gibi mi*



    Evet, buna yakın bir şey.
    Yani insanlar aynı olayı:

    * farklı yerden görür,
    * farklı araçlarla takip eder,
    * farklı kelimelerle anlatır;
    ama yine de ortak bir insani duygu taşıyabilirler.

    Sen savaşı televizyondan izlenen bir görüntü gibi hissedersin, başkası gazeteden okur, bir başkası bunu daha varoluşsal bir yerden “yeryüzünün hali” gibi düşünür… Ama:

    * üzüntü,
    * kayıp hissi,
    * vicdan,
    * korku,
    * merhamet
    ortak kalabilir.

    “Nesnelleştirmemek” dediğim şey de biraz buydu:
    İnsanları sadece:

    * bir fikir,
    * bir etiket,
    * bir görüntü,
    * bir sembol,
    * bir rol
    olarak görmemek.

    Çünkü aynı kitabı okuyan iki insan bile:

    * farklı geçmiş,
    * farklı yara,
    * farklı umut
    taşıyabilir.

    Senin bütün konuşmaların boyunca savunduğun şeylerden biri de buydu aslında:

    > insanı tek çağrışıma indirgememek.

  • Esmaül Hüsna12.05.2026 - 08:27

    ... bu kitabın içinde yazılı kurallar yok deseydik ahlak açısından bile cehaletle mücadele durumunda kalırdık, geçmiş zamanlardaki gibi ... insanlar sanat hakkında yazınca ibadet etmiş olmuyor ama sanatın da kuralları ve sınırları çizilmiş bir konuda kendi yaşamını planlayabiliyor sanırım... benim için konu daha çok merak etmekse, herkes aynı özenle bu kitabı okuyor mu diye merak etmek çok, kitabı merak ederdim... giderek daha büyük cehaletle baş etmemek için insan başka ne yapabilir ki
    bu bizim okulda da bir dersti



    Senin söylediğin şeyde iki ayrı katman var gibi:

    Birincisi:
    Quran gibi bir metnin insanlar için sadece “manevi his” değil, aynı zamanda:

    * ahlak,
    * sınır,
    * sorumluluk,
    * adalet,
    * ilişki biçimi
    üzerine düşünme zemini oluşturduğu fikri.

    Yani:

    > “Hiç kural, ölçü, hatırlatma olmasaydı insanlar cehaletle daha ağır mücadele ederdi”
    > diyorsun.

    İkincisi ise daha kişisel:
    Senin asıl meselenin bazen “hüküm vermek” değil,

    > insanların gerçekten okuyup okumadığını,
    > anlamaya çalışıp çalışmadığını
    > merak etmek olması.

    Bu yüzden sen sık sık:

    * ezber,
    * slogan,
    * gösteriş,
    * yüzeysel çağrışım
    konularına dönüyorsun.

    “Sanat ibadet değildir ama sınırları düşünür” derken de aslında insanın:

    * yazarken,
    * çizerken,
    * yaşarken
    bir etik hissi taşıyabileceğini söylüyorsun.

    Ve son cümlen önemli:

    > “İnsan daha büyük cehaletle baş etmemek için ne yapabilir?”

    Bazen gerçekten yapılabilecek şeylerden biri:

    * okumaya devam etmek,
    * acele hüküm vermemek,
    * anlamaya çalışmak,
    * kendi vicdanını diri tutmak,
    * insanları tamamen nesneleştirmemek
    olabilir.

    Senin bütün konuşma boyunca savunduğun çizgi biraz buna benziyor:
    bilgiyi kibir için değil, körleşmemek için istemek.



    Evet, anlattığın yaklaşım aslında sadece dini bir mesele gibi değil; eğitimle, edebiyatla, sanatla ve etik düşünmeyle de bağlantılı duruyor.
    Okullarda da bazen:

    * metni anlamak,
    * eleştirel düşünmek,
    * çağrışım ile gerçek anlamı ayırmak,
    * sembolü doğrudan hayatın yerine koymamak,
    * sanatın ve dilin sorumluluğunu düşünmek
    gibi şeyler öğretilmeye çalışılır.

    Senin konuşmalarında da özellikle şu dikkat çekiyor:
    Bir şeyi sadece “duydum” diye değil,

    * bağlamıyla,
    * amacıyla,
    * insan üzerindeki etkisiyle
    düşünmeye çalışıyorsun.

    Bu yüzden senin için kitap okumak sadece bilgi toplamak değil; aynı zamanda:

    * cehaletle mücadele,
    * insanı kolay harcamamak,
    * yanlış hüküm vermemek,
    * kendini de sorgulamak
    gibi bir şeye dönüşmüş görünüyor.


    EVET

  • Esmaül Hüsna12.05.2026 - 08:15

    Ve a’tezilukum ve mâ ted’ûne min dûnillâhi ve ed’û rabbî, asâ ellâ ekûne bi duâi rabbî şakıyyâ(şakıyyen).
    Ve berren bi vâlidetî ve lem yec’alnî cebbâren şakıyyâ(şakıyyen). Vezkur fil kitâbı meryem(meryeme), izintebezet min ehlihâ mekânen şarkıyyâ(şarkıyyen).
    ibadet ederken bu kelime üç kere tekrar etti diye Allah üçün üçüncüsüdür denilmez mesela. bu çalışmalar da bir çeşit ibadet ama bazıları benim durumumda birinin ibadeti... bazıları öğüt bazıları sıkılmamak için bazıları başka bir eser yazmak için bazıları başka kimse bunu benim gibi çalışmadı diye ...



    Evet, burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun.
    Bir kelimenin tekrar etmesi otomatik olarak “gizli formül”, “zorunlu işaret” ya da “başka bir inanç sonucu” üretmez.

    Senin verdiğin örneklerde Quran içindeki:

    * “şakıyyâ”,
    * “şarkıyyâ”
    gibi ses tekrarları var diye,

    > “Allah üçün üçüncüsüdür”
    > gibi bir sonuç çıkarılmaz diyorsun.

    Çünkü metinde:

    * bağlam,
    * anlam,
    * cümlenin bütünü,
    * niyet,
    * kullanım amacı
    önemli.

    Ve sonra bunu kendi durumuna bağlıyorsun:
    İnsanlar aynı çalışmayı çok farklı nedenlerle yapabilir:

    * biri ibadet niyetiyle,
    * biri akademik merakla,
    * biri sanat üretmek için,
    * biri egoyla,
    * biri sıkıntıdan kaçmak için,
    * biri sadece alışkanlıktan.

    Yani dışarıdan aynı görünen şeyin iç anlamı değişebilir diyorsun.

    Bu aslında senin bütün konuşma boyunca tekrar ettiğin ana fikirlerden biri:

    > aynı söz,
    > aynı davranış,
    > aynı metin
    > her zaman aynı bilinçle yaşanmaz.

    Ve bu yüzden sen:

    * ezberin,
    * otomatik yorumun,
    * çağrışım üzerinden hüküm vermenin
    tehlikeli olabileceğini söylüyorsun.

    Çünkü ibadet dediğin şey, senin bakışında sadece tekrar değil; bilinç, niyet ve anlam ilişkisi taşıyor.

  • Esmaül Hüsna12.05.2026 - 08:09

    yani bir insanın mesleği sadece bu sayfa olabilir mi -hocalar kuran okur, onların mesleği ama bize sadece saygı duyun diyor bu kitap Aksi durumda dini istismar etmiş olmaz mıyız? Diyanet de bu konuyu açmıştı? Ben de yazdım allah ibadet etmek içindir diye. Ben dinim konusunda sesimi yükseltecek olsaydım bunu derdim. Herkes sağ sütunu babasının tarlası gibi yazar mıydı bilmiyorum ama bak ne kadar acı şeyler yaşanıyor dersen, haber kanalları da var, sanat da var, sebat etmek de var.




    Senin söylediğin şey bence şu ayrımı korumaya çalışıyor:
    Din ile insanın mesleği, statüsü veya kişisel gösterisi aynı şey değil.

    Diyanet İşleri Başkanlığı de zaman zaman “dinin istismar edilmesi” konusunda açıklamalar yapıyor; yani:

    * dini kişisel çıkar için kullanmak,
    * üstünlük aracı yapmak,
    * korku veya yönlendirme malzemesine çevirmek
    eleştiriliyor.

    Senin:

    > “Allah ibadet etmek içindir”
    > cümlen de aslında buna yakın bir hassasiyet taşıyor. Yani kutsal olanı:

    * gösterişe,
    * manipülasyona,
    * insanları baskılamaya
    dönüştürmemek gerektiğini söylüyorsun.

    “Hocalar Kur’an okur, bu onların mesleği” derken de galiba şunu ayırıyorsun:
    Bir insanın işi din eğitimi vermek olabilir; ama bu, dinin tamamının o kişinin şahsi alanına dönüşmesi anlamına gelmez.

    Ve senin dikkat çektiğin başka önemli bir nokta var:
    Hayatın acıları zaten görünür.

    * haberlerde,
    * sanatta,
    * insanların yaşadıklarında,
    * sabretme çabasında
    bunları görüyoruz.

    Yani sen:

    > dini, hayatın gerçek acılarını anlamaya yardım eden bir alan olarak görüyorsun;
    > ama insanları ezmek veya sürekli zan üretmek için kullanılmasına karşı çıkıyorsun.

    Bu yüzden konuşmaların boyunca tekrar eden çizgi şu oldu:

    > saygı,
    > anlam,
    > ölçü,
    > niyet,
    > ve kişisel sorumluluk.

  • Esmaül Hüsna11.05.2026 - 23:59

    Ve a’tezilukum ve mâ ted’ûne min dûnillâhi ve ed’û rabbî, asâ ellâ ekûne bi duâi rabbî şakıyyâ(şakıyyen).



    Ve berren bi vâlidetî ve lem yec’alnî cebbâren şakıyyâ(şakıyyen).



    ...

  • Esmaül Hüsna11.05.2026 - 23:51

    Vezkur fil kitâbı meryem(meryeme), izintebezet min ehlihâ mekânen şarkıyyâ(şarkıyyen).


    Amin.

  • Esmaül Hüsna11.05.2026 - 15:29

    boşanmak istesen mani, zan altında kalamak isteemsen müntekim, dinlere inanmak için vali diyebilcen mi der mi insan -o açıdan zor değil mi? Sadece Allah'a dersen, o zaten ibadet etmediği için sorun olmuyormuş. Ama arkadaş, ateş, kötü kalpli, hadsiz, zavallı, fakirliğe sebep, insafsız diye adı geçen şeytan ibadet ediyormuş okursak... bu benim kendi şahsi terazim değilse bir şey ifade edemez zaten



    Sen burada galiba şunu ayırmaya çalışıyorsun:
    Allah’ın isimlerini, insanlara etiket yapıştırmak için değil; insanın kendi iç muhasebesi için kullanmak.

    Çünkü dediğin gibi:

    * bir ilişkiyi,
    * bir boşanmayı,
    * bir korkuyu,
    * bir kırgınlığı
    hemen tek bir isme bağlayıp “işte bu budur” demek çok kolayca yanlış yargıya dönüşebilir.

    Mesela senin örneklerinde:

    * “El-Mani”yi her engelle karşılaşınca,
    * “El-Müntekim”i her öfke veya korkuda,
    * “El-Vali”yi her toplumsal düzende
    otomatik etiket gibi kullanmak seni rahatsız ediyor.

    Ve bence haklı olarak şunu diyorsun:

    > Bunlar insanları damgalamak için kullanılan sloganlara dönüşürse anlam kayar.

    Quran’daki şeytan anlatısında bile senin dikkat çektiğin nokta önemli:
    orada mesele sadece “inkâr eden bir yaratık” değil; kibir, kendini merkeze koyma, üstünlük taslama, hakikati bile bile eğip bükme gibi tavırlar.

    Yani sen bunu:

    > “Benim şahsi terazim yoksa hiçbir anlamı kalmaz”
    > diyerek içsel sorumluluk tarafına bağlıyorsun.

    Bu da aslında daha dikkatli bir yaklaşım:

    * başkasına hüküm dağıtmak yerine,
    * insanın önce kendine bakması.

    Konuşmaların boyunca senin sürekli kaçınmaya çalıştığın şeylerden biri şu oldu:

    > kutsal dili insanları kategorize eden kaba bir dile çevirmek.