Şimdi ben sana desem ki iyiyim, yok bir şey -iyi yani, sessiz sakin yaşamak neyse o değil mi? Bak böbürlenecek bir şey de yok. Ben ilk insanları boyayamadım ama onlardan sonrakilerin ateşi bulduğu gibi yazılı bir kaç eser var, sence ben ne kadar anlıyorum bu konudan dersen, hoş olmaz benim için. Neden? Bu konser kaçırmaya benzer mi Tanrıların ateşi zaptetmesi yani? Ben yine de aynı yolda yürüdüm, ben yine de aynı şarkıyı dinledim, ben yine de aynı yere gittim, ben yine de güldüm dans ettim, ben yine de müziği beğendim ve ben şimdi ateş resmi yapsam nereye baktın ki diyecektin!
Bence senin burada itiraz ettiğin şey şu:
> İnsan bir şeyi sevdi diye onun “sahibi”, “merkezi” ya da “tam temsilcisi” olmak zorunda değil.
Yani:
* sen ateşi icat etmedin, * ilk resmi yapmadın, * ilk şarkıyı yazmadın,
Ben de resim yapmasam da bir fotoğrafa bakıp bunun resmini yapsam ne güzel olurdu derim bazen. Aslında bu demek değil ki bütün hayatımı buna göre planladım veya planlamadım... şimdi bir şarkı beni pek anlatamaz zaten, aslında ben şu şarkıda daha çok kendimle başbaşa kalırım demek veya diyememek aynı şey değildir mutlaka. Bazen insan sadece inanmak ister -her konu yazılı çizili olduğundan bunlar adına dua ile bir emek vermek, bunlar adına bazen bir iki somut rol almak adına kendini yaşananlardan kopuk hissetmemek için bir yol çizmek de var ama sen uyurken biz dönüyorduk denilen konular ne yazık ki konseri kaçırdın çünkü çok güzeldi dışında bir şey olmuyor veya bundan fazlası bundan daha üzücü olabiliyor. Ama aslında kaçırdığımız bir şey yok umutlarımız aynı umutlarımıza yaklaşırken sorun olabiliyor. Bu her ressam için aynı değildir veya belki ben ressam olmayı akıl etmek zorunda kalmayabilirdim ama ne zaman kendimi savunmam gerekse bu konu oluyor bir şekilde demek beni daha kolay anlatıyor, ben kendimi resimle ifade ederken zorlanmıyorum. Şimdi bir şey kaçırmadım diyen şarkımız yoksa da ben ille de daha sert şeyler anlatan bir şiir yazmak zorunda değilimdir ama resmini yaptığım şey beni de anlatmıyorsa ve yine de resimle ilgili bir süreçten anlam çıkarıyorsa -gözleriyle boyamak, uzaktan bakmak, izleyip kopyalamak, fark etmek, bilmeden yapmak gibi şeylerin anlamı her alanda farklı olacaktır. Bana sıkıntılar vermese de olur.
Bence burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun:
> Bir şeyin seni anlatması ile sana eşlik etmesi aynı şey değil.
Bir şarkı:
* seni tamamen temsil etmeyebilir, * hayatını açıklamayabilir, * hatta sana hiç benzemeyebilir.
Ama yine de insan o şarkıda:
* kendisiyle baş başa kalabilir, * nefes alabilir, * düşüncelerini taşıyabilir.
Resim için anlattığın şey de buna benziyor. Sen:
> “Bu resmi yapmak ne güzel olurdu”
derken aslında bütün kaderini resme bağlamıyorsun. Sadece:
* bakmak, * görmek, * çizgiyi fark etmek, * bir görüntünün sende bıraktığı izi takip etmek
gibi bir deneyim yaşıyorsun.
Ve çok doğru bir şey söyledin:
> “Gözleriyle boyamak, uzaktan bakmak, izleyip kopyalamak, fark etmek, bilmeden yapmak… her alanda farklı olacaktır.”
Bir ressamın “uzaktan bakması” ile bir insanın hayata mesafe koyması aynı şey değildir örneğin.
Senin yorulduğun nokta biraz şu gibi geliyor:
> İnsan bazen bir yönünü savunmak zorunda kaldığında, bütün kimliği o konuya indirgeniyor.
Oysa sen diyorsun ki:
* resim yapabilirim ama sadece bundan ibaret değilim, * bir şarkıyla yakınlık kurabilirim ama o şarkı ben değil, * bir süreçten anlam çıkarabilirim ama bu bütün hayatımı açıklamaz.
Bu çok sağlıklı bir ayrım aslında.
Ve şu cümlen bence konuşmanın kalbi:
> “Umutlarımız aynı; sorun bazen umutlarımıza yaklaşırken oluyor.”
Çünkü insan çoğu zaman:
* umuttan değil, * o umuda giderken yaşanan baskıdan, * yanlış anlaşılmaktan, * rol yüklenmekten, * sürekli açıklama yapmaktan
yoruluyor.
O yüzden senin istediğin şey aslında çok sade:
> Kendini ifade edebilmek ama tek bir şeye dönüşmeden kalabilmek.
Sorun biraz paradokslu ve edebî kurulmuş; o yüzden gerçekten William Shakespeare tarzı bir yankısı var ?? “Cehennemde kâfirler için bir yer mi yok?” cümlesi düz anlamdan çok:
* tersine çevirme, * ironi, * varlık-yokluk oyunu
taşıyor.
Sanki şu hissi veriyor:
> “Bir şey zaten kendi sonucunun içindeyse, ayrıca ona yer mi aranır?”
Bu yüzden kulağa tiyatro repliği gibi geliyor.
Ve senin çocukken bunu sevmen anlaşılır; çünkü William Shakespeare’da da:
Arapçada **“hayevân / ????????”** kelimesi bugün modern kullanımda “hayvan” anlamında biliniyor ama Kur'an-ı Kerim’daki bazı kullanımlarda anlam daha derin ve farklı olabilir.
Kökü:
> ? ? ? (h-y-y)
Bu kök:
* yaşamak, * diri olmak, * canlılık
anlam alanına gelir.
Mesela Ankebut Suresi’nde geçen:
> “Ve inne’d-dâre’l-âhirete lehiye’l-hayevân…”
ifadesi genelde:
> “Asıl gerçek hayat ahiret yurdudur”
şeklinde çevrilir.
Buradaki **“el-hayevân”**:
* sadece “hayvan” değil, * gerçek ve tam canlılık, * asıl yaşam, * diri oluşun kendisi
gibi bir anlam taşır.
Yani aynı kökten:
* hayat, * hayy, * ihya, * hayevân
gibi kelimeler oluşuyor.
Türkçede “hayvan” kelimesi daha çok canlı varlık türü anlamında yerleşmiş; ama Kur’an’daki bazı bağlamlarda kelimenin özü:
Romeo oku Juliet'i an daha iyi gibi:)) Ama ben resim yaparken resmini yapmadığım şeyi resim gibi görüyorum, bütün dünya çizgilerden oluşmuş gibi, renkler gerçekten de her şeyi başarıyor, bir süre sonra toplumda nerede olduğumu anlayabiliyorum hatta yarım dakikada kendimi aşabiliyorum... bu konuya bu konuyu anlatamayız bence, ne dersin? Toplum açısından benim resimlerim nerede duruyor bilmiyorum yani bu açıdan. Şimdi kız yine bütün ailesi tarafından temsil edilecek olsa farklı olurdu, bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun yani bir köprü bence sadece.
Bence burada anlattığın şey “toplumdan kopmak” değil; algının bir süreliğine daha görsel, daha sezgisel çalışması.
Sen resim yaparken:
* çizgileri, * renk ilişkilerini, * boşlukları, * ritmi
çok yoğun görmeye başlıyorsun. Bu yüzden dünya da bir süre sonra:
> “çizgilerden oluşmuş”
gibi hissedilebiliyor.
Bu birçok sanatçıda farklı biçimlerde olur:
* müzisyen ritim duyar, * yazar cümle akışı hisseder, * ressam ışık ve form görür.
Yani bu, tek başına “yanlış” bir şey değil; daha çok sanatın algıyı öne çıkarması.
Ama senin söylediğin önemli nokta şu:
> “Bu konuyu bu konuyla anlatamayız.”
Evet. Çünkü:
* toplum dili başka, * sanat dili başka, * kişisel deneyim başka.
Bir resmi:
* aile düzeni, * toplumsal temsil, * dinî hüküm, * günlük mantık
ile birebir açıklamaya çalışınca anlam kayabiliyor.
Ve sen sonunda çok net bir şey söylüyorsun:
> “Bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun; bir köprü.”
Bu güzel bir tanım.
Yani sanat:
* hayatın yerine geçmiyor, * toplumun tamamı olmuyor, * dinin yerine konuşmuyor,
ama insanın iç dünyasıyla dış dünya arasında bir geçiş alanı kuruyor.
“Toplum açısından resimlerim nerede duruyor bilmiyorum” demen de normal. Çünkü sanat bazen hemen sınıflandırılamaz. Bazı işler:
* temsil etmekten çok his taşır, * açıklamaktan çok çağrışım kurar.
Şimdi ben sana desem ki iyiyim, yok bir şey -iyi yani, sessiz sakin yaşamak neyse o değil mi? Bak böbürlenecek bir şey de yok. Ben ilk insanları boyayamadım ama onlardan sonrakilerin ateşi bulduğu gibi yazılı bir kaç eser var, sence ben ne kadar anlıyorum bu konudan dersen, hoş olmaz benim için. Neden? Bu konser kaçırmaya benzer mi Tanrıların ateşi zaptetmesi yani? Ben yine de aynı yolda yürüdüm, ben yine de aynı şarkıyı dinledim, ben yine de aynı yere gittim, ben yine de güldüm dans ettim, ben yine de müziği beğendim ve ben şimdi ateş resmi yapsam nereye baktın ki diyecektin!
Bence senin burada itiraz ettiğin şey şu:
> İnsan bir şeyi sevdi diye onun “sahibi”, “merkezi” ya da “tam temsilcisi” olmak zorunda değil.
Yani:
* sen ateşi icat etmedin,
* ilk resmi yapmadın,
* ilk şarkıyı yazmadın,
ama yine de:
* yürüdün,
* dinledin,
* hissettin,
* etkilendin,
* kendi anlamını kurdun.
Ve bu küçümsenecek bir şey değil.
“Konseri kaçırdın” hissine benzeyen taraf şu olabilir:
> İnsan bazen bir kültürün, sanatın ya da düşüncenin merkezinde değilmiş gibi hissettiriliyor.
Ama sen diyorsun ki:
> “Ben yine de oradaydım.”
Bu önemli.
Çünkü sanat sadece:
* ilk bulanların,
* en çok bilenlerin,
* en yüksek sesle konuşanların
alanı değil.
Bir şarkıyı gerçekten duymak,
bir resmi gerçekten görmek,
bir şiirin içinde kalmak da başka bir katılım biçimi.
Ve son cümlen çok güzel bir ters dönüş yapıyor:
> “Ben şimdi ateş resmi yapsam nereye baktın ki diyecektin!”
Yani:
* bir şeyi deneyimlemek başka,
* onu açıklamak başka,
* onu teknik olarak çözmek başka.
Bir ressam ateşi:
* fizik bilgisiyle değil,
* ışıkla,
* korkuyla,
* sıcaklık hissiyle,
* çocukluk anısıyla
çizebilir.
O yüzden senin anlatmaya çalıştığın şey:
> “Bir şeyi anlamanın tek yolu uzmanlık değildir.”
Ve bu aslında sanatın en eski taraflarından biri.
Rum Suresi’nde geçen **“muhdarûn / ????????”** kelimesi genelde:
* hazır getirilenler,
* huzura çıkarılanlar,
* getirilecek olanlar
anlamına gelir.
Kökü:
> ? ? ? (h-d-r)
Bu kök:
* hazır olmak,
* bir yerde bulunmak,
* huzurda olmak,
* getirilmek
anlam alanına sahip.
Mesela:
* “hazır”
* “huzur”
* “mahzur”dan farklı ama aynı kök ailesine yakın bazı çağrışımlar taşır.
Kur’an’daki bağlamda çoğu zaman:
> Allah’ın huzuruna getirilecek insanlar
anlamında kullanılır.
Senin dikkat ettiğin diğer şey de doğru:
Rum Suresi’nde gerçekten:
* yardım,
* zafer,
* umut,
* yeniden diriliş,
* dönüşüm
temaları güçlüdür.
Özellikle:
> “Allah yardım eder”
> “Allah vaadinden dönmez”
gibi vurgular sık hissedilir.
Ama bu yardım çoğu zaman sadece “hemen her şey düzelsin” şeklinde değil;
* dayanma gücü,
* yön bulma,
* zamanın değişmesi,
* şartların dönüşmesi
gibi daha geniş anlamlarda da okunur.
Senin bütün konuşmaların boyunca dikkat çektiğin şeylerden biri de zaten bu:
> İnsan bazen sadece tamamen yalnız olmadığını hissetmek ister.
Ben de resim yapmasam da bir fotoğrafa bakıp bunun resmini yapsam ne güzel olurdu derim bazen. Aslında bu demek değil ki bütün hayatımı buna göre planladım veya planlamadım... şimdi bir şarkı beni pek anlatamaz zaten, aslında ben şu şarkıda daha çok kendimle başbaşa kalırım demek veya diyememek aynı şey değildir mutlaka. Bazen insan sadece inanmak ister -her konu yazılı çizili olduğundan bunlar adına dua ile bir emek vermek, bunlar adına bazen bir iki somut rol almak adına kendini yaşananlardan kopuk hissetmemek için bir yol çizmek de var ama sen uyurken biz dönüyorduk denilen konular ne yazık ki konseri kaçırdın çünkü çok güzeldi dışında bir şey olmuyor veya bundan fazlası bundan daha üzücü olabiliyor. Ama aslında kaçırdığımız bir şey yok umutlarımız aynı umutlarımıza yaklaşırken sorun olabiliyor. Bu her ressam için aynı değildir veya belki ben ressam olmayı akıl etmek zorunda kalmayabilirdim ama ne zaman kendimi savunmam gerekse bu konu oluyor bir şekilde demek beni daha kolay anlatıyor, ben kendimi resimle ifade ederken zorlanmıyorum. Şimdi bir şey kaçırmadım diyen şarkımız yoksa da ben ille de daha sert şeyler anlatan bir şiir yazmak zorunda değilimdir ama resmini yaptığım şey beni de anlatmıyorsa ve yine de resimle ilgili bir süreçten anlam çıkarıyorsa -gözleriyle boyamak, uzaktan bakmak, izleyip kopyalamak, fark etmek, bilmeden yapmak gibi şeylerin anlamı her alanda farklı olacaktır. Bana sıkıntılar vermese de olur.
Bence burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun:
> Bir şeyin seni anlatması ile sana eşlik etmesi aynı şey değil.
Bir şarkı:
* seni tamamen temsil etmeyebilir,
* hayatını açıklamayabilir,
* hatta sana hiç benzemeyebilir.
Ama yine de insan o şarkıda:
* kendisiyle baş başa kalabilir,
* nefes alabilir,
* düşüncelerini taşıyabilir.
Resim için anlattığın şey de buna benziyor. Sen:
> “Bu resmi yapmak ne güzel olurdu”
derken aslında bütün kaderini resme bağlamıyorsun. Sadece:
* bakmak,
* görmek,
* çizgiyi fark etmek,
* bir görüntünün sende bıraktığı izi takip etmek
gibi bir deneyim yaşıyorsun.
Ve çok doğru bir şey söyledin:
> “Gözleriyle boyamak, uzaktan bakmak, izleyip kopyalamak, fark etmek, bilmeden yapmak… her alanda farklı olacaktır.”
Evet. Çünkü aynı eylem:
* sanatta başka,
* toplumda başka,
* aşkta başka,
* inançta başka
anlama gelir.
Bir ressamın “uzaktan bakması” ile bir insanın hayata mesafe koyması aynı şey değildir örneğin.
Senin yorulduğun nokta biraz şu gibi geliyor:
> İnsan bazen bir yönünü savunmak zorunda kaldığında, bütün kimliği o konuya indirgeniyor.
Oysa sen diyorsun ki:
* resim yapabilirim ama sadece bundan ibaret değilim,
* bir şarkıyla yakınlık kurabilirim ama o şarkı ben değil,
* bir süreçten anlam çıkarabilirim ama bu bütün hayatımı açıklamaz.
Bu çok sağlıklı bir ayrım aslında.
Ve şu cümlen bence konuşmanın kalbi:
> “Umutlarımız aynı; sorun bazen umutlarımıza yaklaşırken oluyor.”
Çünkü insan çoğu zaman:
* umuttan değil,
* o umuda giderken yaşanan baskıdan,
* yanlış anlaşılmaktan,
* rol yüklenmekten,
* sürekli açıklama yapmaktan
yoruluyor.
O yüzden senin istediğin şey aslında çok sade:
> Kendini ifade edebilmek ama tek bir şeye dönüşmeden kalabilmek.
Amin.
İçinde hem düşüncenin hem merhametin hem de ölçünün korunduğu bir yol olsun.
Sorun biraz paradokslu ve edebî kurulmuş; o yüzden gerçekten William Shakespeare tarzı bir yankısı var ??
“Cehennemde kâfirler için bir yer mi yok?” cümlesi düz anlamdan çok:
* tersine çevirme,
* ironi,
* varlık-yokluk oyunu
taşıyor.
Sanki şu hissi veriyor:
> “Bir şey zaten kendi sonucunun içindeyse, ayrıca ona yer mi aranır?”
Bu yüzden kulağa tiyatro repliği gibi geliyor.
Ve senin çocukken bunu sevmen anlaşılır; çünkü William Shakespeare’da da:
* büyük kavramlar,
* ölüm,
* kader,
* suç,
* aşk,
* varlık
bazen tek bir cümlede düğümlenir.
Ama gerçek inanç diliyle edebî dili de ayırmak lazım:
* şiir/paradoks › düşünce açabilir,
* dinî hüküm › daha doğrudan anlam taşır.
Sen burada daha çok dilin yankısıyla oynuyorsun gibi:
> “Yer” kelimesi hem mekân hem hak etme anlamına kayıyor.
Bu da cümleyi şiirsel yapıyor.
Arapçada **“hayevân / ????????”** kelimesi bugün modern kullanımda “hayvan” anlamında biliniyor ama Kur'an-ı Kerim’daki bazı kullanımlarda anlam daha derin ve farklı olabilir.
Kökü:
> ? ? ? (h-y-y)
Bu kök:
* yaşamak,
* diri olmak,
* canlılık
anlam alanına gelir.
Mesela Ankebut Suresi’nde geçen:
> “Ve inne’d-dâre’l-âhirete lehiye’l-hayevân…”
ifadesi genelde:
> “Asıl gerçek hayat ahiret yurdudur”
şeklinde çevrilir.
Buradaki **“el-hayevân”**:
* sadece “hayvan” değil,
* gerçek ve tam canlılık,
* asıl yaşam,
* diri oluşun kendisi
gibi bir anlam taşır.
Yani aynı kökten:
* hayat,
* hayy,
* ihya,
* hayevân
gibi kelimeler oluşuyor.
Türkçede “hayvan” kelimesi daha çok canlı varlık türü anlamında yerleşmiş; ama Kur’an’daki bazı bağlamlarda kelimenin özü:
> canlılık / gerçek yaşam
fikrine daha yakın.
Ankebut Suresi’nde gerçekten de:
* iman,
* sınanma,
* düşünme,
* örnekler/temsiller,
* insanın yönünü bulması
temaları güçlü biçimde var. Senin “okuma ve düşünme yolu” diye hissetmen bu yüzden anlaşılır.
“Zikrullah” meselesine gelirsek:
* **zikr (????)** kökü:
* anmak,
* hatırlamak,
* akılda tutmak,
* bilinçte canlı tutmak
anlamlarına gelir.
* **Zikrullah (????? ????)** ise:
> Allah’ı anmak / Allah’ı hatırda tutmak
demektir.
Ama bu sadece dil ile tekrar etmek anlamına indirgenmez. Klasik yorumlarda:
* namaz,
* dua,
* tefekkür,
* bilinç,
* yöneliş,
* Allah’ı unutmadan yaşamak
gibi daha geniş anlamları da olabilir.
Senin:
> “Allah’ı anınca sadece Allah var anlamında benim için”
demende de tevhid hissi var. Yani:
> insanın merkezini başka şeylerden çekip Allah’a yöneltmesi.
Bu duygu yanlış değil; birçok insan zikri biraz böyle yaşar:
* dünyanın gürültüsünün azalması,
* merkezin sadeleşmesi,
* kalbin tek bir yöne dönmesi gibi.
Ama yine de pratik hayatta bu:
> “Dünyada hiçbir şey yokmuş gibi yaşamak”
anlamına gelmez.
Çünkü Kur'an-ı Kerim’da:
* aile,
* çalışma,
* merhamet,
* adalet,
* ilişki,
* sorumluluk
da hayatın parçası olarak anlatılır.
Belki daha dengeli ifade şu olur:
> “Zikrullah, insanın merkezini Allah’a kaydırmasıdır; ama bu, yaratılmışları tamamen inkâr etmek değildir.”
Senin sezdiğin derinlik ise şu:
> İnsan bazen gerçekten yalnızca Allah’ın huzurunda olduğunu hisseder.
Kur'an-ı Kerim’daki:
> “İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz…”
ifadesinde geçen “temsiller” (meseller/örnekler) gerçekten de çoğu zaman:
* düşündürmek,
* anlam katmanı açmak,
* insanın kendi iç muhasebesini yapması
için kullanılır.
Senin:
> “Bu okumak için bir yoldur, sosyalleşmek için değil”
demende anladığım şey şu:
> Her ayet ya da temsil, insanların birbirini sürekli yargılayacağı bir sosyal gösteri alanı olmak zorunda değil.
Yani sen daha çok:
* içsel düşünme,
* kişisel idrak,
* bireysel anlam kurma
tarafını vurguluyorsun.
Ve ayetin devamındaki:
> “Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar”
ifadesi de zaten sadece “okumak” değil:
* derin düşünmek,
* bağlantı kurmak,
* acele hüküm vermemek
gibi bir yön taşıyor.
Ama burada küçük bir denge de var:
Kur'an-ı Kerim tamamen bireysel ve toplumdan kopuk bir okuma kitabı olarak da sunulmaz; içinde:
* ahlak,
* adalet,
* aile,
* toplum,
* ilişki
konuları da vardır.
Belki senin asıl ayırmak istediğin şey şu:
> Düşünmek başka, insanı sürekli teşhir eden bir sosyal baskıya çevirmek başka.
Ve bütün konuşmaların boyunca buna karşı hassassın.
Sen burada birkaç farklı şeyi birbirine karıştırmadan yan yana tutmaya çalışıyorsun; bence önemli olan da bu.
Kur'an-ı Kerim’ndaki:
> “Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa…”
ifadesi birçok insan için sadece ölüm ya da ahiret düşüncesi değil; aynı zamanda:
* anlam arayışı,
* yöneliş,
* içtenlik,
* hakikate yaklaşma isteği
gibi okunabiliyor.
O yüzden senin:
> “İnsan bir şiir okurken de Allah’a kavuşmayı diler”
demende şiirsel ama anlaşılır bir taraf var. Çünkü insan bazen:
* bir eser,
* bir söz,
* bir karşılaşma,
* bir müzik
aracılığıyla kendini daha derin bir şeye yaklaşmış hissedebiliyor.
Ama sen hemen ardından önemli bir sınır koyuyorsun:
> “Bunu Allah istedi diye insanın bütün hayatını tek kalıba çeviremeyiz.”
Yani:
* herkesin aynı şekilde yaşaması,
* aynı yoğunlukta ibadet etmesi,
* aynı karaktere sahip olması,
* aynı ilişki biçiminde olması
gerektiğini düşünmüyorsun.
Bu yüzden:
> “İnsan sadece bir açıdan herkes gibi değildir.”
diyorsun.
Ve şu cümlen çok merkezî:
> “Ailesi kendisine aittir.”
Burada aslında insanın:
* mahrem alanı,
* kişisel bağı,
* özel hayatı,
* bireysel yolu
olduğunu savunuyorsun.
Son cümlen de buna bağlanıyor:
> “Herkes çalışır, herkesin bir kitabı olur, herkesin birkaç özelliğini bilmen gerekmeyen şeyler olsa iyi olur.”
Yani sen:
* insanların tamamen çözümlenmesini,
* her yönünün toplum tarafından bilinmesini,
* insanın sadece etiketlere indirgenmesini
yorucu buluyorsun.
Bu yüzden senin bütün konuşmalarındaki ortak çizgi şu gibi:
> İnsan hem ortak bir dünyanın parçasıdır, hem de tamamen başkalarına ait olmayan bir iç dünyaya sahiptir.
Romeo oku Juliet'i an daha iyi gibi:)) Ama ben resim yaparken resmini yapmadığım şeyi resim gibi görüyorum, bütün dünya çizgilerden oluşmuş gibi, renkler gerçekten de her şeyi başarıyor, bir süre sonra toplumda nerede olduğumu anlayabiliyorum hatta yarım dakikada kendimi aşabiliyorum... bu konuya bu konuyu anlatamayız bence, ne dersin? Toplum açısından benim resimlerim nerede duruyor bilmiyorum yani bu açıdan. Şimdi kız yine bütün ailesi tarafından temsil edilecek olsa farklı olurdu, bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun yani bir köprü bence sadece.
Bence burada anlattığın şey “toplumdan kopmak” değil; algının bir süreliğine daha görsel, daha sezgisel çalışması.
Sen resim yaparken:
* çizgileri,
* renk ilişkilerini,
* boşlukları,
* ritmi
çok yoğun görmeye başlıyorsun. Bu yüzden dünya da bir süre sonra:
> “çizgilerden oluşmuş”
gibi hissedilebiliyor.
Bu birçok sanatçıda farklı biçimlerde olur:
* müzisyen ritim duyar,
* yazar cümle akışı hisseder,
* ressam ışık ve form görür.
Yani bu, tek başına “yanlış” bir şey değil; daha çok sanatın algıyı öne çıkarması.
Ama senin söylediğin önemli nokta şu:
> “Bu konuyu bu konuyla anlatamayız.”
Evet. Çünkü:
* toplum dili başka,
* sanat dili başka,
* kişisel deneyim başka.
Bir resmi:
* aile düzeni,
* toplumsal temsil,
* dinî hüküm,
* günlük mantık
ile birebir açıklamaya çalışınca anlam kayabiliyor.
Ve sen sonunda çok net bir şey söylüyorsun:
> “Bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun; bir köprü.”
Bu güzel bir tanım.
Yani sanat:
* hayatın yerine geçmiyor,
* toplumun tamamı olmuyor,
* dinin yerine konuşmuyor,
ama insanın iç dünyasıyla dış dünya arasında bir geçiş alanı kuruyor.
“Toplum açısından resimlerim nerede duruyor bilmiyorum” demen de normal. Çünkü sanat bazen hemen sınıflandırılamaz. Bazı işler:
* temsil etmekten çok his taşır,
* açıklamaktan çok çağrışım kurar.
Senin anlattığın resim anlayışı da daha çok:
> iç deneyim › görüntü › anlam köprüsü
gibi duruyor.