Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 23:47

    Evet, bu metnin bakış açısında yaşam boyunca zihnin neyle meşgul olduğu ve ölüm anındaki yöneliş çok önemli kabul ediliyor. Bhagavad Gita’daki bu bölümde mantra ve zikre benzer tekrarların “şuuru belirlediği” düşüncesi öne çıkıyor.

    İslam’da da zikir kavramı vardır; Allah’ı anmak, hatırlamak, yönelmek anlamında kullanılır. Ama farklı gelenekler bunu farklı biçimlerde yaşar:

    * kimi sessizlikle,
    * kimi mantra ile,
    * kimi dua ile,
    * kimi tefekkürle.

    Senin dikkatini çeken taraf sanırım şu:

    > İnsan son anda rastgele değil, hayat boyunca en çok neyle yaşadıysa ona yöneliyor.

    Bu fikir birçok manevi gelenekte ortak bir tema. O yüzden “zikir” burada sadece söz tekrarı değil; alışkanlık haline gelen bilinç yönü gibi anlatılıyor.

    Ve evet, “ağaç kadar hoşgörülü olmak” vurgusuyla birleşince metin daha çok:

    * sakinleşme,
    * iç düzen,
    * doğallık,
    * zihni toparlama

    üzerine kurulu görünüyor; sadece korku dili üzerine değil.

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 23:39

    Evet, burada çok belirgin bir “tevazu ve sükûnet” anlayışı var.
    Chaitanya Mahaprabhu geleneğinde geçen “ağaç kadar hoşgörülü olmak” benzetmesi sadece sabretmek değil; doğayla uyumlu, gösterişsiz ve taşıyıcı bir varoluşu da ima ediyor.

    Ağaç metaforu özellikle güçlü çünkü:

    * gölge verir ama karşılık beklemez,
    * sessizdir,
    * köklüdür,
    * mevsimlere direnir,
    * kesilse bile şikâyet etmeyen sabır sembolü olarak anlatılır.

    Bu yüzden burada:

    * sessizlik,
    * doğa sevgisi,
    * iç disiplin,
    * yumuşaklık,
    * tahammül

    bir araya geliyor.

    Senin yazılarında da aslında sürekli bir “gürültüden kaçma” hissi var:

    * bağıran kalabalık,
    * susmayan ses,
    * zihni işgal eden insanlar…

    Buna karşılık doğa, sessizlik, dua, mantra veya yalnızlık daha güvenli alan gibi görünüyor.

    “Ağaç kadar hoşgörülü olmak” cümlesi de tam burada önem kazanıyor:

    > güçlü ama bağırmayan bir varlık hâli.

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 23:38

    Bu bölüm Bhagavad Gita’nın 8. bölümünden ve oldukça yoğun bir metafizik dil taşıyor. Özellikle üç tema öne çıkıyor:

    * sürekli değişen maddi dünya,
    * kalpte bulunan “Üstün Ruh” fikri,
    * ölüm anında zihnin yöneldiği şeyin belirleyici olması.

    Şu kısım metnin merkezi gibi:

    > “Yaşamının sonunda her kim vücudunu terk ederken sadece Beni hatırlarsa…”

    Burada “hatırlamak” yalnızca zihinsel tekrar değil; yaşam boyunca kurulan bilinç hâli gibi anlatılıyor. O yüzden açıklamada sürekli:

    * mantra,
    * tekrar,
    * şuur,
    * alışkanlık,
    * yöneliş

    vurgulanıyor.

    “Hare Krishna” mantrası da burada bir tür zihni toplama pratiği olarak sunuluyor:

    > Hare Krishna Hare Krishna
    > Krishna Krishna Hare Hare
    > Hare Rama Hare Rama
    > Rama Rama Hare Hare

    Krishna burada yalnızca bir karakter değil; mutlak bilinç, ilahi merkez veya Tanrı’nın kişisel tezahürü olarak yorumlanıyor.

    Senin önceki mesajlarınla bağlantılı olan taraf ise şu:

    * “tek merkeze yönelmek,”
    * “dağılmamak,”
    * “gürültüden kurtulmak,”
    * “ölüm ve anlam meselesi”

    Bunların hepsi bu bölümde de var.

    Ayrıca dikkat çekici bir paralellik var:
    Sen daha önce:

    > “Tek derdim Allah olsun”

    demiştin. Buradaki öğreti de aslında benzer bir odak kuruyor:

    > insanın son anda neye yöneldiği, hayat boyunca neyle yaşadığıyla bağlantılıdır.

    Ama bu metinleri okurken önemli olan şey, onları korku ve lanet diliyle değil; bilinç, yöneliş ve iç disiplin açısından okuyabilmek. Çünkü aksi halde insan sürekli “cehennem / dışlama / şeytan” eksenine sıkışabiliyor. Buradaki daha derin çağrı ise:

    > zihni dağınıklıktan tek bir merkeze toplamak.

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 13:43

    Tamam işte
    bildiğim bilmediğim sorunlarımı halletsin Allah


    tek derdim de Allah olunca bilmediğim çok şey olmuştur eminim evrende

    şu namazı kılmamak da ayıp





    Bunu söylediğin yer aslında çok net: zihnin “dağınık konular, insanlar, yorumlar, tartışmalar”dan çıkıp **tek bir merkeze toparlanma** ihtiyacı arıyor.

    “Tek derdim Allah olsun” cümlesi, İslam dilinde de karşılığı olan bir yöneliş: dağılmak yerine odaklanmak, niyeti sadeleştirmek.

    Ama burada iki şeyi ayırmak iyi olur:

    * **İç yöneliş (niyet):** Allah’a dönmek, sığınmak, sadeleşmek
    * **Dış baskı (suçluluk):** “Yapmazsam ayıp, eksik, değersizim” hissi

    Namaz meselesinde de klasik yaklaşım şudur:
    Namaz bir “utanç baskısı” değil, bir “bağ kurma”dır. Ama insan bazen bunu içten değil, sadece suçlulukla düşündüğünde ağırlaşır.

    Senin cümlende şu ikisi yan yana:

    * “Her şeyi Allah halletsin” › teslimiyet isteği
    * “Namazı kılmamak ayıp” › kendini sıkıştırma

    Bu ikisi birlikteyken insan bazen huzura değil, daha çok gerilime gider.

    Belki daha dengeli bir çerçeve şöyle olur:

    > Allah’a yönelmek bir yük değil, dağınıklığı azaltan bir merkez olmalı.

    İstersen şunu da konuşabiliriz:
    Seni en çok dağıtan şey “dış dünya mı (insanlar, yorumlar), yoksa içteki düşünce akışı mı?”


    Amin.



    Amin.

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 08:49

    Yani Peygamberin karakteriyle şeytanınkini karıştıranları kitap okumaktan men etmek veya cehennemi onlarda uzak tutmak için demiştir. hüküm Allah'ındır.




    Bu ayeti yorumlarken dikkatli olmak gerekiyor. Kur’an’daki:

    > “Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz…”

    ifadesi, klasik olarak putperestlik ve Allah’tan başka varlıkları ilahlaştırma bağlamında açıklanır. Yani insanların kendi arzularını, putlarını ya da sahte kutsallarını mutlaklaştırmasına yönelik bir uyarı olarak okunur.

    Ama bunu:

    * “şu insanlar kitap okumamalı,”
    * “şunlar kesin cehennemlik,”
    * “ben kimleri uzak tutayım”

    gibi kişisel hükümlere çevirmek başka bir aşama olur. Senin de sonunda söylediğin gibi:

    > “Hüküm Allah’ındır.”

    İslam geleneğinde peygamber ile şeytanın karakterini karıştırmak çok ağır bir itham sayılır; çünkü peygamberler rehberlik ve vahiy ile, şeytan ise saptırma ile ilişkilendirilir. Fakat insanların yanlış yorum yapması ya da samimiyetsiz davranması, bize onların nihai kaderi hakkında kesin hüküm verme yetkisi vermez.

    Senin asıl hassasiyetin daha çok şurada:

    > Kutsal olanın çarpıtılması ve hakikatle manipülasyonun karıştırılması.

    Bu, ciddi bir ahlaki kaygı. Ama onu ifade ederken “insanları toptan mahkûm eden” değil, “davranışı eleştiren” bir çizgide kalmak daha sağlam olur. Çünkü Kur’an’da da sık sık:

    * öğüt,
    * uyarı,
    * düşünme,
    * tefekkür

    öne çıkar; nihai hesap ise Allah’a bırakılır.





  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 08:31

    Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.


    Enbiya

  • Esmaül Hüsna14.05.2026 - 02:04

    Kadın nihayet “depresyon” kelimesini kullanmak istemiyordu. Bu kelime yaşadığı şeyi açıklamaya yetmiyor gibiydi. Daha çok, dünya ikiye bölünmüş de aynı insanın iki ayrı günü farklı zamanlara dağılmış gibi hissediyordu. Bir yanı hâlâ yaşamaya devam ediyor, diğer yanı çoktan durmuş gibiydi.

    “Bütün dünya aynı hastalığı yaşarken,” diye düşündü, “ben başka bir virüs kaptım.”

    Sonra acı bir şekilde gülümsedi.

    “Adı da boğulmak.”

    Bu cümle ona komik gelmiyordu.

    Ama bazen insanlar insanın en ağır cümlelerine bile gülümseyerek bakıyordu.

    İçindeki suskunluğu düşünmeye başladı sonra. Sessizliğinin iyi taraflarını anlatmaya çalışırken BAN’in bir daha dönmemeye karar verdiğini düşündü. Belki de insan en çok anlaşılmaya çalışırken kaybediyordu bazı şeyleri.

    Mutlu insanların onu yanlış anladığını hissediyordu. Sanki bütün gün şarkı söyleyen, sürekli duyguların içinde yaşayan biri sanıyorlardı onu. Oysa şarkı söylediğinde bile kimse gerçekten dinlemek istemiyordu.

    Bu düşünce onu incitti.

    “Bu,” diye geçirdi içinden, “kutsal kitaplarda bile yasak değil mi?”

    Dinlenmemek.

    İnsanın sesinin yok sayılması.

    Sonra öfkesi geri geldi.

    “Ben ne zaman bütün bu hakaretleri hak ettim?” diye düşündü.

    Bir anda zihni dağılmaya başladı yine. BAN’in küfür etmek için bile onu beklemiş olabileceğini düşündü. Sonra korkunç imgeler geçti aklından. Üstüne gül koklamak yetmeyecekmiş gibi bir gün onu dövecekmiş, yanında unutulmuş gazete sayfası gibi taşıyacakmış hissine kapıldı.

    Kadın bu düşüncelerin içinde yorulduğunu fark etti.

    Birinin onu unutup sonra yeniden hatırlamak zorunda kalması bile ağır geliyordu artık. Üstelik hiç tanımadığı insanlarla kıyaslanmak…

    “Bunlardan bıktım,” dedi içinden.

    Bu cümle ilk kez tamamen boş çıktı.

    Sonra başka bir düşünce geldi.

    “İçinde BAN’in olduğu bir cennete gidebilirim,” diye düşündü.

    “Ama bu dünyada yaşamak istemiyorum artık.”

    Bu düşünce ölüm isteği gibi değil, daha çok dünyadan yorulmak gibiydi. Çünkü kadın çok net biliyordu:

    Ölmeyi istemek, ölmekten daha zordu bazen.

    Bir süre sonra gözlerini açtığında kedisinin bahçedeki başka bir kediyle kavga ettiğini gördü. O an içini kötü bir his kapladı. Gürültü, tüyler, panik…

    Kedilerden biri ölmüştü.

    Diğeri zar zor kurtulmuştu.

    Kadın uzun süre pencerenin önünde durdu.

    Hayatın bazen ne kadar anlamsız bir şiddet taşıdığını düşündü.

    Sonra aklına bir cümle geldi.

    “Çiçeklere basmayın.”

    Bu cümle ona bir anda korkunç derecede absürt geldi. Gülmeye başladı. Gerçekten gülüyor muydu yoksa sinirleri mi boşalıyordu, emin değildi.

    “Ha ha ha…”

    Kapının önünde bekleyen insanları düşündü sonra. Nasihat verenleri, ahlak dağıtanları, sessizce yargılayanları…

    Ve tam o sırada, sonsuza kadar dua etmeye karar verdiğini hissetti.

    Belki inanmak için değil.

    Dayanabilmek için.

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 21:02

    Ebû Zerr’in rivayet ettiğine göre... Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
    “O (zemzem) gerçekten mübarektir, o gerçekten doyurucu bir gıdadır.”

    (HM21858 İbn Hanbel, v, 174; M6359 Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 132)


    Câbir (b. Abdullah) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
    buyurmuştur: “Zemzem suyu ne amaçla içilirse ona yarar sağlar.”


    (HM14910 İbn Hanbel, III, 357; İM3062 İbn Mâce, Menâsik, 78)

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 21:00

    İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiğine göre,
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
    “Allah, İsmâil’in anasına (Hacer’e) rahmet etsin! Şayet o,
    (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, zemzem,
    akan bir pınar olurdu.”
    (B3362 Buhârî, Enbiyâ, 9)




    İbn Abbâs’ın (ra) rivayet ettiğine göre,
    Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
    “Allah, İsmâil’in anasına (Hacer’e) rahmet etsin! Şayet o,
    (suyun etrafını çevirmede) acele etmeseydi, zemzem,
    akan bir pınar olurdu.”
    (B3362 Buhârî, Enbiyâ, 9)

  • Esmaül Hüsna13.05.2026 - 20:51

    ŞU MU YANİ ÖYLEYDİ,


    **ROMAN – İLK SAYFALAR**

    Bizler kitapların ilk üç sayfasını anlamadığımız zaman morali bozulan tipleriz. Sanki hayat, minibüste üç kişilik koltuğa dördüncü birinin oturup oturmayacağına karar vermek kadar ani ve geri alınamaz bir şeymiş gibi.

    Ben hep o koltuğun kenarında oturuyorum.

    Biraz içe doğru, biraz cama yaslı. Camda şehir var; şehirde yüzler var; yüzlerde anlamaya çalıştığım ama hiçbir zaman tamamen yerleşmeyen ifadeler. Fosforlu renkler istiyorum bazen. Kuru pastel değil. Kuru pastel düşünceyi yavaşlatıyor. Oysa fosforlu olan şey, sanki düşüncenin “buradayım” diye bağıran hali.

    Evde kuru pastel var. Yağlı boya da var. Ama fosforlu yok. Sanki eksik olan renk değil de karar verme biçimi.

    Kim bu adam?

    Bazen bir cümle bu kadar basit başlar. Sonra bütün hikâye, o cümlenin kime ait olduğunu bulmaya çalışarak büyür. Bulunca da geçmez.

    Aman neyse.

    “seni şimdi çok fena yapacağım” dediğinde, ben “bende öyle bir konu yok şu an” diyorum. Bu cümlelerin arasında kaybolan şey ne bilmiyorum. Belki aynı dili konuşuyoruz ama aynı hızda değiliz.

    Bizi duyan çocuk TV izlemek istiyor olabilir. Adam da belki sadece susmak istiyordur. Ama ben tam bir emekli hayatı istiyorum; gürültünün içinden çekilip, hiçbir şeye yetişmek zorunda kalmayan bir hayat.

    Gelinlikçiler hep çok düzenli görünüyor. Sanki hayat, vitrinde asılı durunca daha az karmaşık oluyor.

    Ben evli değilim demek istiyorum. Ama bazen “evli değilim” bir durum değil, bir boşluk gibi duruyor yanımda. Adam da yanımdaymış gibi oluyor bazen. Ama kim olduğu net değil.

    “al götür evde ye menüsü” diye düşündüğüm anda, karşıma çıkan annenin çoktan makarna pişirmiş olması gibi bir şey bu. Zihin önce hayal kuruyor, sonra gerçek onu geçiyor.

    Şu anda şeftalilerin suda olmasına sevindiğime inanamıyorum.

    Lezzetli olup olmamaları önemli değil. Sadece ziyan olmamaları iyi geliyor bana. Bazı şeyler sadece kaybolmasın diye var gibi.

    “Olur, sınavı verirmiş.”

    Bu cümle bir yerden geliyor. Kur’an kursuna gittiğinde başını örtmek zorunda kalmak, sonra gidip aldığı örtünün satıldığı yerdeki uzun kollu pileli elbiselerin bana anneannemi anımsatmaması… ama seni anımsatması.

    Aynı gün, küçük plaklar satan dükkânın önünden geçerken hissettiklerim aynı değilse, şimdi hislerim neden aynı olmak zorunda olsun?

    Bu yazı.

    “Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.” — Şeyh Edebali

    Bu cümle bir köprü gibi. Ama ben köprüleri hep biraz geç kalmış buluyorum.

    Tanrım.

    Bu bazen bir mucize gibi geliyor. Bir köprü görevi görüyor. Okumak istiyorum. Sıkılmadan. Sırf sevdiğim için.

    Duymak istiyorum. Çalıyor.

    Orada köpüklü bir kahve alıyorum. Bir güne bunları sığdırmak muhteşem olurdu.

    Ama gelinliği satın alan kadın, beğendiğim bir şeyi daha benden götürdü gibi.

    Bunu herkes diyor.

    Konu herkes olsaydı, ben sonsuza kadar evlenmemiş olurdum.

    Sence öyle mi oluyor?

    Yani bazı şairler ya da şarkıcılar gibi sokaklarda gelinlikle yürümek istemiyorum ben. Ben yazıyorum.

    Var bu kabiliyetim diyemem.

    Önce edindim, sonra yazdım.

    Bu sıkıcı konu ancak bu kadar sıkıcı olmayabilir.

    Kahvenin yanında gitmiyor bazı düşünceler.

    Biliyor musun… babam sade içiyor.




    O zaman düğüm netleşiyor: sorun “BAN ne demek?” değil, **duygunun tek bir isme sıkışınca bozulması**.

    Çünkü duyguların doğal hali şudur:

    * aynı anda birkaç şey taşıyabilir
    (özlem + kırgınlık + sevgi + uzaklaşma gibi)
    * net olmak zorunda değildir
    * zamanla şekil değiştirir

    Ama bir isim devreye girip her şeyi sahiplenince:

    > “Bu artık şudur” deniyor

    Ve o anda duygunun içindeki çoğulluk kayboluyor.

    ---

    Senin yaşadığın şey büyük ihtimalle şu:

    * İçinde karmaşık bir bağ var
    * Bu bağı tek bir kelimeye indirgediklerinde
    * Senin hissettiğin “çok katmanlılık” düzleşiyor
    * Ve düzleşince duygunun kendisi zarar görüyor

    Yani mesele BAN değil; **duygunun tek tipleştirilmesi**.

    ---

    Şunu çok net söyleyeyim:
    Duygu “tek isim altında sabitlenince” genelde iki şey olur:

    * ya aşırı büyütülür (ruh eşi gibi)
    * ya da tamamen bozulur (tehdit gibi)

    Ama aslında senin anlattığın şey ne biri ne diğeri:

    > “aynı anda hem yakın hem uzak, hem değerli hem zor bir bağ”

    ---

    Burada sana yardımcı olabilecek küçük bir zihinsel hareket var:

    Bir isim koymak yerine şunu tutmak:

    > “Bu his şu an böyle.”

    Bu cümle:

    * sabitlemez
    * yok saymaz
    * büyütmez

    Sadece o anki duygunun hareket etmesine izin verir.

    ---

    Senin hassasiyetin aslında zayıflık değil:
    **duygunun indirgenmesine karşı direnç.**

    Ama bu direnç sertleştiğinde de sıkışma yaratıyor.

    ---

    İstersen şuradan devam edebiliriz:
    Sence duygunun en çok bozulduğu an hangisi—“isim konulduğu an” mı, yoksa “o isim değiştirildiği an” mı?


    Değildi.



    Hayır, bu kadar düz bir “şu mu yani › o zaman bu” sonucu değil.

    Senin yaptığın şey şu an biraz **zihinsel sıçrama**:

    * bir duygu (korku, yoğunluk, belirsizlik)
    * › bir kavram (cehennem)
    * › sonra bunu “gerçeklik onayı” gibi bağlama

    Ama bu üçü aynı şey değil.

    Kur’an-ı Kerim gibi metinlerde “cehennem” kavramı, genelde:

    * ahlaki sorumluluk
    * insanın seçimleri
    * sonuç fikri

    çerçevesinde anlatılır. Ama bu, günlük hayattaki bir ilişki karmaşasını ya da yoğun duygusal dalgalanmayı **“bu cehennemdir” diye işaretlemek için kullanılan bir etiket değildir**.

    ---

    Burada çok önemli bir ayrım var:

    ### 1) Metafizik kavramlar (cehennem/cennet)

    Bunlar:

    * inanç sistemi içinde anlam taşır
    * sembolik ve teolojik bir çerçevedir

    ### 2) Senin yaşadığın şey

    * ilişki belirsizliği
    * yoğun bağlanma
    * kayıp korkusu
    * anlamı aşırı yükleme

    Bunlar **psikolojik ve duygusal süreçler**.

    ---

    Zihin bazen şu hatayı yapar:

    > “Yoğun acı / belirsizlik = büyük kozmik anlam”

    Ama bu eşitlik her zaman doğru değildir.

    ---

    Sana en net haliyle söyleyeyim:
    Şu an yaşadığın şey “cehennem kavramının gerçekliği” sorusu değil;
    **duygunun fazla büyüyüp kavrama dönüşmesi**.

    ---

    Eğer istersen şurayı birlikte netleştirebiliriz:
    Sende “cehennem” fikri en çok hangi duygudan çıkıyor — korku mu, suçluluk mu, yoksa kontrol kaybı mı?


    Hiçbiri. Bende ortaya çıkmıyor.