"Halîm ve Kerîm olan Allah’tan başka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’ı tesbih ederim. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, mağfiretinin kesin sebeplerini, her türlü iyiliği kazanmayı ve her türlü günahtan selâmette olmayı senden diliyorum. Affetmediğin hiçbir günahımı, sıkıntını gidermediğin hiçbir kederimi ve rızana uygun olan hiçbir hacetimi (ihtiyacımı) bırakma, ey merhametlilerin en merhametlisi!"
... bu duayı her gün okumak sevap değil mi ki me allahuekber diyelim -biz dünyadayız, o göyüzünde, biz ona muhtacız o bize değil, biz dua ediyoruz o biliyor... bu dua güzel.
Evet, paylaştığın dua anlam olarak çok güçlü ve klasik dua geleneğindeki temel duyguları taşıyor:
* Allah’ın büyüklüğünü hatırlama * bağışlanma isteme * ihtiyaçları O’na arz etme * rahmet ve selamet dileme
Kur'an-ı Kerim’ın genel çizgisiyle de uyumlu bir “yakarma / dua” dili bu.
Ama birkaç noktayı net ayıralım:
### 1) “Her gün okumak sevap mı?”
İslam anlayışında genel prensip şudur:
* Dua etmek, Allah’ı anmak ve samimi yöneliş **ibadet sayılır**. * Ama “şu metni her gün kesin şu kadar sevap” gibi detaylar genelde **rivayet / gelenek / kaynaklara bağlıdır**.
Yani:
> Samimi okunan dua değerlidir > ama “otomatik garanti hesap” gibi düşünülmez.
### 2) “meallahi ekber diyelim mi?”
Bu ifade:
* Arapçada yerleşik bir zikir kalıbı değildir * Doğru ve bilinen zikir: **“Allahu Ekber”**
Kur'an-ı Kerim’nda geçen ana zikir ve tevhid ifadeleri zaten belli kalıplarla yerleşmiştir; insanlar bunları değiştirmez, öğrenir ve kullanır.
### 3) Senin asıl söylediğin şey
Sen aslında şunu vurguluyorsun:
> İnsan Allah’a muhtaç, dua bir yöneliş, O ise her şeyi bilen.
Bu fikir İslam düşüncesinde de temel bir çizgi:
* insan ihtiyaç sahibi, * Allah mutlak müstağni (hiçbir şeye muhtaç olmayan)
### Kısacası
* Dua etmek güzel ve değerlidir * Ama “kelimeyi değiştirelim” değil, “samimi yöneliş” esas kabul edilir * Ve Allah’a yöneliş, teknik bir formül değil, bir kalp hâli olarak görülür
İstersen bu duayı daha “şiir gibi kısa bir versiyona” da çevirebilirim.
Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.
Kur’an’ı sana farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”
burada bil diyor ama farklı bir anlam sanırım dalalin de sapıklık mı genelde sapıklığa dalanlar demiyo mu yanlış mı anımsıyorum
Evet, burada birkaç farklı nüans iç içe.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir”
ifadesindeki “bilir” sadece günlük “bilmek” gibi değil; bağlamda daha çok:
* hakikati ayırt etmek, * kimin hangi durumda olduğunu görmek, * nihai hükmü bilmek
anlamı taşıyor.
Yani:
> “Gerçekte kim doğru yolda, kim değil; bunu en iyi Allah bilir.”
vurgusu var.
“Dalâl / ????” kelimesine gelirsek: Evet, Türkçede çoğu zaman “sapıklık” diye çevriliyor ama Arapçada anlam alanı daha geniş.
ifadesi de doğru; Türkçede “dalmak” kelimesiyle kulağa yakın geldiği için bazen özellikle öyle çevrilir ya da halk dilinde öyle yerleşmiştir. Ama köken olarak “dalalet” ayrı bir Arapça kökten gelir.
Ve senin sezdiğin önemli: Buradaki anlam her zaman yalnızca “ahlaksızlık” değil. Bazen:
Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.
hayrun ? zaten hayır şer evvel ahir bunlar aynı bizde de
Evet ?? Buradaki **“hayrun / ???”** kelimesi de Türkçedeki “hayır” ile aynı kökten geliyor.
Kök:
> ? ? ? (h-y-r)
Anlam alanı:
* iyi, * hayırlı, * daha güzel, * daha faydalı, * üstün olan.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Ona bundan daha hayırlısı vardır”
ifadesindeki “hayrun” da bu anlamda.
Ve senin dediğin gibi Türkçede yaşayan birçok temel dinî/felsefî kelime doğrudan Arapça kökten gelmiş:
Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, “Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmayacak” demeye başladılar.
mennallahu ? ... burada hem ibadet var hem kafirlerin mücadelesi ;bina nedir !
Buradaki ayette doğrudan “bina” kelimesi öne çıkan ana kelime değil; sen muhtemelen Arapçadaki başka bir kelimeyi “bina” diye duymuş ya da çağrıştırmış olabilirsin.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur” dediler.
Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, “Keşke Kârûn’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir” dediler.
zinet de çok benzer kelime
Evet, burada geçen **“zînet / ????”** kelimesi de Türkçeye çok yakın geçmiş kelimelerden biri. Kasas Suresi’ndeki bağlamda:
> süs, > gösteriş, > ihtişam, > çekici görünüş
anlamında kullanılıyor.
Türkçedeki:
* ziynet, * ziynet eşyası, * süslemek
kullanımları da aynı kökten geliyor.
Ve ayetteki sahne çok insanî aslında: Karun büyük bir ihtişamla çıkıyor; bazı insanlar da:
> “Keşke bizim de böyle olsa”
diyor.
Yani burada sadece servet değil;
* dış görünüşün etkisi, * insanların hayranlık duyması, * dünyanın cazibesi
anlatılıyor.
Ama devamındaki ayetlerde genelde şu denge kuruluyor:
> Görkem geçici olabilir; asıl değer başka yerde aranmalı.
Senin dikkat ettiğin şey de dil açısından güzel: Kur’an Arapçasındaki birçok kelime:
* zinet, * nasip, * fesat, * dünya, * hikmet
gibi biçimlerde Türkçede yaşamaya devam etmiş. Bu yüzden bazı ayetler Türkçe okuyunca bile kulağa tanıdık geliyor.
“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” nasip ve dünya türkçedeki gibiymiş
Evet, bu ayette geçen bazı kelimeler Türkçeye çok tanıdık şekilde geçmiş durumda. Kasas Suresi’ndeki:
> “Dünyadan da nasibini unutma”
ifadesindeki kelimeler özellikle Türkçede çok yaşamış.
* **Nasip (???? / nasîb)** pay, kısmet, insana düşen bölüm anlamına gelir. Türkçedeki “nasip” kullanımı buna çok yakın.
* **Dünya (???? / ??????)** yakın olan, bu yaşam, yeryüzü hayatı anlamında kullanılır. Türkçede de aynı şekilde yerleşmiş durumda.
Senin dikkat ettiğin şey güzel aslında:
> Bazı kelimeler sadece çevrilmemiş; kültürün içine yerleşmiş.
Ve ayetin dengesi de dikkat çekici:
* sadece dünyayı unutma demiyor, * sadece ahireti unutma da demiyor.
"Halîm ve Kerîm olan Allah’tan başka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’ı tesbih ederim. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, mağfiretinin kesin sebeplerini, her türlü iyiliği kazanmayı ve her türlü günahtan selâmette olmayı senden diliyorum. Affetmediğin hiçbir günahımı, sıkıntını gidermediğin hiçbir kederimi ve rızana uygun olan hiçbir hacetimi (ihtiyacımı) bırakma, ey merhametlilerin en merhametlisi!"
... bu duayı her gün okumak sevap değil mi ki me allahuekber diyelim -biz dünyadayız, o göyüzünde, biz ona muhtacız o bize değil, biz dua ediyoruz o biliyor... bu dua güzel.
Evet, paylaştığın dua anlam olarak çok güçlü ve klasik dua geleneğindeki temel duyguları taşıyor:
* Allah’ın büyüklüğünü hatırlama
* bağışlanma isteme
* ihtiyaçları O’na arz etme
* rahmet ve selamet dileme
Kur'an-ı Kerim’ın genel çizgisiyle de uyumlu bir “yakarma / dua” dili bu.
Ama birkaç noktayı net ayıralım:
### 1) “Her gün okumak sevap mı?”
İslam anlayışında genel prensip şudur:
* Dua etmek, Allah’ı anmak ve samimi yöneliş **ibadet sayılır**.
* Ama “şu metni her gün kesin şu kadar sevap” gibi detaylar genelde **rivayet / gelenek / kaynaklara bağlıdır**.
Yani:
> Samimi okunan dua değerlidir
> ama “otomatik garanti hesap” gibi düşünülmez.
### 2) “meallahi ekber diyelim mi?”
Bu ifade:
* Arapçada yerleşik bir zikir kalıbı değildir
* Doğru ve bilinen zikir: **“Allahu Ekber”**
Kur'an-ı Kerim’nda geçen ana zikir ve tevhid ifadeleri zaten belli kalıplarla yerleşmiştir; insanlar bunları değiştirmez, öğrenir ve kullanır.
### 3) Senin asıl söylediğin şey
Sen aslında şunu vurguluyorsun:
> İnsan Allah’a muhtaç, dua bir yöneliş, O ise her şeyi bilen.
Bu fikir İslam düşüncesinde de temel bir çizgi:
* insan ihtiyaç sahibi,
* Allah mutlak müstağni (hiçbir şeye muhtaç olmayan)
### Kısacası
* Dua etmek güzel ve değerlidir
* Ama “kelimeyi değiştirelim” değil, “samimi yöneliş” esas kabul edilir
* Ve Allah’a yöneliş, teknik bir formül değil, bir kalp hâli olarak görülür
İstersen bu duayı daha “şiir gibi kısa bir versiyona” da çevirebilirim.
Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.
meallahi ilahen
Evet, burada geçen ifade Arapçada:
> **“ma‘allahi ilahen akhar”**
> (?? ???? ????? ???)
şeklindedir.
Parçalarsak:
* **ma‘a (??)** › ile / beraber
* **Allah (????)** › Allah
* **ilahen (?????)** › ilah
* **akhar (???)** › başka / diğer
Yani:
> “Allah ile beraber başka bir ilah…”
anlamına gelir.
Kasas Suresi’ndeki bu ayet tevhid vurgusunun güçlü örneklerinden biridir:
> Nihai hüküm, kalıcılık ve dönüş Allah’adır.
Senin dikkat ettiğin dil tarafı da ilginç çünkü:
* ilah,
* ahir,
* hüküm,
* zat
gibi kelimeler Türkçede de yaşamış durumda.
Özellikle:
> “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır”
ifadesi birçok insanı etkiler; çünkü burada dünyanın geçiciliği ve mutlak kalıcılığın yalnızca Allah’a ait olduğu anlatılır.
Ve ayetin sonunda:
> “Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz”
denmesi de senin önceki konuşmalarındaki “sonuç”, “dönüş”, “ölçü” temasına bağlanıyor.
meallahi ekber denir mi hiç geçiyor mu kuranda
“Meallahi ekber” şeklinde yerleşmiş bir ifade Kur'an-ı Kerim’da bildiğimiz kalıp hâliyle geçmez.
Senin yazdığın yapı Arapça açısından kulağa:
> “Allah ile birlikte / Allah’la beraber … daha büyük”
gibi eksik veya alışılmadık bir birleşim gibi geliyor.
Kur’an’da ve İslam geleneğinde yaygın olan ifade:
> **Allahu Ekber (???? ????)**
yani:
> “Allah en büyüktür.”
Buradaki:
* **Allahu** = Allah
* **Ekber** = daha büyük / en büyük
kökü:
> ? ? ? (k-b-r)
yani:
* büyük,
* yüce,
* ulu
anlam alanından gelir.
Senin önce sorduğun:
> “ma‘allahi ilahen”
ifadesindeki **ma‘a / mea** ise:
> “ile / beraber”
demekti.
O yüzden:
* **Allahu Ekber** › yerleşik, doğru ibare
* **meallahi ekber** › Kur’an’daki bilinen ifade değil
diyebiliriz.
Kur’an’ı sana farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”
burada bil diyor ama farklı bir anlam sanırım
dalalin de sapıklık mı
genelde sapıklığa dalanlar demiyo mu
yanlış mı anımsıyorum
Evet, burada birkaç farklı nüans iç içe.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir”
ifadesindeki “bilir” sadece günlük “bilmek” gibi değil; bağlamda daha çok:
* hakikati ayırt etmek,
* kimin hangi durumda olduğunu görmek,
* nihai hükmü bilmek
anlamı taşıyor.
Yani:
> “Gerçekte kim doğru yolda, kim değil; bunu en iyi Allah bilir.”
vurgusu var.
“Dalâl / ????” kelimesine gelirsek:
Evet, Türkçede çoğu zaman “sapıklık” diye çevriliyor ama Arapçada anlam alanı daha geniş.
Kök:
> ? ? ? (d-l-l)
Anlamları:
* yolu kaybetmek,
* şaşırmak,
* sapmak,
* yönünü yitirmek,
* kaybolmak.
Bu yüzden bazı çeviriler:
* sapıklık,
* sapma,
* şaşkınlık,
* yanlış yol,
* dalalet
gibi farklı karşılıklar verir.
Senin hatırladığın:
> “sapıklığa dalanlar”
ifadesi de doğru; Türkçede “dalmak” kelimesiyle kulağa yakın geldiği için bazen özellikle öyle çevrilir ya da halk dilinde öyle yerleşmiştir. Ama köken olarak “dalalet” ayrı bir Arapça kökten gelir.
Ve senin sezdiğin önemli:
Buradaki anlam her zaman yalnızca “ahlaksızlık” değil. Bazen:
* yön kaybı,
* hakikatten uzaklaşma,
* şaşırma,
* ölçüyü kaybetme
anlamı daha baskın olabilir.
Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.
hayrun ? zaten hayır şer evvel ahir bunlar aynı bizde de
Evet ??
Buradaki **“hayrun / ???”** kelimesi de Türkçedeki “hayır” ile aynı kökten geliyor.
Kök:
> ? ? ? (h-y-r)
Anlam alanı:
* iyi,
* hayırlı,
* daha güzel,
* daha faydalı,
* üstün olan.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Ona bundan daha hayırlısı vardır”
ifadesindeki “hayrun” da bu anlamda.
Ve senin dediğin gibi Türkçede yaşayan birçok temel dinî/felsefî kelime doğrudan Arapça kökten gelmiş:
* hayır / şer,
* evvel / ahir,
* sabır,
* hikmet,
* nasip,
* dünya,
* zinet…
Bu yüzden bazı ayetler Türkçede bile kulağa çok doğal geliyor.
Mesela:
* **şerr / ???** › şer, kötülük
* **evvel / ???** › ilk
* **ahir / ???** › son
Bunların hepsi Türkçede de yaşamış kelimeler.
Senin dikkat ettiğin güzel nokta şu:
> Dil sadece çeviri değil; yüzyıllarca birbirine karışmış bir hafıza gibi.
O yüzden bazı kavramları okuyunca insan:
> “Bu zaten bizim dilimizde yaşıyor”
hissi yaşayabiliyor.
Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, “Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmayacak” demeye başladılar.
mennallahu ? ... burada hem ibadet var hem kafirlerin mücadelesi ;bina nedir !
Buradaki ayette doğrudan “bina” kelimesi öne çıkan ana kelime değil; sen muhtemelen Arapçadaki başka bir kelimeyi “bina” diye duymuş ya da çağrıştırmış olabilirsin.
Kasas Suresi’ndeki sahnede asıl vurgu:
* rızık,
* lütuf,
* kibir,
* dünyevî güç,
* sonradan farkına varma
üzerinde.
Önce Karun’a özenen insanlar, sonra onun çöküşünü görünce:
> “Demek ki her görünen güç gerçek kurtuluş değilmiş”
demeye başlıyorlar.
Senin dikkat ettiğin şey de güzel:
> Burada sadece ibadet dili yok; insanların dünya ile mücadelesi de var.
Yani:
* zenginlik arzusu,
* kıyas,
* korku,
* hayranlık,
* sonradan ibret alma
hep birlikte anlatılıyor.
“Bina” kelimesine gelirsek:
Arapçada **binâ / ????**:
* yapı,
* kurma,
* inşa etme
demektir.
Türkçedeki:
* bina,
* inşa,
* yapı
kelimeleri aynı kökten gelir.
Ama bu ayetin merkezindeki kavram daha çok:
* “rızık” (geçim, pay),
* “lütuf”,
* “iflah” (kurtuluşa erme)
gibi kelimeler.
Evet, burada geçen ifade büyük ihtimalle:
> **“mennallahu ?????”**
> ya da benzeri bir kullanım.
Kökü:
> ? ? ? (m-n-n)
Bu kök:
* lütufta bulunmak,
* nimet vermek,
* ihsan etmek
anlamlarına gelir.
Ayetteki:
> “Allah bize lütufta bulunmasaydı…”
çevirisi de buradan geliyor.
Yani “mennallahu” yaklaşık olarak:
> “Allah lütufta bulundu”
> “Allah ihsan etti”
anlamındadır.
Bu kökten:
* minnet,
* nimetle bağ kuran bazı kullanımlar
da oluşur.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda insanların fark ettiği şey şu:
> Sadece görünen servet kurtuluş değilmiş; bazen korunmak da bir lütufmuş.
Senin dikkat ettiğin gibi burada:
* dünya arzusu,
* korku,
* ibret,
* şükür,
* insanın sonradan anlaması
hep iç içe geçiyor.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur” dediler.
sabirun türkçedeki gibi
Evet ??
Buradaki **“sabredenler”** ifadesi Arapçada:
> **sâbirûn / ??????**
kelimesiyle geçer.
Kökü:
> ? ? ? (s-b-r)
Bu kök:
* sabretmek,
* dayanmak,
* sebat etmek,
* kendini tutmak
anlamlarına gelir.
Türkçedeki:
* sabır,
* sabretmek
kelimeleri doğrudan aynı kökten gelir.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda da ilginç bir denge kuruluyor:
* dışarıda Karun’un gösterişli zineti var,
* içeride ise “sabredenler”e başka bir değer hatırlatılıyor.
Yani:
> hemen parlayan şey ? en hayırlı şey
ayrımı yapılıyor.
Ve senin dikkat ettiğin gibi, Kur’an Arapçasındaki birçok temel kelime Türkçede neredeyse aynı nefesle yaşamış:
* sabır,
* hikmet,
* nasip,
* zinet,
* fesat,
* dünya…
Bu yüzden bazı ayetler Türkçe kulağa bile çok tanıdık geliyor.
Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, “Keşke Kârûn’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir” dediler.
zinet de çok benzer kelime
Evet, burada geçen **“zînet / ????”** kelimesi de Türkçeye çok yakın geçmiş kelimelerden biri.
Kasas Suresi’ndeki bağlamda:
> süs,
> gösteriş,
> ihtişam,
> çekici görünüş
anlamında kullanılıyor.
Türkçedeki:
* ziynet,
* ziynet eşyası,
* süslemek
kullanımları da aynı kökten geliyor.
Ve ayetteki sahne çok insanî aslında:
Karun büyük bir ihtişamla çıkıyor; bazı insanlar da:
> “Keşke bizim de böyle olsa”
diyor.
Yani burada sadece servet değil;
* dış görünüşün etkisi,
* insanların hayranlık duyması,
* dünyanın cazibesi
anlatılıyor.
Ama devamındaki ayetlerde genelde şu denge kuruluyor:
> Görkem geçici olabilir; asıl değer başka yerde aranmalı.
Senin dikkat ettiğin şey de dil açısından güzel:
Kur’an Arapçasındaki birçok kelime:
* zinet,
* nasip,
* fesat,
* dünya,
* hikmet
gibi biçimlerde Türkçede yaşamaya devam etmiş. Bu yüzden bazı ayetler Türkçe okuyunca bile kulağa tanıdık geliyor.
İşte ahiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.
... fesat da benzer kelime, iyilik nedir acaba kuran arapçasında El Bedi ile bir ilgisi var mı El Berr ile
Kasas Suresi’ndeki “bozgunculuk” için kullanılan kelime genelde **“fesâd / ????”** kökünden gelir. Türkçedeki:
* fesat,
* ifsat,
* bozulma,
* düzeni bozma
kullanımları da buradan gelir.
Senin sorduğun “iyilik” kısmı ise farklı Arapça köklerle bağlantılı olabilir ve burada güzel bir ayrım var:
* **Birr / ????** › iyilik, doğruluk, dürüstlük, geniş iyilik hali
Buradan El-Berr gelir.
Anlam alanı:
* iyilik eden,
* kullarına lütufkâr,
* doğruluk sahibi.
* **Bedî‘ / ????** › eşsiz şekilde yaratan, örneksiz ortaya koyan
Buradan El-Bedi gelir.
Bu kök daha çok:
* benzersiz yaratma,
* ilk defa ortaya koyma,
* hayranlık uyandıran özgünlük
anlamıyla ilgilidir.
Yani:
* **El-Berr** › iyilik / doğruluk alanına yakın,
* **El-Bedi** › yaratışın eşsizliği ve özgünlüğüyle ilgili.
Senin sorduğun “iyilik” kavramı Kur’an Arapçasında çoğu zaman:
* birr,
* ihsan,
* salih amel
gibi farklı kelimelerle anlatılır.
Ve dikkat çekici olan şu:
Kur'an-ı Kerim’da “iyilik” sadece duygu değil;
* denge,
* adalet,
* kibirlenmeme,
* bozgunculuk çıkarmama,
* ölçülü davranma
ile birlikte geçer çoğu yerde.
Senin önceki mesajlarınla da uyumlu aslında:
> Gerçek iyilik gösteri değil; insanın başkasına zarar vermeden, ölçüsünü kaybetmeden yaşaması.
“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” nasip ve dünya türkçedeki gibiymiş
Evet, bu ayette geçen bazı kelimeler Türkçeye çok tanıdık şekilde geçmiş durumda.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Dünyadan da nasibini unutma”
ifadesindeki kelimeler özellikle Türkçede çok yaşamış.
* **Nasip (???? / nasîb)**
pay, kısmet, insana düşen bölüm anlamına gelir. Türkçedeki “nasip” kullanımı buna çok yakın.
* **Dünya (???? / ??????)**
yakın olan, bu yaşam, yeryüzü hayatı anlamında kullanılır. Türkçede de aynı şekilde yerleşmiş durumda.
Senin dikkat ettiğin şey güzel aslında:
> Bazı kelimeler sadece çevrilmemiş; kültürün içine yerleşmiş.
Ve ayetin dengesi de dikkat çekici:
* sadece dünyayı unutma demiyor,
* sadece ahireti unutma da demiyor.
Bir denge kuruyor:
> Ahireti ara, ama dünyadan payını da unutma.
Bu yüzden bu ayet birçok kişi için:
* ölçü,
* denge,
* iyilik,
* aşırılıktan kaçınma
ayetlerinden biri olarak görülür.
Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların ise seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.
hıyarat nedir
Buradaki “hıyarat” dediğin kelime büyük ihtimalle Arapça **“el-hiyerah / ?????????”** kelimesi.
Kökü:
* “hayr / tercih / seçmek”
anlam alanına bağlıdır.
Kasas Suresi’ndeki:
> “Onların ise seçim hakkı yoktur”
çevirisinde geçen bölüm, klasik olarak:
* tercih,
* seçme yetkisi,
* mutlak belirleme hakkı
anlamında yorumlanır.
Yani ayetin genel anlamı:
> Nihai yaratma ve seçme Allah’a aittir; insanlar bunu O’na ortak koşamaz.
Buradaki “hıyarat”:
* markette seçenek gibi sıradan “opsiyon” değil,
* daha çok “nihai seçicilik / üstün tercih yetkisi”
gibi bir anlam taşır.
Senin bütün konuşmaların açısından bakınca da bu ayette seni etkileyen taraf sanırım şu:
> İnsan kendini mutlak karar verici sanmamalı.
Ve ayetin sonunda:
> “Allah onların ortak koştuklarından uzaktır”
denmesi de bunu tevhid vurgusuna bağlıyor.