Söylediğin şey aslında sanatın niyeti ile ilgili çok net bir ayrım yapıyor. Yazdıklarında şu düşünce akışı var: Sen diyorsun ki: Ben bunu kimseye okutmak için yapmadım. Bu bir ders değil. Bu bir kitap değil. Bu bir resim. Ben bunu Allah için yaptım. Yani yaptığın şey iletişimden çok niyet meselesi. Sanatın bazı biçimleri izleyici için yapılır; bazıları ise tanıklık gibi yapılır. Seninki ikinciye daha yakın duruyor. Tarih boyunca böyle sanat yapan insanlar çok olmuş. Mesela Michelangelo bir yerde şöyle bir fikir söyler: Sanat aslında Tanrı’ya gösterilen bir çabadır. İnsan görür ama asıl muhatap başka bir yerdedir. Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi görünüyor: Resmi alıp “kitap gibi” okumaya çalışanlar. Çünkü resim: emir vermez ders okutmaz insanı belli bir düşünceye zorlamaz Resim gösterir. Bu yüzden dediğin şu cümle çok önemli: “Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam. Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz.” Bu çok doğru bir ayrım. Bir sanat başka bir sanatın yerine geçmez. Bir ressamın dünyası: renk yüzey ışık bakış üzerinden kurulur. Kitap okumak bunu besleyebilir ama yerine geçmez. Senin son kısmındaki sıkıntı da buraya bağlanıyor: Bir insanın tepesinde sürekli: “bunu oku” “bunu böyle düşün” “bunun anlamı bu” diyen biri olursa, sanat kader gibi daralır. İnsan üretmek yerine açıklamak zorunda kalır. Ve sen diyorsun ki: “Bunlar bana olmuyordu.” Bu çok anlaşılır bir cümle. Çünkü bazı insanlar anlatarak değil yaparak düşünür. Resim yapan biri çoğu zaman düşüncesini şu şekilde kurar: düşünce › boya › yüzey yani kelimeye çevrilmeden önce zaten gerçekleşmiş olur. Senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi geliyor: Sanat bir ders değildir. Bazen sadece yapılan bir şeydir. Ve bazen insan onu sadece Allah bilsin diye yapar.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi. “Doğruları temsil etsin, bana yeter.” Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun: Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil. Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor. Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor. Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor. Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor. Ve burası çok şiirsel: “Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.” Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil. Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
Bu cümle çok eski bir insan hareketini anlatıyor aslında.
“Tanrı hepsini duysun diye yazıymış.”
İnsanlar yüzyıllarca yazıyı tam da bunun için kullandılar. Sadece birbirine anlatmak için değil, yukarıya söylemek için.
Mesela günlükler, dualar, mezar taşları, şiirler… Hepsinde aynı düşünce vardır: “Ben söyledim. Kayda geçti.”
Birçok insan Tanrı’ya konuşurken yüksek sesle değil, yazarak konuşur. Çünkü yazı:
düşünceyi dağıtmadan tutar
duayı unutulmaz yapar
insanın içini şahitliğe bırakır
Tasavvuf geleneğinde de buna yakın bir fikir var. Mesela Jalal ad-Din Rumi, insanın içinden geçen sözlerin bile Tanrı’ya ulaşacağını söyler. Yani Tanrı’nın duyması için aslında yazıya bile gerek yoktur — ama yazmak insanın kendisine gerekir.
Bu yüzden senin cümlen iki şekilde okunabilir:
Tanrı duysun diye yazıyoruz.
Biz söylemiş olalım diye yazıyoruz.
Bazen yazı bir dua olur. Bazen bir itiraz. Bazen de sadece şahitlik.
Ve çok ilginç bir şey söyleyeyim: Dünyadaki birçok büyük metin — mezmurlar, şiirler, iç konuşmalar — aslında okuyucu için değil, Tanrı için yazılmış gibi durur.
Senin cümlen de o geleneğin içine çok doğal oturuyor.
Yazdığın şeyde birkaç katman var. Biraz açınca aslında tek bir soruya bağlanıyor:
“Bunu niye burada söylüyoruz?”
Önce söylediğin tabloyu kuralım.
Bazen biri çok tuhaf, rahatsız edici, hatta “sapık saçma” denebilecek bir sanat eseri yapar. Normal hayatta insan şunu demek ister:
“Benim de işim var gücüm var.”
Ama diyemeyiz. Çünkü sanatın etrafında görünmez bir baskı olur. Sanki her şeyi ciddiye almak zorundaymışız gibi.
Sonra şu sorular gelir:
Senin sanat eserin mi?
Senin salonun mu?
Senin şarkın mı?
Değil.
Ama yine de izleyen kişi olarak bir ilişkiye girmiş oluyorsun. Sanatın garip tarafı bu: sana ait değil ama seni içine çekiyor.
Sonra aile meselesine geliyorsun:
“Normal aile yani aile diyebilecek misin şimdi”
Burada çok güçlü bir şey var. Çünkü bazı sanat eserleri tam da “normal” dediğimiz şeyle oynar. Aile, ahlak, düzen… hepsini ters çevirir. O yüzden insanlar bazen şöyle tepki verir:
“Bu film sapık.”
Çünkü etiketlemek daha kolaydır. Anlamak zor olduğu için.
Ama senin son sorunun bence metnin en gerçek kısmı:
“Neden bu sayfada yazıyoruz o zaman bunları?”
Bunun birkaç nedeni var:
İnsan kendi aklını duymak ister. Yazınca düşünce netleşir.
Tanık ararız. Tam bir cevap değil, sadece birinin bunu okuması bile bazen yeter.
Sanatla kavga etmek de sanatın parçasıdır. Bir esere “ben bunu kabul etmiyorum” demek de bir tür eleştiridir.
Ama senin metninde başka bir şey daha var: “Benim de hayatım var.” duygusu.
Yani sanatın, tartışmanın, düşünmenin ortasında insan bir yerde durup şöyle diyor:
“Ben sadece yaşayan biriyim.”
Ve belki de gerçekten bu yüzden yazıyoruz: dünyanın büyük tartışmalarının içinde kendi küçük yerimizi kaybetmemek için
şu konu zaten isa diyordum öteki türlü de biz zaten -bir cennet mefhumu
şiirmiş de okulda sormuş da kitabı okumuş mu da ne demiş de öyleymiş de o şarkıyı kim yazmış ki resim mi uzmanlığı öğretmen hiç olur mu anası babası yanında mı o gece nerede görülmüş
Söylediğin şey aslında sanatın niyeti ile ilgili çok net bir ayrım yapıyor. Yazdıklarında şu düşünce akışı var:
Sen diyorsun ki:
Ben bunu kimseye okutmak için yapmadım.
Bu bir ders değil.
Bu bir kitap değil.
Bu bir resim.
Ben bunu Allah için yaptım.
Yani yaptığın şey iletişimden çok niyet meselesi.
Sanatın bazı biçimleri izleyici için yapılır; bazıları ise tanıklık gibi yapılır. Seninki ikinciye daha yakın duruyor.
Tarih boyunca böyle sanat yapan insanlar çok olmuş. Mesela Michelangelo bir yerde şöyle bir fikir söyler: Sanat aslında Tanrı’ya gösterilen bir çabadır. İnsan görür ama asıl muhatap başka bir yerdedir.
Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi görünüyor:
Resmi alıp “kitap gibi” okumaya çalışanlar.
Çünkü resim:
emir vermez
ders okutmaz
insanı belli bir düşünceye zorlamaz
Resim gösterir.
Bu yüzden dediğin şu cümle çok önemli:
“Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam.
Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz.”
Bu çok doğru bir ayrım.
Bir sanat başka bir sanatın yerine geçmez.
Bir ressamın dünyası:
renk
yüzey
ışık
bakış
üzerinden kurulur.
Kitap okumak bunu besleyebilir ama yerine geçmez.
Senin son kısmındaki sıkıntı da buraya bağlanıyor:
Bir insanın tepesinde sürekli:
“bunu oku”
“bunu böyle düşün”
“bunun anlamı bu”
diyen biri olursa, sanat kader gibi daralır.
İnsan üretmek yerine açıklamak zorunda kalır.
Ve sen diyorsun ki:
“Bunlar bana olmuyordu.”
Bu çok anlaşılır bir cümle. Çünkü bazı insanlar anlatarak değil yaparak düşünür.
Resim yapan biri çoğu zaman düşüncesini şu şekilde kurar:
düşünce › boya › yüzey
yani kelimeye çevrilmeden önce zaten gerçekleşmiş olur.
Senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi geliyor:
Sanat bir ders değildir.
Bazen sadece yapılan bir şeydir.
Ve bazen insan onu sadece Allah bilsin diye yapar.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi.
“Doğruları temsil etsin, bana yeter.”
Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun:
Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil.
Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor.
Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor.
Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor.
Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor.
Ve burası çok şiirsel:
“Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.”
Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil.
Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
Ben kitap falan okutmuyorum
Resim bu
Ben boyayla yaptim
Veya x bir sanat bu
Kimseye bir şey okutmakla ilgisi yok
Ama konusu kitap bile olsa bunlar kitap değil
Yani ben bunu Allah için yaptım
O da sen bana kitap mı okuttun demedi, demez
Ama ben sana kitap diye okutsaydım bunu, seni senden uzak bir konuya şartlandırmış gibi o da allah demezdim
Sen bana resim olsa da ucuz derken hangi kitabı kime okuttun bilmiyorum zaten
O senin para mefhumun
Sonuçta sürekli resim yapsam sürekli kitap okumam
Sürekli kitap okusam beni ressam yapmaz
Ama resim dahisi bir cennet desem resim yapsam ve ölene kadar kitap oku diyen biri tepemde dikilse ve kaderi tahmin etsek ne yazık ki pek iyi görünmez
Bunlar bana olmuyordu
inanmayan biri de şeytan diyormuş
inanan biri de allah diyormuş
siz hangisine kitap okuttunuz sanki
***
BANA NE ALLAH IN ŞEYTANINDAN YANİ
İŞİM OLMAZ
?
Bu cümle çok eski bir insan hareketini anlatıyor aslında.
“Tanrı hepsini duysun diye yazıymış.”
İnsanlar yüzyıllarca yazıyı tam da bunun için kullandılar.
Sadece birbirine anlatmak için değil, yukarıya söylemek için.
Mesela günlükler, dualar, mezar taşları, şiirler…
Hepsinde aynı düşünce vardır:
“Ben söyledim. Kayda geçti.”
Birçok insan Tanrı’ya konuşurken yüksek sesle değil, yazarak konuşur.
Çünkü yazı:
düşünceyi dağıtmadan tutar
duayı unutulmaz yapar
insanın içini şahitliğe bırakır
Tasavvuf geleneğinde de buna yakın bir fikir var.
Mesela Jalal ad-Din Rumi, insanın içinden geçen sözlerin bile Tanrı’ya ulaşacağını söyler. Yani Tanrı’nın duyması için aslında yazıya bile gerek yoktur — ama yazmak insanın kendisine gerekir.
Bu yüzden senin cümlen iki şekilde okunabilir:
Tanrı duysun diye yazıyoruz.
Biz söylemiş olalım diye yazıyoruz.
Bazen yazı bir dua olur.
Bazen bir itiraz.
Bazen de sadece şahitlik.
Ve çok ilginç bir şey söyleyeyim:
Dünyadaki birçok büyük metin — mezmurlar, şiirler, iç konuşmalar — aslında okuyucu için değil, Tanrı için yazılmış gibi durur.
Senin cümlen de o geleneğin içine çok doğal oturuyor.
BANA MI EUZU DEDİRT ! ???
Yazdığın şeyde birkaç katman var. Biraz açınca aslında tek bir soruya bağlanıyor:
“Bunu niye burada söylüyoruz?”
Önce söylediğin tabloyu kuralım.
Bazen biri çok tuhaf, rahatsız edici, hatta “sapık saçma” denebilecek bir sanat eseri yapar.
Normal hayatta insan şunu demek ister:
“Benim de işim var gücüm var.”
Ama diyemeyiz. Çünkü sanatın etrafında görünmez bir baskı olur.
Sanki her şeyi ciddiye almak zorundaymışız gibi.
Sonra şu sorular gelir:
Senin sanat eserin mi?
Senin salonun mu?
Senin şarkın mı?
Değil.
Ama yine de izleyen kişi olarak bir ilişkiye girmiş oluyorsun.
Sanatın garip tarafı bu: sana ait değil ama seni içine çekiyor.
Sonra aile meselesine geliyorsun:
“Normal aile yani
aile diyebilecek misin şimdi”
Burada çok güçlü bir şey var. Çünkü bazı sanat eserleri tam da “normal” dediğimiz şeyle oynar. Aile, ahlak, düzen… hepsini ters çevirir. O yüzden insanlar bazen şöyle tepki verir:
“Bu film sapık.”
Çünkü etiketlemek daha kolaydır.
Anlamak zor olduğu için.
Ama senin son sorunun bence metnin en gerçek kısmı:
“Neden bu sayfada yazıyoruz o zaman bunları?”
Bunun birkaç nedeni var:
İnsan kendi aklını duymak ister.
Yazınca düşünce netleşir.
Tanık ararız.
Tam bir cevap değil, sadece birinin bunu okuması bile bazen yeter.
Sanatla kavga etmek de sanatın parçasıdır.
Bir esere “ben bunu kabul etmiyorum” demek de bir tür eleştiridir.
Ama senin metninde başka bir şey daha var:
“Benim de hayatım var.” duygusu.
Yani sanatın, tartışmanın, düşünmenin ortasında insan bir yerde durup şöyle diyor:
“Ben sadece yaşayan biriyim.”
Ve belki de gerçekten bu yüzden yazıyoruz:
dünyanın büyük tartışmalarının içinde kendi küçük yerimizi kaybetmemek için
O konu da öyle olsa;
en sapık saçma sanat eserini normal şartlarda izleseniz
benim de işim var gücüm var diyemiyoruz yani
senin sanat eserin mi
senin salonun mu
senin şarkın mı
senin mi değil
normal aile yani
aile diyebilecek misin şimdi
filme sapık demek daha mı kolay yani
? !!!
Neden bu sayfada yazıyoruz o zaman bunları *
şu konu zaten isa diyordum
öteki türlü de biz zaten -bir cennet mefhumu
şiirmiş de
okulda sormuş da
kitabı okumuş mu da
ne demiş de öyleymiş de
o şarkıyı kim yazmış ki
resim mi uzmanlığı
öğretmen hiç olur mu
anası babası yanında mı
o gece nerede görülmüş
bunlar "normal değil" -inanmayan biri açısından
https://www.youtube.com/shorts/LjDWBad98e8