Şiirsel olarak da çok temiz bir yapı: kısa doğrudan imge net Bu tarz, sevdiğini söylediğin şairlerin bazılarına da yakın. Mesela William Wordsworth’ün şiirlerinde de bazen tek bir sade cümle çok büyük bir duyguyu taşır. Merak ettim: Bu dize tek başına bir şiirin parçası mı, yoksa tek başına duran bir cümle/aforizma gibi mi yazdın?
“Yolda görsem başımı çeviririm” dediğinde aslında çok tanıdık bir tavrı anlatıyorsun. Bu söz genelde şu anlamda kullanılır: Mesafe koymak Tartışmaya girmemek Görmezden gelmek Yani insan bazen kavga etmekten, açıklama yapmaktan ya da bir şeyi düzeltmeye çalışmaktan vazgeçer. Sadece kendi yoluna bakar. Bu biraz önce söylediğin diğer sözlerle de aynı çizgide: Her duyduğuna inanma Kaş yaparken göz çıkarmak Gölge etme başka ihsan istemem Hepsi bir noktaya geliyor: İnsan her meseleye girmek zorunda değildir. Bazen en sakin ve en güçlü tavır gerçekten şu olur: Başını çevirip yoluna devam etmek. Çünkü bazı tartışmalar: bitmez kimseyi ikna etmez sadece insanı yorar O yüzden insanlar bazen şöyle bir çizgi çizer: “Benim yolum ayrı.” Senin cümlen de tam böyle bir mesafe cümlesi gibi duruyor.
Şiir : mesafeler olmaksızın bir aşk yarat bana ...
“Her duyduğuna inanma” da Türkçede çok temel bir öğüt gibidir. Anlamı şudur: İnsan kulağına gelen her sözü doğru kabul etmemeli. Çünkü: insanlar yanlış anlayabilir, abartabilir, eksik anlatabilir, hatta bazen bilmeden yanlış bilgi yayabilir. Bu yüzden bu söz aslında aklı ve ölçüyü koruma tavsiyesidir. İslam geleneğinde de buna çok benzeyen bir uyarı vardır. Quran’da bir ayette şöyle bir ilke verilir: Bir haber geldiğinde araştırın, hemen hüküm vermeyin. Yani duyulan şeyi süzgeçten geçirmek gerekir. Senin arka arkaya söylediğin üç deyim de aynı çizgiye geliyor: Gölge etme, başka ihsan istemem › İnsan bazen sadece engellenmemek ister. Kaş yaparken göz çıkarmak › İyilik diye yapılan şey zarar verebilir. Her duyduğuna inanma › Sözü ve bilgiyi süzmek gerekir. Üçü birlikte aslında şöyle bir hayat tavsiyesi gibi duruyor: İnsan kendi aklını, inancını ve yolunu korumalı.
“Kaş yaparken göz çıkarmak” Türkçede çok güçlü bir deyimdir. Anlamı kısaca şudur: Bir şeyi düzeltmek, iyilik yapmak ya da fayda sağlamak isterken daha büyük zarar vermek. Yani niyet iyi olabilir ama sonuç kötü olur. Basit örneklerle düşünürsek: Birini savunmak isterken onu daha zor duruma düşürmek Bir sorunu çözmeye çalışırken sorunu büyütmek Bir şeyi düzeltirken asıl değerli olanı bozmak Deyimin gücü şu görüntüden gelir: Kaş küçük bir şeydir; onu düzeltmeye çalışırken gözü çıkarmak, yani çok daha büyük ve geri dönülmez bir zarar vermek. Senin önceki söylediklerinle de bağlanıyor aslında. İnanç, sanat veya insanların hassas olduğu konularda bazen insanlar: açıklama yaparken tartışma açarken eleştiri yaparken iyilik yaptıklarını sanıp daha büyük kırılmalar yaratabiliyorlar. İşte tam buna “kaş yaparken göz çıkarmak” denir. İstersen merak ettiğim bir şey var: Bu deyimi burada söylerken daha çok din tartışmaları için mi, yoksa sanat ve yorumlar için mi düşündün? Yoksa ikisi için birden mi?
“Gölge etme, başka ihsan istemem senden” sözü çok meşhur bir hikâyeden gelir. Bu söz, filozof Diogenes ile hükümdar Alexander the Great arasında geçen bir anlatıya bağlanır. Hikâyeye göre: Büyük İskender, Diogenes’in ününü duyar ve onu görmek ister. Diogenes o sırada yerde uzanmış, güneşlenmektedir. İskender yanına gelir ve şöyle der: “Ben İskender’im. Dile benden ne dilersen.” Diogenes ise hiç ayağa kalkmadan sadece şunu söyler: “Gölge etme, başka ihsan istemem senden.” Yani anlamı şudur: Bana bir şey vermene gerek yok. Sadece özgürlüğüme ve ışığıma engel olma. Bu söz yüzyıllardır bağımsızlık ve sade yaşamın simgesi gibi anlatılır. Bir insanın en büyük isteğinin bazen sadece engellenmemek olduğunu söyler. Senin burada yazman da sanki aynı ruhu taşıyor: “Bırakın insan kendi inancını, kendi sanatını, kendi düşüncesini yaşasın. Gölge etmeyin.” Bazen gerçekten insanın istediği tek şey bu oluyor. ??
Anlıyorum. İkisi birden olunca insanın sabrı daha çok zorlanır. Hem konuşma tarzı saygısız veya yüzeysel olduğunda, hem de kutsal sayılan konular sürekli tartışma malzemesi yapıldığında, insan doğal olarak yorulur. Birçok inanç geleneğinde bu yüzden iki ilke vurgulanır: 1. Saygı (edep) İnançla ilgili konuşurken dilin dikkatli olması. Mesela Quran’da da bazı konuların alaya alınmaması gerektiği vurgulanır. 2. Sınır bilmek Her şey tartışma konusu yapılmaz. Bazı şeyler yaşanır, korunur ve saygıyla bırakılır. Senin söylediğin düşünce aslında şöyle bir noktaya geliyor: İnsan inanıyorsa yaşar. Tartışmak zorunda değildir. Bu tavır birçok müminin seçtiği bir yol. Yani herkesle polemiğe girmek yerine kendi inancını sessizce yaşamak. Ve senin daha önce söylediğin sanat meselesiyle de bu ilginç biçimde örtüşüyor: Resim yaparken de diyordun ki “doğruları temsil etsin bana yeter.” Bu aslında aynı yaklaşım: İnanç › yaşamak Sanat › temsil etmek İkisi de bazen çok konuşmadan yapılır.
Söylediklerinde iki güçlü duygu var: saygı ve rahatsızlık. Yani bir yandan dinin ciddiyetini korumak istiyorsun, bir yandan da insanların bunu hafife alan tartışmalara çevirmesine itiraz ediyorsun. İslam geleneğinde gerçekten şöyle bir düşünce vardır: Namaz, kul ile Allah arasında doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber olarak bilinen Muhammad’e atfedilen birçok rivayette namazın “kulun Rabbi ile münacaatı (içten konuşması)” olduğu anlatılır. Yani namazın belli vakitlerde olması disiplin ve düzen içindir. Ama senin söylediğin itiraz şu noktaya gidiyor: İnancı hafif tartışma konusu yapmak doğru değil. Din ile müminin hayatı alay veya spekülasyon konusu yapılmamalı. İnsan gerçekten ne anladıysa onun sorumluluğunu taşır. Bu yüzden şu cümlen çok dikkat çekici: “Din iman ayrı konu, mümin ayrı konu.” Bu aslında çok eski bir ayrım. Din öğreti olabilir, ama mümin yaşayan insandır. Herkesin anlayışı, niyeti, tecrübesi farklıdır. Son soruna gelirsek: “Kıyamet ne gün? Bu kadar saçma soru mu olurdu?” İslam düşüncesinde kıyametin tam zamanı bilinmez. Kur’an’da bunun bilgisinin yalnız Allah’ta olduğu söylenir. İnsanların görevi tarihini bilmek değil, hayatını buna göre sorumlulukla yaşamaktır. O yüzden bazı alimler “kıyametin gününü sormak yerine insanın kendi halini sorması gerekir” demiştir. Yani mesele genelde şu noktaya bağlanır: Ne zaman olacağı değil İnsan o güne nasıl hazırlanıyor Senin yazdıklarında ise daha çok şu duygu var gibi: İnanç ciddi bir şeydir; onu hafife indirerek tartışmak doğru değildir. Bu tavır aslında birçok inançlı insanın paylaştığı bir hassasiyet.
“Üçü de” demen çok anlaşılır. İnanç söz konusu olduğunda insanlar genelde şu üç şeyden gerçekten rahatsız olur: Şaka veya alay konusu yapılması Çünkü inanç birçok insan için sadece fikir değil, hayatın merkezi. O yüzden hafif konuşulduğunda saygısızlık gibi hissedilebilir. Yüzeysel konuşulması Büyük ve derin konular birkaç cümleyle hükme bağlanınca insan “bu kadar basit değil” diye düşünür. İnandığını yaşamak isteyenlere müdahale edilmesi Bu da en zor tarafı. Çünkü inanç aslında vicdan ve niyet alanıdır. İslam geleneğinde de bu hassasiyet vardır. Mesela Quran’da bazı konuların bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu özellikle söylenir. Kıyametin zamanı gibi şeyler buna örnek verilir. Yani insanın görevi her şeyi tartışarak çözmek değil, kendi sorumluluğunu taşımaktır. Senin söylediğin şu ayrım da çok yerinde: Din ayrı konu, mümin ayrı konu. Din bir öğreti olabilir ama mümin yaşayan bir insandır; niyeti, anlayışı, tecrübesi farklıdır. Bu yüzden kimsenin başkasının imanını küçümsemeye veya hiçe saymaya hakkı yoktur. Aslında senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi görünüyor: Saygı olsun Ciddiyet olsun İnsan inandığını yaşayabilsin Bu üçü olduğunda tartışma bile daha sakin ve anlamlı olur.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi. “Doğruları temsil etsin, bana yeter.” Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun: Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil. Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor. Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor. Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor. Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor. Ve burası çok şiirsel: “Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.” Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil. Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor. İstersen bunu senin cümlelerinden ilham alarak kısa, ritimli bir metin hâline de getirebilirim. O zaman hem anlamı hem duyguyu korur, hem de okunduğunda sahneden dünyaya bakıyormuş gibi bir his verir.
Şiirsel olarak da çok temiz bir yapı:
kısa
doğrudan
imge net
Bu tarz, sevdiğini söylediğin şairlerin bazılarına da yakın. Mesela William Wordsworth’ün şiirlerinde de bazen tek bir sade cümle çok büyük bir duyguyu taşır.
Merak ettim:
Bu dize tek başına bir şiirin parçası mı, yoksa tek başına duran bir cümle/aforizma gibi mi yazdın?
:))
“Yolda görsem başımı çeviririm” dediğinde aslında çok tanıdık bir tavrı anlatıyorsun.
Bu söz genelde şu anlamda kullanılır:
Mesafe koymak
Tartışmaya girmemek
Görmezden gelmek
Yani insan bazen kavga etmekten, açıklama yapmaktan ya da bir şeyi düzeltmeye çalışmaktan vazgeçer.
Sadece kendi yoluna bakar.
Bu biraz önce söylediğin diğer sözlerle de aynı çizgide:
Her duyduğuna inanma
Kaş yaparken göz çıkarmak
Gölge etme başka ihsan istemem
Hepsi bir noktaya geliyor:
İnsan her meseleye girmek zorunda değildir.
Bazen en sakin ve en güçlü tavır gerçekten şu olur:
Başını çevirip yoluna devam etmek.
Çünkü bazı tartışmalar:
bitmez
kimseyi ikna etmez
sadece insanı yorar
O yüzden insanlar bazen şöyle bir çizgi çizer:
“Benim yolum ayrı.”
Senin cümlen de tam böyle bir mesafe cümlesi gibi duruyor.
Şiir : mesafeler olmaksızın bir aşk yarat bana
...
?
“Her duyduğuna inanma” da Türkçede çok temel bir öğüt gibidir.
Anlamı şudur:
İnsan kulağına gelen her sözü doğru kabul etmemeli. Çünkü:
insanlar yanlış anlayabilir,
abartabilir,
eksik anlatabilir,
hatta bazen bilmeden yanlış bilgi yayabilir.
Bu yüzden bu söz aslında aklı ve ölçüyü koruma tavsiyesidir.
İslam geleneğinde de buna çok benzeyen bir uyarı vardır.
Quran’da bir ayette şöyle bir ilke verilir: Bir haber geldiğinde araştırın, hemen hüküm vermeyin. Yani duyulan şeyi süzgeçten geçirmek gerekir.
Senin arka arkaya söylediğin üç deyim de aynı çizgiye geliyor:
Gölge etme, başka ihsan istemem › İnsan bazen sadece engellenmemek ister.
Kaş yaparken göz çıkarmak › İyilik diye yapılan şey zarar verebilir.
Her duyduğuna inanma › Sözü ve bilgiyi süzmek gerekir.
Üçü birlikte aslında şöyle bir hayat tavsiyesi gibi duruyor:
İnsan kendi aklını, inancını ve yolunu korumalı.
“Kaş yaparken göz çıkarmak” Türkçede çok güçlü bir deyimdir.
Anlamı kısaca şudur:
Bir şeyi düzeltmek, iyilik yapmak ya da fayda sağlamak isterken daha büyük zarar vermek.
Yani niyet iyi olabilir ama sonuç kötü olur.
Basit örneklerle düşünürsek:
Birini savunmak isterken onu daha zor duruma düşürmek
Bir sorunu çözmeye çalışırken sorunu büyütmek
Bir şeyi düzeltirken asıl değerli olanı bozmak
Deyimin gücü şu görüntüden gelir:
Kaş küçük bir şeydir; onu düzeltmeye çalışırken gözü çıkarmak, yani çok daha büyük ve geri dönülmez bir zarar vermek.
Senin önceki söylediklerinle de bağlanıyor aslında.
İnanç, sanat veya insanların hassas olduğu konularda bazen insanlar:
açıklama yaparken
tartışma açarken
eleştiri yaparken
iyilik yaptıklarını sanıp daha büyük kırılmalar yaratabiliyorlar.
İşte tam buna “kaş yaparken göz çıkarmak” denir.
İstersen merak ettiğim bir şey var:
Bu deyimi burada söylerken daha çok din tartışmaları için mi, yoksa sanat ve yorumlar için mi düşündün?
Yoksa ikisi için birden mi?
“Gölge etme, başka ihsan istemem senden” sözü çok meşhur bir hikâyeden gelir.
Bu söz, filozof Diogenes ile hükümdar Alexander the Great arasında geçen bir anlatıya bağlanır.
Hikâyeye göre:
Büyük İskender, Diogenes’in ününü duyar ve onu görmek ister.
Diogenes o sırada yerde uzanmış, güneşlenmektedir.
İskender yanına gelir ve şöyle der:
“Ben İskender’im. Dile benden ne dilersen.”
Diogenes ise hiç ayağa kalkmadan sadece şunu söyler:
“Gölge etme, başka ihsan istemem senden.”
Yani anlamı şudur:
Bana bir şey vermene gerek yok.
Sadece özgürlüğüme ve ışığıma engel olma.
Bu söz yüzyıllardır bağımsızlık ve sade yaşamın simgesi gibi anlatılır.
Bir insanın en büyük isteğinin bazen sadece engellenmemek olduğunu söyler.
Senin burada yazman da sanki aynı ruhu taşıyor:
“Bırakın insan kendi inancını, kendi sanatını, kendi düşüncesini yaşasın.
Gölge etmeyin.”
Bazen gerçekten insanın istediği tek şey bu oluyor. ??
Anlıyorum. İkisi birden olunca insanın sabrı daha çok zorlanır.
Hem konuşma tarzı saygısız veya yüzeysel olduğunda, hem de kutsal sayılan konular sürekli tartışma malzemesi yapıldığında, insan doğal olarak yorulur.
Birçok inanç geleneğinde bu yüzden iki ilke vurgulanır:
1. Saygı (edep)
İnançla ilgili konuşurken dilin dikkatli olması.
Mesela Quran’da da bazı konuların alaya alınmaması gerektiği vurgulanır.
2. Sınır bilmek
Her şey tartışma konusu yapılmaz.
Bazı şeyler yaşanır, korunur ve saygıyla bırakılır.
Senin söylediğin düşünce aslında şöyle bir noktaya geliyor:
İnsan inanıyorsa yaşar.
Tartışmak zorunda değildir.
Bu tavır birçok müminin seçtiği bir yol.
Yani herkesle polemiğe girmek yerine kendi inancını sessizce yaşamak.
Ve senin daha önce söylediğin sanat meselesiyle de bu ilginç biçimde örtüşüyor:
Resim yaparken de diyordun ki “doğruları temsil etsin bana yeter.”
Bu aslında aynı yaklaşım:
İnanç › yaşamak
Sanat › temsil etmek
İkisi de bazen çok konuşmadan yapılır.
Söylediklerinde iki güçlü duygu var: saygı ve rahatsızlık.
Yani bir yandan dinin ciddiyetini korumak istiyorsun, bir yandan da insanların bunu hafife alan tartışmalara çevirmesine itiraz ediyorsun.
İslam geleneğinde gerçekten şöyle bir düşünce vardır:
Namaz, kul ile Allah arasında doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber olarak bilinen Muhammad’e atfedilen birçok rivayette namazın “kulun Rabbi ile münacaatı (içten konuşması)” olduğu anlatılır. Yani namazın belli vakitlerde olması disiplin ve düzen içindir.
Ama senin söylediğin itiraz şu noktaya gidiyor:
İnancı hafif tartışma konusu yapmak doğru değil.
Din ile müminin hayatı alay veya spekülasyon konusu yapılmamalı.
İnsan gerçekten ne anladıysa onun sorumluluğunu taşır.
Bu yüzden şu cümlen çok dikkat çekici:
“Din iman ayrı konu, mümin ayrı konu.”
Bu aslında çok eski bir ayrım.
Din öğreti olabilir, ama mümin yaşayan insandır. Herkesin anlayışı, niyeti, tecrübesi farklıdır.
Son soruna gelirsek:
“Kıyamet ne gün? Bu kadar saçma soru mu olurdu?”
İslam düşüncesinde kıyametin tam zamanı bilinmez. Kur’an’da bunun bilgisinin yalnız Allah’ta olduğu söylenir. İnsanların görevi tarihini bilmek değil, hayatını buna göre sorumlulukla yaşamaktır. O yüzden bazı alimler “kıyametin gününü sormak yerine insanın kendi halini sorması gerekir” demiştir.
Yani mesele genelde şu noktaya bağlanır:
Ne zaman olacağı değil
İnsan o güne nasıl hazırlanıyor
Senin yazdıklarında ise daha çok şu duygu var gibi:
İnanç ciddi bir şeydir; onu hafife indirerek tartışmak doğru değildir.
Bu tavır aslında birçok inançlı insanın paylaştığı bir hassasiyet.
“Üçü de” demen çok anlaşılır. İnanç söz konusu olduğunda insanlar genelde şu üç şeyden gerçekten rahatsız olur:
Şaka veya alay konusu yapılması
Çünkü inanç birçok insan için sadece fikir değil, hayatın merkezi. O yüzden hafif konuşulduğunda saygısızlık gibi hissedilebilir.
Yüzeysel konuşulması
Büyük ve derin konular birkaç cümleyle hükme bağlanınca insan “bu kadar basit değil” diye düşünür.
İnandığını yaşamak isteyenlere müdahale edilmesi
Bu da en zor tarafı. Çünkü inanç aslında vicdan ve niyet alanıdır.
İslam geleneğinde de bu hassasiyet vardır. Mesela Quran’da bazı konuların bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu özellikle söylenir. Kıyametin zamanı gibi şeyler buna örnek verilir. Yani insanın görevi her şeyi tartışarak çözmek değil, kendi sorumluluğunu taşımaktır.
Senin söylediğin şu ayrım da çok yerinde:
Din ayrı konu, mümin ayrı konu.
Din bir öğreti olabilir ama mümin yaşayan bir insandır; niyeti, anlayışı, tecrübesi farklıdır. Bu yüzden kimsenin başkasının imanını küçümsemeye veya hiçe saymaya hakkı yoktur.
Aslında senin söylediğin şeyin özünde şu var gibi görünüyor:
Saygı olsun
Ciddiyet olsun
İnsan inandığını yaşayabilsin
Bu üçü olduğunda tartışma bile daha sakin ve anlamlı olur.
İşte tam da burası çok güçlü bir nokta: senin için sanat, bir yansıma değil, bir temsil meselesi.
“Doğruları temsil etsin, bana yeter.”
Bunu söylüyorsun ve aslında şu üç şeyi bir arada tutuyorsun:
Niyet: Yaparken kendin için yapıyorsun, başkalarını eğitmek veya yönlendirmek değil.
Özgürlük: Kimsenin gözü, yargısı, “okuması” seni sınırlamıyor.
Gerçeklik: Yapılan şey, “doğru”ya hizmet ediyor, yani içindeki bir anlam ya da özü taşıyor.
Böyle düşününce, senin resimlerin veya diğer sanatın hep bir dürüstlük ekseninde duruyor.
Sahne, salon, eleştiri, para, isim… bunların hiçbiri doğruyu temsil etme iradesinin önünde duramıyor.
Ve burası çok şiirsel:
“Allah görsün diye yapıyorum, doğruları temsil etsin bana yeter.”
Buna göre resim artık sadece boya değil; bir tür ibadet gibi oluyor, ama sıkıcı bir ritüel değil.
Bir cennet değil belki ama “doğruyu göstermek” orada, yüzeyin içinde yaşıyor.
İstersen bunu senin cümlelerinden ilham alarak kısa, ritimli bir metin hâline de getirebilirim.
O zaman hem anlamı hem duyguyu korur, hem de okunduğunda sahneden dünyaya bakıyormuş gibi bir his verir.
Allah ile sohbet namazdır hadismiş
Ben tanrı ile sohbet kitabı okudum
Bir tek namazı günün bi saati kabul ediyor Allah
Sabah öğle akşam ....
Bunu tartışma konusu yapmak çok çirkin ve zulümdür
Ben ne okudum ne anladım
Hiçbir şey
Onu soracak mı
Belki
Ama din iman ayrı konu
Mümin ayrı konu
Kimsenin bunları hiçe sayma hakkı yoktur
Ondan sorabilir
Kıyamet ne gün ya
Bu kadar saçma soru mu olurdu peki
ben
Elhamdülillahi rabbil alemin
derken
sen
allahümme musağğıra’l-kebir ve mükebbire’s-sağîr sağğır mâ bî
dedirtemezsin yani
o konu euzu olur
bana zorla euzu dedirtmeyin