... onlara maruz kalınca birçok hastalık semptomuyla aynı anda mücâdele etmek zorunda kalıyorum: ciğerlerim sönüyor, göğsüm daralıyor; mide ağrısı, göz kararması, baş dönmesi.. inip çıkan, kararsız bir tansiyon.. o, anlatmaya devam ediyor ve ben; acı acı sirenler çalarak ilerleyen bir ambulansta, bir yandan kalp masajı, bir yandan solunum desteğiyle hayatta tutulmaya çalışılırken, ruhumu teslim etmek üzere olduğum bir sanrının içinde debeleniyorum..
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime; kıvrılmış yakamı düzeltiyor, omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum.. sırtımı sıvazlıyor, her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor.. ve ben, üzerime toprak atarken yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan, nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma, toza bile tahammül edemezken omuzlarıma neden yükledim dünyayı, bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum.. neden ben bir şey bilmiyorum,
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe; ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi çalı çırpı gibi çaysadım yazmışım..
... bir iç savaşın ortasındayken bile ringte son raundunu yaşayan bir boksör gibi rakibini köşeye sıkıştırmış haldeyken bile, karşımdaki o ayna artık bana kendimi göstermesine tahammül edemediğim o ayna, onu parçalamak için kendi sûretimi tuzla buz etmek için yumruğumu kaldırdığım anda bile
durup,
aynayı silip parlatacağıma ve yerime hiç şikâyetsiz, sükûnetle oturacağıma o kadar eminim ki..
hem de.. şu; her daim elinde çiçek, kucağında kitap uzaklara dalmış varoluşsal sancılarını aforizmalı cümlelerle yoğurup dünyanın en önemli keşfini yapmış tavrını elbise diye üzerine giyinen yollardan hep bir göz uman hüzünlü pozların bilindik yüzü o melankolik profil imajıma zarar verme pahasına..
evet itiraf edeceğim ... .. yani ederim işte bir ara..
... onlara maruz kalınca
birçok hastalık semptomuyla aynı anda mücâdele etmek zorunda kalıyorum:
ciğerlerim sönüyor, göğsüm daralıyor;
mide ağrısı, göz kararması, baş dönmesi..
inip çıkan, kararsız bir tansiyon..
o, anlatmaya devam ediyor ve ben;
acı acı sirenler çalarak ilerleyen bir ambulansta,
bir yandan kalp masajı, bir yandan solunum desteğiyle
hayatta tutulmaya çalışılırken,
ruhumu teslim etmek üzere olduğum
bir sanrının içinde
debeleniyorum..
cana kastetmekten yargılansınlar,
tutuklansınlar,
müebbet yesinler..
lütfen..
... yola çıkarken bakıyorum aynadan kendime;
kıvrılmış yakamı düzeltiyor,
omzuma düşmüş toz zerreciklerini ellerimle savuşturuyorum..
sırtımı sıvazlıyor,
her şeyin güzel olacağına inanıyorum..
sonra yolda bir şeyler oluyor..
ve ben, üzerime toprak atarken
yakalıyorum kendimi..
o ara ne oldu, nasıl çıktım yoldan,
nasıl kıydım yakasını düzelttiğim ruhuma,
toza bile tahammül edemezken
omuzlarıma neden yükledim dünyayı,
bilmiyorum..
ben bazen hiçbir şey bilmiyorum..
neden ben bir şey bilmiyorum,
bilmiyorum..
.. - nasılsın?
+ tam da utanç içerisinde olmam gerektiğine dair bazı hissel varsayımlarımın pençesinde paradoksal çıkarımlar yaparken indirimden yeni aldığım beyaz gömleğime damlayan çay lekesini jeneriğini ezberletecek kadar çok reklam yatırımları olan hiçbir leke çıkarıcının çıkarmaya gücünün yetmeyecek olması ihtimali ile kahrolduğum sırada soğuyan ve bir daha ısıtma imkanlarından mahrum olduğum çayımın üzüntüsü ile dizlerim üzerine çöküp gözlerimi en uzak mesafeye sabitleyip neden tüm bunların benim başıma geldiği ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapar haldeyim..
- hı hı..
... herkes hâlini tarif edecek en nâdîde sözcükleri
ipe inci dizer gibi sıralarken peş peşe;
ben, çiçekler arasında eğreti duran yabani ot gibi
çalı çırpı gibi
çaysadım yazmışım..
biraz utanmam gerekiyor
galiba..
... bir iç savaşın ortasındayken bile
ringte son raundunu yaşayan bir boksör gibi
rakibini köşeye sıkıştırmış haldeyken bile,
karşımdaki o ayna
artık bana kendimi göstermesine tahammül edemediğim
o ayna,
onu parçalamak için
kendi sûretimi tuzla buz etmek için
yumruğumu kaldırdığım anda bile
durup,
aynayı silip parlatacağıma
ve yerime hiç şikâyetsiz,
sükûnetle oturacağıma
o kadar eminim ki..
... "Aynı sözcüklerle konuşuyoruz
ama bir türlü
aynı kavrama
aynı mânâyı
veremiyoruz. "
... evden uzak
yorgun
keyifli
ama çaysızım
çok çaysızım..
çaysızlık bir hâl midir?
evet, şiddetli bir yoksunluk hâlidir..
- nasılsın?
+ çaysızım..
bakınız, ne kadar anlaşılır bir hâl..
... abartılmayı en çok hakeden
bir şiirdir
ya da "devrimci bir eylem"..
belki de devrim dediğimiz biraz şiirdir..
gülümsemek belki de bir devrim şiiridir..
bilmiyorum..
ama muhakkak ki önemli bir şeydir..
ihmal etmeyiniz..
... hayır gerekmiyor, ama etmek istiyorum..
hem de.. şu; her daim elinde çiçek, kucağında kitap
uzaklara dalmış
varoluşsal sancılarını aforizmalı cümlelerle yoğurup
dünyanın en önemli keşfini yapmış tavrını elbise diye üzerine giyinen
yollardan hep bir göz uman
hüzünlü pozların bilindik yüzü
o melankolik profil imajıma
zarar verme pahasına..
evet itiraf edeceğim
...
..
yani
ederim işte
bir ara..
kaçmıyoruz ya..
... - baba, nasılsın?
- iyiyim şükür..
sen iyiysen, daha iyi olurum ama..