Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 4
İşini Beğenmeme vs. Farkında Olmama: Hepimiz bazen işimizden memnun olmayabiliriz. Ancak işimiz olması, bize bir geçim kapısı sunulması bile şükredilmesi gereken bir durumdur.
İşsizliğin zorluğunu yaşayan milyonlarca insan varken, bu nimetin farkında olmamak büyük bir eksikliktir. Her ne kadar işimizde zorluklar yaşasak da, bu zorlukların da bizi geliştiren ve büyüten yönleri olduğunu unutmamalıyız.
Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 3
Şükürsüzlükte Kaybolmak;
Yemek Beğenmemek vs. Hakaret Etmek: Yemeğin tadını beğenmemek, normal bir eleştiridir. Hepimizin damak zevki farklı olabilir. Fakat “Bu yemek iğrenç!” gibi ifadeler, sadece eleştiri değil, aynı zamanda bir hakarettir. Yemeği yapanın emeğine, o yemeği sağlayan imkanlara saygısızlıktır. İğrenç denilen bir yemek, bir başkası için hayat kurtarıcı olabilir. Şükür etmeyi unutmadan eleştiri yapabilmek ise asıl erdemdir.
Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 2
Şimdi konuyu başka bir açıdan ele alalım. Yaradan’ın bize bahşettiği nimetler, rızık, iş, sağlık, dostluk… Bunların ne kadarını gerçekten şükranla karşılıyoruz? Günlük hayatın koşturmacası içinde belki de farkında bile olmadan bir nimet hakkında memnuniyetsizliğimizi dile getiriyoruz. “Bu yemeği beğenmedim”, “Bu iş bana göre değil”, “Hayatım neden böyle?” diye düşünmek çok kolay. Ancak şunu unutuyoruz: Her bir rızık, her bir nimet, bize verilen bir armağandır.
Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 1
Hayatın küçük detaylarında saklı, sürekli tekrar ettiğimiz bazı eylemler var. Bir düşünün, elinizde bir kova su, belirli bir yere sürekli götürüyorsunuz. O yerin sahibi her seferinde, hiç memnuniyet göstermeden sadece bir direktif veriyor: ,, Bırak, şuraya koy. Ne bir teşekkür, ne bir takdir…'' Siz ise bu görevi tekrar tekrar yapmak zorundasınız. Buraya kadar okurken neler hissettiniz bilmiyorum. İçinizde bir huzursuzluk, belki bir kırgınlık oluşmuş olabilir. Sürekli çaba gösterdiğiniz bir işin karşılığında takdir edilmeyi bekleriz; takdir görmediğimizde ise hayal kırıklığı yaşamamız kaçınılmazdır.
Dışımızdaki kabuk, başkalarının ilk gördüğü şeydir; ama asıl hikaye, o kabuğun ardında saklıdır. İnsanları sadece dış görünüşleriyle değerlendirmek, onların derinliklerini ve gerçek benliklerini görmezden gelmektir. Dışımızdaki kabuk, hayatın bize verdiği şekli yansıtırken, içimizdeki öz ruhumuzu taşır.
Bir ağaç düşünün, dış kabuğu serttir ve zamanla yıpranır; ancak o kabuğun içinde, yaşamın kaynağı olan özsu akar. Bizim kabuğumuz da zamanla değişir, yaşadıklarımız, deneyimlerimiz ve karşılaştığımız zorluklar dışımıza yansır. Ama bu sadece dış görünüşümüzdür; içimizdeki öz hep aynıdır, saf ve değişmeyen bir şekilde varlığını sürdürür.
Toplumun dayattığı güzellik standartları ya da başkalarının bakışları, çoğu zaman kabuğumuza odaklanmamıza neden olur. Oysa ki gerçek güzellik, içimizde saklı olan, ruhumuzun derinliklerinde yatan o saf ışıktadır. İnsanları dış kabuklarına göre değerlendirmek yerine, onların içlerindeki bu ışıltıyı keşfetmeye çalışmak, gerçek anlamda tanımak demektir.
Dışımızın kabuğu, sadece bir maske gibidir. Gerçek biz ise bu maskenin ardında yatan duygu, düşünce ve hayallerle var oluruz. Hayatımızın en derin anlamı, bu kabuğun ötesinde, kalbimizin derinliklerinde bulunur.
Kendimize ve başkalarına karşı daha derin bir bakış geliştirmek, dış kabuğun ötesine geçip içsel değerleri keşfetmek, hepimizin önünde duran bir fırsattır. Çünkü hayat, dış kabuktan çok daha fazlasıdır.
Aşk, ne veresiye alınan bir eşya ne de kredi ile ödenen bir borçtur. Aşk, iki insanın arasındaki titreşimlerin birbirine bağlanmasıdır. Günlük yaşamın getirdiği "acaba" sorularına ve maddi hesaplara maruz kalmamalıdır, çünkü aşkın özü, insanın ruhunda saklıdır. O, komşuda olmayan, sadece iki kişi arasında yaşanan derin bir enerjidir.
Aşk, hesaplarla, endişelerle değil, içtenlikle ve güvenle beslenir. İki insan, birbirine güvenip kalplerini açtıklarında, ortaya çıkan bağ ne zamanla ne de koşullarla sınırlıdır. Bu bağ, dışarıdan anlaşılmayacak kadar özeldir ve iki kişi arasında paylaşılan bir sır gibi saklı kalır.
Sevgi, maddi beklentilere bağlı değildir; aksine, kalpten gelen saf duygularla beslenir. Sorgulamalara değil, karşılıklı anlayışa, saygıya ve güvene dayanır. İşte bu yüzden, aşk en çok iki insanın paylaştığı o titreşimde var olur.
Aşk, karşılıklı fedakârlık ve derin bir bağlılıkla büyür. Ve bu bağı anlamanın yolu, maddi hesaplardan değil, kalbin derinliklerinden geçer.
,, sessizliğin çığlığı da Ney'e verilmiş, üflediği her nota insan ruhunun derinliğine dokunsun diye "
sana dilsiz dudaksız sözler söyleyeceğim bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim bu sözleri sana herkesin içinde söyleyeceğim ama senden başka kimse duymayacak kimse anlamayacak...
Seni anlatmak; sabahın ilk saatlerinde Üsküdar' a yol almak yolda açan bir çiçeğin kokusunu solumak, ruhuma işleyen bir serinlik gibi derinlere dokunmak.
Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 4
İşini Beğenmeme vs. Farkında Olmama: Hepimiz bazen işimizden memnun olmayabiliriz. Ancak işimiz olması, bize bir geçim kapısı sunulması bile şükredilmesi gereken bir durumdur.
İşsizliğin zorluğunu yaşayan milyonlarca insan varken, bu nimetin farkında olmamak büyük bir eksikliktir. Her ne kadar işimizde zorluklar yaşasak da, bu zorlukların da bizi geliştiren ve büyüten yönleri olduğunu unutmamalıyız.
Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 3
Şükürsüzlükte Kaybolmak;
Yemek Beğenmemek vs. Hakaret Etmek: Yemeğin tadını beğenmemek, normal bir eleştiridir. Hepimizin damak zevki farklı olabilir. Fakat “Bu yemek iğrenç!” gibi ifadeler, sadece eleştiri değil, aynı zamanda bir hakarettir. Yemeği yapanın emeğine, o yemeği sağlayan imkanlara saygısızlıktır. İğrenç denilen bir yemek, bir başkası için hayat kurtarıcı olabilir. Şükür etmeyi unutmadan eleştiri yapabilmek ise asıl erdemdir.
Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 2
Şimdi konuyu başka bir açıdan ele alalım. Yaradan’ın bize bahşettiği nimetler, rızık, iş, sağlık, dostluk… Bunların ne kadarını gerçekten şükranla karşılıyoruz? Günlük hayatın koşturmacası içinde belki de farkında bile olmadan bir nimet hakkında memnuniyetsizliğimizi dile getiriyoruz. “Bu yemeği beğenmedim”, “Bu iş bana göre değil”,
“Hayatım neden böyle?” diye düşünmek çok kolay. Ancak şunu unutuyoruz: Her bir rızık, her bir nimet, bize verilen bir armağandır.
Şükrün Unutulduğu Bir Hayat: Nimetlere Nasıl Tepki Veriyoruz:
part- 1
Hayatın küçük detaylarında saklı, sürekli tekrar ettiğimiz bazı eylemler var. Bir düşünün, elinizde bir kova su, belirli bir yere sürekli götürüyorsunuz. O yerin sahibi her seferinde, hiç memnuniyet göstermeden sadece bir direktif veriyor:
,, Bırak, şuraya koy. Ne bir teşekkür, ne bir takdir…'' Siz ise bu görevi tekrar tekrar yapmak zorundasınız. Buraya kadar okurken neler hissettiniz bilmiyorum. İçinizde bir huzursuzluk, belki bir kırgınlık oluşmuş olabilir. Sürekli çaba gösterdiğiniz bir işin karşılığında takdir edilmeyi bekleriz; takdir görmediğimizde ise hayal kırıklığı yaşamamız kaçınılmazdır.
günler ağır,
günler ölüm haberleriyle geliyor.
düşman haşin,
zalim
ve kurnaz.
ölüyor çarpışarak insanlarımız
~ halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı ~
Nazım Hikmet?
Dışımızın Kabuğu: Görünenden Öte Olan
Dışımızdaki kabuk, başkalarının ilk gördüğü şeydir; ama asıl hikaye, o kabuğun ardında saklıdır. İnsanları sadece dış görünüşleriyle değerlendirmek, onların derinliklerini ve gerçek benliklerini görmezden gelmektir. Dışımızdaki kabuk, hayatın bize verdiği şekli yansıtırken, içimizdeki öz ruhumuzu taşır.
Bir ağaç düşünün, dış kabuğu serttir ve zamanla yıpranır; ancak o kabuğun içinde, yaşamın kaynağı olan özsu akar. Bizim kabuğumuz da zamanla değişir, yaşadıklarımız, deneyimlerimiz ve karşılaştığımız zorluklar dışımıza yansır. Ama bu sadece dış görünüşümüzdür; içimizdeki öz hep aynıdır, saf ve değişmeyen bir şekilde varlığını sürdürür.
Toplumun dayattığı güzellik standartları ya da başkalarının bakışları, çoğu zaman kabuğumuza odaklanmamıza neden olur. Oysa ki gerçek güzellik, içimizde saklı olan, ruhumuzun derinliklerinde yatan o saf ışıktadır. İnsanları dış kabuklarına göre değerlendirmek yerine, onların içlerindeki bu ışıltıyı keşfetmeye çalışmak, gerçek anlamda tanımak demektir.
Dışımızın kabuğu, sadece bir maske gibidir. Gerçek biz ise bu maskenin ardında yatan duygu, düşünce ve hayallerle var oluruz. Hayatımızın en derin anlamı, bu kabuğun ötesinde, kalbimizin derinliklerinde bulunur.
Kendimize ve başkalarına karşı daha derin bir bakış geliştirmek, dış kabuğun ötesine geçip içsel değerleri keşfetmek, hepimizin önünde duran bir fırsattır. Çünkü hayat, dış kabuktan çok daha fazlasıdır.
Sevgiyle kalın,
Aşk, ne veresiye alınan bir eşya ne de kredi ile ödenen bir borçtur. Aşk, iki insanın arasındaki titreşimlerin birbirine bağlanmasıdır. Günlük yaşamın getirdiği "acaba" sorularına ve maddi hesaplara maruz kalmamalıdır, çünkü aşkın özü, insanın ruhunda saklıdır. O, komşuda olmayan, sadece iki kişi arasında yaşanan derin bir enerjidir.
Aşk, hesaplarla, endişelerle değil, içtenlikle ve güvenle beslenir. İki insan, birbirine güvenip kalplerini açtıklarında, ortaya çıkan bağ ne zamanla ne de koşullarla sınırlıdır. Bu bağ, dışarıdan anlaşılmayacak kadar özeldir ve iki kişi arasında paylaşılan bir sır gibi saklı kalır.
Sevgi, maddi beklentilere bağlı değildir; aksine, kalpten gelen saf duygularla beslenir. Sorgulamalara değil, karşılıklı anlayışa, saygıya ve güvene dayanır. İşte bu yüzden, aşk en çok iki insanın paylaştığı o titreşimde var olur.
Aşk, karşılıklı fedakârlık ve derin bir bağlılıkla büyür. Ve bu bağı anlamanın yolu, maddi hesaplardan değil, kalbin derinliklerinden geçer.
Sevgiyle kalın,
,, sessizliğin çığlığı da Ney'e verilmiş, üflediği her nota insan ruhunun derinliğine dokunsun diye "
sana dilsiz dudaksız sözler söyleyeceğim
bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim
bu sözleri sana herkesin içinde söyleyeceğim
ama senden başka kimse duymayacak
kimse anlamayacak...
Ruh-u Revanım.
Seni anlatmak;
sessizliğin içinde yankılanan bir melodi gibi,
her notasında bir huzur, her tınısında bir özlem taşımak.
Seni anlatmak;
sabahın ilk saatlerinde Üsküdar' a yol almak
yolda açan bir çiçeğin kokusunu solumak,
ruhuma işleyen bir serinlik gibi derinlere dokunmak.