O aptal kıyametin kollarında Rahat ve güvende uyuyanlar Şer gecelerde şarikada mesela Çarelerden çare beğenirken Korkunç bir mutluluğa tutulan yarın Yarın ve tekrarlamak Tekrarlamak nasılsa tekrarlanmak Ne hikmetse o cazip yarıncılık Düş buharında yıkanmak gibi tekrarlamak
Yırtık gülümsemelerden süzülen yalan Farzet ki ginzaya içmek için gitti derviş Kibar ve sevecen bir kapıya dayanıp Vahşi zevklerden kaçınmadan Yarasını eûzu besmele ile kaşıyordu Nasılsa içimizdeki kırıklar kavmi Kendini ululardan ulu sanıyordu
Sahilde bir hastane sipariş edelim Balık öldü ben zaten kurtulamadım Balık öldü ben zaten kurtulamadım Henüz birlikte atladığımız bir deniz yok Yok Kumkapı yok bizans sarayı Hangi telgraf kefilimiz olur Polis mi ambulans mi kimin sireni
Gece yarılıyor isrâ isrâ bir geçiş Karanlıkta devleşen gövdeler Ayık bir avlu bulup da nerede çürüyecek Yarasını hâlâ Allah gibi kaşıyan o kendinden geçiş..
/ Oysa akdimiz vardı, cümle âlem içinde Âlem elin içinde, el âlemin içinde /
Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba Akşamın meltemiydin, sabaha bad-ı saba Sen ki elvan elvandın, benim lalezarımda Sen ki gönlümde billur, bir nur intizarımda Bugün ay ışığında, gök kubbeye boyandım Gün ağardı, güneşli, bir sabaha uyandım Ufkunda kulaç kulaç, yüzdüğüm umman vardı Gönlüne sığındığım, kutsi bir liman vardı Aşkın girizgâhında, yazıldım bu girdaba Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba
Bilir misin her gece, sen vardın düşlerimde Ben düşümün peşinde, düşüm benim peşimde Halel gelmesin diye, iblisi kovuyordum Şaşkın mahmur ve bitap, alnımı ovuyordum Cühelâ idim yandım, ulemadan feyz aldım Omzuna yünden aba, boynuna ipek şaldım Seherleri buz kestim, soğuk bir tadım vardı Evvelce gayri mühim, malûm bir adım vardı Kifayetsiz bir sondun, hicrandın gülüşümde Bilir misin her gece, seni gördüm düşümde
Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden Sırma çanaklarından, pirinç güğümlerinden Hiç görmedin, bilmedin, lale devriydi zaman Suretim neyzen idi, siretim içli keman Rüzgâr şarkı söylerdi, fırtınalar duyardı Baharda kelebekler, hep rüzgâra uyardı Kulağımda ezgiler, elimde sazım vardı Kalubelada akdim, sıratta yazım vardı Meczup olup sakındım, uzak durdum yörenden Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden
/ Oysa bir seyyah idim, evvel zaman içinde Zaman benim içimde, ben zamanın içinde /
Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel Vuslatın bahçesinde, yâdıma düştü ecel Hiçbir ilaç inan ki, çare değil ağrıma Senin en çok sükûtun, gidiyor ağırıma Ah ettim eyvah ettim, yine de tükenmedim Açtım avuçlarımı, elife mim ekledim Ruhumda kor cehennem, ahvalde püryan vardı Sensiz cennette bile, çeşm-i giryanım vardı Güzeller çirkin oldu, çirkinler ise güzel Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel
Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım Kevser tasında yağmur, ateş tasında kardım Çehrem nâr-ı cehennem, ruhumda zebaniler Paçamdan hiçbir türlü, düşmedi haramiler Mazinin kollarında, sırtım delik deşikti Oysa tek arzuhâlim, aşiyan bir eşikti Ne bahtiyar cemalim, ne de huzurum vardı Gani gani efkârım, gizli gururum vardı Derin yaralarıma, yine kendim yaradım Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım
Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum Tut ki sana gelmedim, ben bana dönüyorum Kaç segâh geçti bilmem, kaç nihavent mevsimi Sultaniyegâh sandım, düştü hicaz iklimi Sefil oldum biçare, önce düştüm gümraha Suretin hatırladım, eriştim inşiraha Varlığın yokluğumken, senli dilşadım vardı Yokluğunu var saydım, kayıp irşadım vardı Şimdilerde Mevla’ya, hep niyaz ediyorum Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum
Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal Sen şendin, sen şadandın, canandın, hep öyle kal O narin duruşunla, kristal bir edaydın Sımsıcak gülüşünle, kubbede hoş sedaydın Sevdamız bu lisanda, dolunay batmasıydı Divane pervanenin, şem ile yatmasıydı Boynumda bir Zülfikar, yürekte zarım vardı Ölmeden girilecek, külden mezarım vardı Bu artık veda değil, bu artık son intikal Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal
plastik tadında yediğim içtiğim yaz kış gözlerimi örseliyor duvar paslanıyor demir gelip boyuyorlar hep aynı renkte ölemem beton tuttu ayaklarım dışarda kar karın altında toprak nasıl hasretim bir kuşun kanatları geçiyor üzerimden bin kanat bakıyorum parmaklığa aklı gidiyor nöbetçinin
kırk yıllık yoldan tanırım ben soğukları ama asıl baharların erbabıyım yine yorgun argın aşacak dağları yine kapıma yıkılacak karanfil elleriyle koymuş gibi bulacaklar badem mi olur erik mi çağla mı kendi dalından asacaklar baharı kaç yıl oldu alışamadım mümkünüm yok bu kez firarım
aklı gidiyor nöbetçinin tüfek tüfek kalıyor tezkeresi yakın hırsla parmaklarını sayıyor göz gez arpacık bakıyor fena bakıyor gece dehşetli uzuyor duvarı iniyorum toprağa basmalıyım bir kuşu uçmalıyım deli esmeli poyraz bir dal parçası azbiraz mutlak duvarı aşmalı yoksa duramam gövdemi mıhlasalar bahara kalamam mümkünüm yok bu kez firarım
hırsla parmaklarını sayıyor baştan sayıyor tezkeresi yakın düşleri kayıyor apansız bin basamak nöbetçi kulesi yapayalnız ağzında uçurumun apansız kar etmiyor parka ah ne çocukça ıslık beter üşüyor tetik otomatiğe düşüyor ben bahara kalamam ay batarken şafak şafak açarken yaban süseni ben yalnayak fırlıyorum duvarın dibinden
bir ses canavarlaşacak ardımdan döne döne sırtımı yakacak ciğerimi bulacak beni toprağa yıkacak vu-ra-cak mümkünü yok bir ödül bir tezkere alacak karaköy'de bir orospuyla yatacak kaç bahar büyüğüm ondan onda hiç bahar açmayacak mümkünüm yok bu kez firarım
Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum Yıkadılar aldılar götürdüler Babamdan ummazdım bunu kör oldum Siz hiç hamama gittiniz mi? Ben gittim lambanın biri söndü Gözümün biri söndü, kör oldum Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak Şöylelemesine maviydi kör oldum Taşlara gelince hamam taşlarına Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi Taşlarda yüzümün yarısını gördüm Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü Yüzümden ummazdım bunu kör oldum Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
alnını dağ ateşiyle ısıtan yüzünü kanla yıkayan dostum senin uyurken dudağinda gülümseyen bordo gül benim kalbimi harmanlayan isyan olsun şimdi dingin gövdende uğultuyla büyüyen sessizlik birgün benim elimde patlamaya sabırsız mavzer olsun başını omzuma yasla göğsümde taşıyayım seni gövdem gövdene can olsun
söyle bana ey ölümün açıklayıcı pervanesi hangi yavru tek başına yiğittir hangi yangın bir başına söndürülür ah herkes susuyor hiçkimse bilmiyor içimin yangınını ah herkes mi susuyor kalbimi kalbine bağladığım dostum ah herkes mi susuyor kalbi kalbimize benzeyen dostlar bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya hayatın ateş renkli kelebekleri bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için ah herkes mi susuyor
bağırsam içimdeki dehşeti hırsım deler mi toprağı beni acısıyla onduran dostumu aşkla vurduran hayat sana yaşananla harlanan bağrımın sevdasını akıttım dünyanın yeni baharına çatlarken kadim güneş bağrım delinirken fidanların kanıyla anamın doğurgan karnıdır diye sevgilimin sütlenecek göğsüdür diye dostumun üretken gülüdür diye sana bağlandım sana sarıldım
beni umutsuz koma tarihle avutma beni çünki aşkla sınanmışım sana sana yangınla, suyla, ateşle ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım ey yaşarken kanayan acı şimşekli gök, tufan, kan fırtınası uçurum kıyısında hızla büyüyen ot yapraksız bir ölümün anısı için körpecik kuzuların derisi için beni tarihle avutma umutsuz koma beni
akıtsam deliren sevdamı köpürürmü hayatı besleyen su ey benim yedi başlı kartalım her başını bir dağ başlangıcında koyanım senin böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir bizim aşkımızı solduranların korkusu çünki elbette bir su kendi akacağı toprağın sertliğini bilir ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak artık ırmak mı ne denir işte devrim ona benzer bir akışın hızına denir yarın ne olur bilirim ben bahar gelir, otlar büyür ölüm de yapraklanır bir dağ bulur uzun uzun bakarım bir çam ağacı gölgesi güzel kokular veren bir damla güneş görünce sana da gülümseyeceğim yarin
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda yarın yeni bir yeşillik büyüyecek
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin En azından üç dil Birisi ana dilin Elin ayağın kadar senin Ana sütü gibi tatlı Ana sütü gibi bedava Nenniler, masallar, küfürler de caba Ötekiler yedi kat yabancı Her kelime arslan ağzında Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla Kök sökercesine söküp çıkartacaksın Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Canımın içi demesini Kırmızı gülün alı var demesini Nerden ince ise ordan kopsun demesini Atın ölümü arpadan olsun demesini Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini İnsanın insanı sömürmesi Rezilliğin dik alası demesini Ne demesi be Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil Çünkü sen ne tarih ne coğrafya Ne şu ne busun Oğlum Mernus Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Işıklar çoğaldıkça kararan sokakları düşünüyorum....
Bi sol salim ölseydik
O aptal kıyametin kollarında
Rahat ve güvende uyuyanlar
Şer gecelerde şarikada mesela
Çarelerden çare beğenirken
Korkunç bir mutluluğa tutulan yarın
Yarın ve tekrarlamak
Tekrarlamak nasılsa tekrarlanmak
Ne hikmetse o cazip yarıncılık
Düş buharında yıkanmak gibi tekrarlamak
Yırtık gülümsemelerden süzülen yalan
Farzet ki ginzaya içmek için gitti derviş
Kibar ve sevecen bir kapıya dayanıp
Vahşi zevklerden kaçınmadan
Yarasını eûzu besmele ile kaşıyordu
Nasılsa içimizdeki kırıklar kavmi
Kendini ululardan ulu sanıyordu
Sahilde bir hastane sipariş edelim
Balık öldü ben zaten kurtulamadım
Balık öldü ben zaten kurtulamadım
Henüz birlikte atladığımız bir deniz yok
Yok Kumkapı yok bizans sarayı
Hangi telgraf kefilimiz olur
Polis mi ambulans mi kimin sireni
Gece yarılıyor isrâ isrâ bir geçiş
Karanlıkta devleşen gövdeler
Ayık bir avlu bulup da nerede çürüyecek
Yarasını hâlâ Allah gibi kaşıyan o kendinden geçiş..
Feyz Kariha
BİR ŞEHRİBAN NAMESİ
I.
/ Oysa akdimiz vardı, cümle âlem içinde
Âlem elin içinde, el âlemin içinde /
Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba
Akşamın meltemiydin, sabaha bad-ı saba
Sen ki elvan elvandın, benim lalezarımda
Sen ki gönlümde billur, bir nur intizarımda
Bugün ay ışığında, gök kubbeye boyandım
Gün ağardı, güneşli, bir sabaha uyandım
Ufkunda kulaç kulaç, yüzdüğüm umman vardı
Gönlüne sığındığım, kutsi bir liman vardı
Aşkın girizgâhında, yazıldım bu girdaba
Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba
Bilir misin her gece, sen vardın düşlerimde
Ben düşümün peşinde, düşüm benim peşimde
Halel gelmesin diye, iblisi kovuyordum
Şaşkın mahmur ve bitap, alnımı ovuyordum
Cühelâ idim yandım, ulemadan feyz aldım
Omzuna yünden aba, boynuna ipek şaldım
Seherleri buz kestim, soğuk bir tadım vardı
Evvelce gayri mühim, malûm bir adım vardı
Kifayetsiz bir sondun, hicrandın gülüşümde
Bilir misin her gece, seni gördüm düşümde
Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden
Sırma çanaklarından, pirinç güğümlerinden
Hiç görmedin, bilmedin, lale devriydi zaman
Suretim neyzen idi, siretim içli keman
Rüzgâr şarkı söylerdi, fırtınalar duyardı
Baharda kelebekler, hep rüzgâra uyardı
Kulağımda ezgiler, elimde sazım vardı
Kalubelada akdim, sıratta yazım vardı
Meczup olup sakındım, uzak durdum yörenden
Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden
Fuzuli'yle hasbihal, ettim şikâyetinde
Rezil rüsva ağlaştık, soldum kıyametinde
Zerre-i miskal her söz, ziynetti gerdanıma
Firuze bakışların, güneşti zindanıma
Gâh muhabbet ile sardım, buzdan dudaklarımı
Gâh dilimi dağladım, yaktım dudaklarımı
Dimağımı zorlayan, âşık damarım vardı
Yanağımda okkalı, kendi şamarım vardı
Baki çaldı kapımı, divan eteklerinde
Fuzuli'yle hasbihal, ettim şikâyetinde
II.
/ Oysa bir seyyah idim, evvel zaman içinde
Zaman benim içimde, ben zamanın içinde /
Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel
Vuslatın bahçesinde, yâdıma düştü ecel
Hiçbir ilaç inan ki, çare değil ağrıma
Senin en çok sükûtun, gidiyor ağırıma
Ah ettim eyvah ettim, yine de tükenmedim
Açtım avuçlarımı, elife mim ekledim
Ruhumda kor cehennem, ahvalde püryan vardı
Sensiz cennette bile, çeşm-i giryanım vardı
Güzeller çirkin oldu, çirkinler ise güzel
Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel
Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım
Kevser tasında yağmur, ateş tasında kardım
Çehrem nâr-ı cehennem, ruhumda zebaniler
Paçamdan hiçbir türlü, düşmedi haramiler
Mazinin kollarında, sırtım delik deşikti
Oysa tek arzuhâlim, aşiyan bir eşikti
Ne bahtiyar cemalim, ne de huzurum vardı
Gani gani efkârım, gizli gururum vardı
Derin yaralarıma, yine kendim yaradım
Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım
Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum
Tut ki sana gelmedim, ben bana dönüyorum
Kaç segâh geçti bilmem, kaç nihavent mevsimi
Sultaniyegâh sandım, düştü hicaz iklimi
Sefil oldum biçare, önce düştüm gümraha
Suretin hatırladım, eriştim inşiraha
Varlığın yokluğumken, senli dilşadım vardı
Yokluğunu var saydım, kayıp irşadım vardı
Şimdilerde Mevla’ya, hep niyaz ediyorum
Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum
Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal
Sen şendin, sen şadandın, canandın, hep öyle kal
O narin duruşunla, kristal bir edaydın
Sımsıcak gülüşünle, kubbede hoş sedaydın
Sevdamız bu lisanda, dolunay batmasıydı
Divane pervanenin, şem ile yatmasıydı
Boynumda bir Zülfikar, yürekte zarım vardı
Ölmeden girilecek, külden mezarım vardı
Bu artık veda değil, bu artık son intikal
Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal
Yıldırım UZUN
Mümkünüm Yok
plastik tadında yediğim içtiğim
yaz kış gözlerimi örseliyor duvar
paslanıyor demir gelip boyuyorlar
hep aynı renkte ölemem
beton tuttu ayaklarım dışarda kar
karın altında toprak nasıl hasretim
bir kuşun kanatları geçiyor üzerimden
bin kanat bakıyorum parmaklığa
aklı gidiyor nöbetçinin
kırk yıllık yoldan tanırım ben soğukları
ama asıl baharların erbabıyım
yine yorgun argın aşacak dağları
yine kapıma yıkılacak karanfil
elleriyle koymuş gibi bulacaklar
badem mi olur erik mi çağla mı
kendi dalından asacaklar baharı
kaç yıl oldu alışamadım
mümkünüm yok bu kez firarım
aklı gidiyor nöbetçinin tüfek tüfek kalıyor
tezkeresi yakın hırsla parmaklarını sayıyor
göz gez arpacık bakıyor fena bakıyor
gece dehşetli uzuyor duvarı iniyorum
toprağa basmalıyım bir kuşu uçmalıyım
deli esmeli poyraz bir dal parçası azbiraz
mutlak duvarı aşmalı yoksa duramam
gövdemi mıhlasalar bahara kalamam
mümkünüm yok bu kez firarım
hırsla parmaklarını sayıyor baştan sayıyor
tezkeresi yakın düşleri kayıyor
apansız bin basamak nöbetçi kulesi
yapayalnız ağzında uçurumun apansız
kar etmiyor parka ah ne çocukça ıslık
beter üşüyor tetik otomatiğe düşüyor
ben bahara kalamam ay batarken
şafak şafak açarken yaban süseni ben
yalnayak fırlıyorum duvarın dibinden
bir ses canavarlaşacak ardımdan
döne döne sırtımı yakacak
ciğerimi bulacak beni toprağa yıkacak
vu-ra-cak mümkünü yok
bir ödül bir tezkere alacak
karaköy'de bir orospuyla yatacak
kaç bahar büyüğüm ondan
onda hiç bahar açmayacak
mümkünüm yok bu kez firarım
Nevzat Çelik
En Hüzünlü Şiir
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Yazabilirim örneğin; “Gece yıldızla dolu
ve yıldızlar masmavi titreşiyor uzakta`
Şarkı söyleyip esiyor gece rüzgârı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim...
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara
Buna benzer gecelerde sarıldım kollarımla
Defalarca öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o, ben de onu sevdim bir ara
O koca, masum gözler sevilmez miydi ama?
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Onu tutamadığımı, kaybettiğimi düşünmek
Dinlemek uçsuz bucaksız geceyi, onsuz daha tenha kalan
Ve şiir… Çime düşen çiy gibi düşer cana.
Ne çıkar sevdam onu tutamadıysa...
Gece yıldızla dolu ve yanımda değil o...
Hepsi bu...
Şarkı söylüyor uzaklarda biri. Çook uzaklarda...
Ruhum kayboldu onsuzlukta…
Gözlerim onu arıyor geri getirirmiş gibi, yüreğim onu.
Ve yanımda değil o...
Aynı gece ağartıyor aynı ağaçları
Bir zamanlardaki biz, artık aynı değiliz
Sevmiyorum artık onu doğrudur, oysa ne çok sevmiştim...
Sesim rüzgârı kollardı kulağına değmek için
Başkasının… Bir başkasının olacak...
Sesi, ışıltılı teni, derin gözleri...
Bir zaman öpüşlerime ait olduğu gibi...
Artık sevmiyorum ya... severim yine belki.
Sevda o denli kısa, nisyan öyle uzun ki...
Çünkü benzer gecelerde sarıldım kollarımla
Kaybolup gider ruhum onsuzlukta...
Bu bana yaşattığı en son acı
Ona yazdığım en son şiir de olsa
Çeviri: Betül Akdağ
Pablo Neruda
SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü, kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
Cemal Süreya
Aşkla Sana
alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağinda gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun
söyle bana ey
ölümün açıklayıcı pervanesi
hangi yavru tek başına yiğittir
hangi yangın bir başına söndürülür
ah herkes susuyor
hiçkimse bilmiyor içimin yangınını
ah herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladığım dostum
ah herkes mi susuyor
kalbi kalbimize benzeyen dostlar
bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya
hayatın ateş renkli kelebekleri
bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için
ah herkes mi susuyor
bağırsam içimdeki dehşeti
hırsım deler mi toprağı
beni
acısıyla onduran
dostumu
aşkla vurduran hayat
sana
yaşananla harlanan bağrımın sevdasını akıttım
dünyanın yeni baharına
çatlarken kadim güneş
bağrım delinirken fidanların kanıyla
anamın doğurgan karnıdır diye
sevgilimin sütlenecek göğsüdür diye
dostumun üretken gülüdür diye
sana bağlandım
sana sarıldım
beni umutsuz koma
tarihle avutma beni
çünki aşkla sınanmışım sana
sana yangınla, suyla, ateşle
ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım
ey yaşarken kanayan acı
şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
yapraksız bir ölümün anısı için
körpecik kuzuların derisi için
beni tarihle avutma
umutsuz koma beni
akıtsam deliren sevdamı
köpürürmü hayatı besleyen su
ey benim
yedi başlı kartalım
her başını
bir dağ başlangıcında koyanım
senin
böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir
bizim aşkımızı solduranların korkusu
çünki elbette bir su
kendi akacağı toprağın sertliğini bilir
ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak
artık ırmak mı ne denir
işte devrim
ona benzer bir akışın hızına denir
yarın ne olur bilirim ben
bahar gelir, otlar büyür
ölüm de yapraklanır
bir dağ bulur uzun uzun bakarım
bir çam ağacı gölgesi
güzel kokular veren
bir damla güneş görünce
sana da gülümseyeceğim yarin
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek
Arkadaş Zekai Özger
ÜÇ DİL
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
BEDRİ RAHMİ EYUBOĞLU
Endülüs'te Raks
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...
Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.
Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...
Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.
Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...
Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.
Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..
Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'
Yahya Kemal Beyatlı