o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer. utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer… belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla, öylesine derince bakmasalardı eğer… çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de, kalp,göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer…
düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman meydan savaşlarında korkular aşkı ağır yaralamasaydı eğer… rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla, tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer… uykusuzluklar yıkıp geçmezdi kısacık kestirmelerin ardından, dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer… gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar, ihanetinden de onlar payını almasaydı eğer… ıssızlığa teslim olmazdı sahiller, kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer…
sen gittikten sonra yalnız kalacağım yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse?
evet sevgili, kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim uzanmak isterdi ince parmaklarına, mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer…
nedir kopup kopup dönmek kandillerde gözlerine değil ellerine dokunacaksın gariplerin uğramadığı evlerde öğretiler, söylevler ve goncalanmış çiçekleri bulamayacaksın kimsesizliğini haykırıyor yalancı kalabalığı şehrin ellerimizde kiri, pisi ve siyahlığı asfaltın otobüsler ve otomobiller caddelerden değil arka sokaklarından geçiyor kalbimizin
kimim var beni anlayan, kimim var geceleri destanlaştıran arabeskleştirerek ölmemeliyim diyorum, coşkuyla selamlamalıyım tenhalara bakıp bakıp karanlık denizlerde beni durağanlaştıran kalyonlarda ismi bilinmeyen aksak tayfalardan olmalıyım
ne kadar narin çırpınıyor dalları söğütlerin ne kadar da utanmadan kum gibi akarak avuçlarıma paklamayacak yıkandığım ırmaklar gölgesini günahlarımın şimdi düşürüyor kollarıma toprağın boyadığı kanatları; ölmüş serçelerin umutları ve beklentileri şarkılara yükleyen biziz kırılganlığımızı atarak bodrumuna köhnemiş dünyanın söylemiştik bunları duraklarda ıslanırken kulağına çocukların ölmüş serçelerin göğüslerine iliştirilen gül’üz
on iki sandalyeli bir masayla, masanın gençliğinden konuşuyorduk. on bir sandalye ve iki intihar büyütmüş balkon pür dikkat beni dinliyorlardı.
zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize. pireli bir devletin kanatlarının arasındaki karıncalardık. ne söylesek ayıptı biraz söylemesi.
dahası an, tıbben ölüydü. atık kamyonlarında mühürlü bir yürek şehir çöplüğünde martı ziyafetinden önce bir film setine emanet edilirdi belki, korkuturdu yine bizi.
senin dünyanda vapur kalkınca balıklar çamaşır yıkardı içindeki hileli sayaçların aritmetiği sıfırdan sıkılmıyordu bir türlü
tırabzanlardan aşağıya ayaklarını sallandırıp annesine hınzır hınzır gülen o çocuk uçurumlara gözlerini gıdıklatacak yaşa çoktan geldi. ama ikimiz de biliyorduk elleri harita kadar acılı her annenin son görevi çocuğunu öleceği yaşa büyütmekti.
senli imgeler tekmeliyor içimi geceyi seninle uğurlayıp günü seninle karşılıyorum nicedir derinlerde bir alev ırmağıı ki sorma
umudumu fideliyorum günde üç öğün özenle siliyorum yapraklarını seni görünce bendini yıkıyor çağlayanlar hayali de olsa adaklar adıyorum gelişine
labirentleri geçtim de geldim, nefes nefese son bir gayretle çalıyorum gönlünün zilini bir tepki ver kurban olurum bir seda bağışla aşkın en dingin haliyle kapındayım
tut ki bir sefilim seni aramaktan yorgun yada bir hercaiyim türlü badirelerden geçen duruldum da geldim öldürdüm dünyevi hevesleri seninle toprağa gömdüm serden geçtiliğimi
adımı unuttum zikrim de fikrim de sana kurulu kimine göre bir ayyaşım kimine göre deli oysa ben bir aşığım sevgi yer sevgi içerim kirpiklerin ile on kiden vurduğun yarım akıllı
neden ben diye sorma ruhum ruhuna meftun seninle maviye dönüştü hayatımın bütün renkleri ah gülüşüyle bana hayatı sevdiren lirik kadın sevdiysem adam gibi sevdim bundan kime ne
ölü şairler geçiyordu uzun ırmağımdan seyrelen sesleriyle hepsi benden bir zerre ve ben onlardan yekûn bir şaşkınlık, işte
nereden gelmişim, nereye? yalan bu yersiz sorularla kurcala beni ağzımın parçalanmış gönyesinden içeri bir söz daha sıkıştır bâtın olan kavuşulur ve unutulur bir sabah saati o usul ses imiş, sessizliğe dolan
bunlara doğru haydi! itele kakala beni çünkü hep şairler geçiyor ırmağımızdan örtünürken bir şehir, tanede saklanıyor şer
örtün evet, ey haile. örtün, evet ey şehr; örtün ve müebbet uyu, ey facire-i dehr! (1)
dilimizin üzerinden çelik gıcırtısıyla kaydı bir kılıç melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma baktıydık aşk mı idi, -ki aksi ne kâbil-, biz sever iken incindik kıskanmamayı edindik, bardaktan boşanıp terk ettik öldürerek yaşıyordu, biliyordu oysa bütün canlılar hilkaten ehildik, biz de bilirdik ve öldürmedik gündeki geceydi ey arab! merdiveninde yaşananlar
gökkuşağının altında idik; kız yahut oğlan geçemeyenler için ağıt yaktık, dans ettik çoğumuz dipte, kimimiz ise üzerindeyiz
bak bulutlara aziz’im şükür ki bir rüzgar var esmese, ayırmasa onları birbirinden göğü hiç anlamayacaklar
nasıl da yalnızlar bizim gibi onlar gibi kazara bir kuş karışsa aralarına o kuşa yoğunlaşıp kanatlarına ağlayacaklar
ağırlaşacaklar aziz’im ağırlaşacaklar
bak kollarına ve sonra dal bil onları dal olmayan ne bilsin bir kuşun yükünü ne bilsin yalnızlığın kalabalık bir ormana kabuk kabuk döküldüğünü
yalnız değilsin aziz’im hiç değilsin kov yüzündeki ötücü ifadeleri boşuna kanatlarında o etlenen korku sen hiç gördün mü bir ağacın dallarından ayrı kuruduğunu
Yiğit harmanları, yığınaklar, Kurulmuş çetin dağlarında vatanların. Dize getirilmiş haydutlar, Hayınlar, amana gelmiş, Yetim hakkı sorulmuş, Hesap görülmüş. Demdir bu...
Demdir, Derya dibinde yangınlar, Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs... Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde, Çelik kadavrası korugan\'ların. Ölünmüş, canım,ölünmüş Murad alınmış...
Gelgelelim, Beter, bize kısmetmiş. Ölüm, böyle altı okka koymaz adama, Susmak ve beklemek, müthiş Genciz, namlu gibi, Ve çatal yürek, Barışa, bayrama hasret Uykulara, derin, kaygısız, rahat, Otuziki dişimizle gülmeğe, Doyasıya sevişmeğe,yemeğe... Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri, Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret Ve asıl biz biliriz kederi.
İçim, bir suskunsa tekin mi ola? O Malta bıçağı,kınsız,uyanık, Ve genç bir mısradır Filinta endam... Neden, neden alnındaki yıkkınlık, Bakışlarındaki öldüren buğu? Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri... Nasıl da almış aklımı, Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan, Dost, düşman söz eder kendi kavlince, Kınanmak, yiğit başına. Bu, ne ayıp, ne de yasak, Öylece bir gerçek, kendi halinde, Belki, yaşamama sebep...
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu. Hani, kurşun sıksan geçmez geceden, Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık... Ve zehir - zıkkım cıgaram. Gene bir cehennem var yastığımda, Gel artık...
Bu seviye iyi değil arkadaşlar. Her ne kadar serbest de olsa bu kürsüye bu seviye yakışmıyor.
Biz insanlar farklılıklarımızla güzeliz, ayrı ayrı renklerimizle ve birbirimizden bu sayede bir şeyler öğreniriz. Bu kürsü eğitici ve öğretici olmalı. Birbirimize tahammül etme sınırlarımızı sorgulayıp ona göre bir duruş belirlemeliyiz.
biletimi, kör bir piyangocunun titreyen ellerinden çekiyorum savrulmuş hayatıma bir amorti vursa bu, en büyük ikramiye bana!
sen'lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum sen'lerden örülmüş o duvara tutunarak yalnızlıklardan kaçıyorum güya yalnızlıklarıma birer davetiye gönderirken
ben o sen'leri bölüyorum o sen'ler beni bölük pörçük hayatımı iliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!
yamalı bir kum torbasına dönmüşüm kendimi dövmekten geliyorum bir iş dönüşü saati yorgunum, bitkinim dargınım kendime!
cevapları kendi içinde saklı sorguların binlerce soruya gebe bakışlarında bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte sürüklüyorum kendimi bir kaplumbağanın "evim" dediği heyecanda taşıyamıyorum artık bedenimi!
kendimi ispiyonluyorum bir casusun kurşuna dizilme hakkını görebilmek için kendimde
terazi burcundan gündönümlerinde akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu, kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim
ah! göz özü görmeyen bir havada fareli köyün kavalcısını arıyorum: ömrümün kalan kısmına hükümlü peşinatsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı dökmesi için denize!
Eğer
o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer…
belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine derince bakmasalardı eğer…
çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de,
kalp,göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer…
düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman
meydan savaşlarında korkular aşkı ağır yaralamasaydı eğer…
rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer…
uykusuzluklar yıkıp geçmezdi kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer…
gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden de onlar payını almasaydı eğer…
ıssızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer…
sen gittikten sonra yalnız kalacağım
yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse?
evet sevgili,
kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer…
Can Yücel
Deli kadınlar
Ruhları deli kadınları seveceksin
Gülüşünden öpeceksin
Tenine keşfedilmemiş
Mavi bir coğrafya çizeceksin
Sesine nefesine sarılacaksın
Dokunuşunda deva,
Bakışında merhamet,
Sarılışında insanlığı bulacaksın
Bütün doğruların canı cehenneme diyeceksin..
Destan Özden
Ölmüş Serçeler Destanlaması
nedir kopup kopup dönmek kandillerde
gözlerine değil ellerine dokunacaksın
gariplerin uğramadığı evlerde
öğretiler, söylevler ve goncalanmış çiçekleri bulamayacaksın
kimsesizliğini haykırıyor yalancı kalabalığı şehrin
ellerimizde kiri, pisi ve siyahlığı asfaltın
otobüsler ve otomobiller caddelerden değil
arka sokaklarından geçiyor kalbimizin
kimim var beni anlayan, kimim var geceleri destanlaştıran
arabeskleştirerek ölmemeliyim diyorum, coşkuyla selamlamalıyım
tenhalara bakıp bakıp karanlık denizlerde beni durağanlaştıran
kalyonlarda ismi bilinmeyen aksak tayfalardan olmalıyım
ne kadar narin çırpınıyor dalları söğütlerin
ne kadar da utanmadan kum gibi akarak avuçlarıma
paklamayacak yıkandığım ırmaklar gölgesini günahlarımın
şimdi düşürüyor kollarıma
toprağın boyadığı kanatları; ölmüş serçelerin
umutları ve beklentileri şarkılara yükleyen biziz
kırılganlığımızı atarak bodrumuna köhnemiş dünyanın
söylemiştik bunları duraklarda ıslanırken kulağına çocukların
ölmüş serçelerin göğüslerine iliştirilen gül’üz
Abdulbaki Akpınar
İkincil Ruhla Pis Duvar Buluşmaları
on iki sandalyeli bir masayla, masanın gençliğinden konuşuyorduk.
on bir sandalye ve iki intihar büyütmüş balkon pür dikkat beni dinliyorlardı.
zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize.
pireli bir devletin kanatlarının arasındaki karıncalardık.
ne söylesek ayıptı biraz söylemesi.
dahası an, tıbben ölüydü.
atık kamyonlarında mühürlü bir yürek
şehir çöplüğünde martı ziyafetinden önce
bir film setine emanet edilirdi belki,
korkuturdu yine bizi.
senin dünyanda vapur kalkınca
balıklar çamaşır yıkardı
içindeki hileli sayaçların aritmetiği
sıfırdan sıkılmıyordu bir türlü
tırabzanlardan aşağıya
ayaklarını sallandırıp
annesine hınzır hınzır gülen o çocuk
uçurumlara gözlerini gıdıklatacak yaşa çoktan geldi.
ama ikimiz de biliyorduk
elleri harita kadar acılı her annenin son görevi
çocuğunu öleceği yaşa büyütmekti.
sağır ve dilsizler ülkesinde
kulaktan kulağa oynarken özgürlük düşün,
sigaranla aynıydı aşkının geleceği
duman hali.
şimdi biz,
yatırılmamış bir şans kuponu
pişmanlık olur en iyi ihtimalimiz.
oysa
mendil satar yine de bakardım bu kente
olsaydın içinde.
Özge Dirik
Aşkla Meftun
senli imgeler tekmeliyor içimi
geceyi seninle uğurlayıp
günü seninle karşılıyorum nicedir
derinlerde bir alev ırmağıı ki sorma
umudumu fideliyorum günde üç öğün
özenle siliyorum yapraklarını
seni görünce bendini yıkıyor çağlayanlar
hayali de olsa adaklar adıyorum gelişine
labirentleri geçtim de geldim, nefes nefese
son bir gayretle çalıyorum gönlünün zilini
bir tepki ver kurban olurum bir seda bağışla
aşkın en dingin haliyle kapındayım
tut ki bir sefilim seni aramaktan yorgun
yada bir hercaiyim türlü badirelerden geçen
duruldum da geldim öldürdüm dünyevi hevesleri
seninle toprağa gömdüm serden geçtiliğimi
adımı unuttum zikrim de fikrim de sana kurulu
kimine göre bir ayyaşım kimine göre deli
oysa ben bir aşığım sevgi yer sevgi içerim
kirpiklerin ile on kiden vurduğun yarım akıllı
neden ben diye sorma ruhum ruhuna meftun
seninle maviye dönüştü hayatımın bütün renkleri
ah gülüşüyle bana hayatı sevdiren lirik kadın
sevdiysem adam gibi sevdim bundan kime ne
A v r a s y a
07.01.2023
Ahmet Erdem
Nen Bilgisi'nden
ölü şairler geçiyordu uzun ırmağımdan
seyrelen sesleriyle hepsi benden bir zerre
ve ben onlardan yekûn bir şaşkınlık, işte
nereden gelmişim, nereye? yalan
bu yersiz sorularla kurcala beni
ağzımın parçalanmış gönyesinden içeri
bir söz daha sıkıştır bâtın olan
kavuşulur ve unutulur bir sabah saati
o usul ses imiş, sessizliğe dolan
bunlara doğru haydi! itele kakala beni
çünkü hep şairler geçiyor ırmağımızdan
örtünürken bir şehir, tanede saklanıyor şer
örtün evet, ey haile. örtün, evet ey şehr;
örtün ve müebbet uyu, ey facire-i dehr! (1)
2.
ölü şairler geçer gider ırmak uzunsa
seyrelir sesleri, benden zerre eksilir
kimbilir aşktım, bendim, onlardım işte
dilimizin üzerinden çelik gıcırtısıyla kaydı bir kılıç
melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma baktıydık
aşk mı idi, -ki aksi ne kâbil-, biz sever iken incindik
kıskanmamayı edindik, bardaktan boşanıp terk ettik
öldürerek yaşıyordu, biliyordu oysa bütün canlılar
hilkaten ehildik, biz de bilirdik ve öldürmedik
gündeki geceydi ey arab! merdiveninde yaşananlar
gökkuşağının altında idik; kız yahut oğlan
geçemeyenler için ağıt yaktık, dans ettik
çoğumuz dipte, kimimiz ise üzerindeyiz
melâli anlamayan nesle âşina değiliz (2)
Orhan Alkaya
Kuşlar Mı
bak bulutlara aziz’im
şükür ki bir rüzgar var
esmese, ayırmasa onları birbirinden
göğü hiç anlamayacaklar
nasıl da yalnızlar
bizim gibi
onlar gibi
kazara bir kuş karışsa aralarına
o kuşa yoğunlaşıp
kanatlarına ağlayacaklar
ağırlaşacaklar aziz’im
ağırlaşacaklar
bak kollarına
ve sonra dal bil onları
dal olmayan ne bilsin bir kuşun yükünü
ne bilsin yalnızlığın kalabalık bir ormana
kabuk kabuk döküldüğünü
yalnız değilsin aziz’im
hiç değilsin
kov yüzündeki ötücü ifadeleri
boşuna kanatlarında o etlenen korku
sen hiç gördün mü
bir ağacın dallarından ayrı kuruduğunu
Mehtap Calgıc
Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden
Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu...
Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs...
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan\'ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış...
Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe...
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.
İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep...
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...
Ahmed Arif
Bu seviye iyi değil arkadaşlar. Her ne kadar serbest de olsa bu kürsüye bu seviye yakışmıyor.
Biz insanlar farklılıklarımızla güzeliz, ayrı ayrı renklerimizle ve birbirimizden bu sayede bir şeyler öğreniriz.
Bu kürsü eğitici ve öğretici olmalı. Birbirimize tahammül etme sınırlarımızı sorgulayıp ona göre bir duruş belirlemeliyiz.
Sevgi, saygı ve barış...
Güzeldir.
Amorti
biletimi,
kör bir piyangocunun
titreyen ellerinden çekiyorum
savrulmuş hayatıma bir amorti vursa
bu, en büyük ikramiye bana!
sen'lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum
sen'lerden örülmüş o duvara tutunarak
yalnızlıklardan kaçıyorum güya
yalnızlıklarıma birer davetiye gönderirken
ben o sen'leri bölüyorum
o sen'ler beni
bölük pörçük hayatımı
iliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!
yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
kendimi dövmekten geliyorum
bir iş dönüşü saati
yorgunum, bitkinim
dargınım kendime!
cevapları kendi içinde saklı sorguların
binlerce soruya gebe bakışlarında
bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte
sürüklüyorum kendimi
bir kaplumbağanın "evim" dediği heyecanda
taşıyamıyorum artık bedenimi!
kendimi ispiyonluyorum
bir casusun kurşuna dizilme hakkını
görebilmek için kendimde
terazi burcundan gündönümlerinde
akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu,
kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları
ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim
ah!
göz özü görmeyen bir havada
fareli köyün kavalcısını arıyorum:
ömrümün kalan kısmına hükümlü
peşinatsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı
dökmesi için denize!
Reha Yünlüel