Ben Kuş kanadında kafes Evhamı sadrında bir anne evladı arzda mavi bir şilte gibiyim
kuyusunda çöl inşa eden ahu gibi şivekar muhteşem bir tabloydu düşlerim egzamalı bir duvarı avutamayacak kadar gitmenin yer bulduğu vadilerde munfasıl akıldan kalbin merkezine yakın , çok yakın fikir yürüttüğüm sıratı mustakim ellerimden akan kısrak, dört nala bir sır neyin ihtişamı bu acıdıkça devleşen yara ben, sevmeyi bir çöplükten öğrendim metafiziği olmayan bir ağrıdan elbiseleri dikerdi yama ayıp bir imparatorluk olsaydı ben seni dicleden ben seni fırattan seni orta doğunun ateşli kucağından afrikaya gelsin diye bahreyn alırdım susuzluğu gitsin diye denizlerin
ben evhamını sadrında taşıyan bir anne evladı kırkikindi tazeliğinde açmayan bir asr gibiyim kalbinden vurulmaya meraklı
“aklın çoğalan telâşlardan bezgin çığırından çıktı çıkacak İbrahim”
hafızanın dişleri yok göz kapaklarını düşüremez gecenin rengi küflenir içinde yüzler ve harfler geriden yıkıntılar yangınlar göç katarları
Adem'le Havva'nın ilk ayak bastığı yerde yeşilini çocuklara bıraktığın bahçene bakıyorum İbrahim isterik zamanlara kulak kesilmişken duyulur sesim karşıla gün ışığı ile yıkayarak ağzını usul usul tekilliğimi yumuşatan sözlerin doldurur içimin oyuklarını Tanrı düşlere ilişmez düş kuralım İbrahim
dünyaya uzattığın her ayna, bilincinin manzarası tütün gibi çekildiğin sınıflar yalnızlığını kıran kutsal görevler uykuları sürülmüş yataklar toprağın altına bağışladığın kalbin alınyazından tutacağım İbrahim
yanımıza alacak söz bulamıyoruz şimdilerde dubleks bir evin merdiven boşluğunu şizofren bir ruhun tahayyülüne bıraktık bu yüzden tan ağarmaz gövdemize bu yüzden bizde vakitler muğlak
kurtlandığım şiirinde yaralarım dölleniyor gözlerinden yüzümü soyacak bakışlara eşlik için kıyıyorum sözcüklere Eyüp'ün makamına uzanan su yollarında hastalığımıza şifa çalınmamış İbrahim
eteklerinde sarı buğdaylar parlayan bu şehirde dilimin ve kalbimin ağrısına ateşin ve buzun yakıcılığını basıyorum çekilip kalan her şey için
Önceden Aydınlandığım karanlık sokaklar vardı Bütün eller kirliydi suya değmeden evvel Sofralar eskiydi belki Ama mis gibi dereotu kokardı Şimdiki eller su ile temizlenmez ki
Sonra Lambalar takıldı köşe başlarına Aydınlandıkça karardı sokaklar Lambaların altında yazıldı En acı ayrılıklar
Kurşun girdi cinnet saatlerinde Sağdan Soldan Ortadan Cerihalar bağladı sevdalar
Kan gülleri yeşerdi Kırağıya çaldı üzerinde kestane kavrulan sobalar Yürekler kin pompaladı Nasibini en çok karanlık sokaklar aldı Oysa lambalar yokken Takvim yaprakları kendiliğinden kopardı
Şimdi Aydınlık sokakların lambaları şaştı Şimdi yurdumun aydını çok karanlıklaştı
O halde kaldırın Kaldırın lambaları sokaklarımdan Kaldırın aydınlığınızı karanlığımdan Gündüz güneş girsin Gece ay yetişsin kapımdan
cok nadiren ugradigim kursuye bugun bir bakayim dedim. iki konu munazarasi dikkatimi cekti. biri siir ve siir elestirileri uzerine. digeri de ulke gundemimize dair son mevzu. guzel konular oldugu icin bu corbaya bir tutam tuz katmak geldi icimden...
ilki; siir ve siir elestirileri konusunda soylemek istedigim seyler sunlardir. arkadaslar siir o kadar buyuk bir sanattir ki butun sanatlar ona cikar, o butun sanatlardan cikar. zemini dar hacmi genistir. bir kitap dolusu mevzuyu bir kac satirla anlatabilmektir. dolayli dolaysiz, direkt endirekt, hafif agir vs. icinde duygu dusunce varsayim dialog haber barindiran ve bunlari kist bir sekilde aktarmayi gerektiren, yazarken sancilar yaratan, okuyucuyu alip goturmesi amac edinilen, soz sanatlari kullanilan, bilgi birikim aktarilan ucsuz bucaksiz deniz derya. bu deniz deryada batan mi dersin cikan mi dersin gecen mi dersin dalan mi dersin sairler var... bana kalirsa dalmak gerek, daldiktan sonra batip cikmak veya gecmek onemli degil.
siir elestirilerine gelince; obkadar cok yazilacak sey var ki... hepsini yazmak mumkun gorunmuyor bu telefon tuslariyla. oncrlikle yorum ve elestiriler nasil olmali tartismalarina mahal vermek istemiyorum ve sadece dusuncelerimi atarmak istiyorum. siirvyazmak kadar onemli bir konunun cok basitlestirildigi bu tur zeminlerde genellikle yapilan ama yapilmamasi gereken bir kac durum var. biri ve en belirgini ahbap cavus iliskilerinde kaynamak. birbirlerinin siirlerine gidip begenmek ovmek borc oder gibi one cikarmak. siirin tek bir tanimi yok ve tanimi da kisinin kendi dimaginda olan kadariyla oldugu icin bizler ancak iyi siir kotu siir eksik siir fazla siir diye ayrim yapabiliriz. ve bunu da tum gercekligiyle yapamazsak siire ve saire zarar vermis oluruz. digerbbir yapilmamasi gereken sey siire surekli tek bir pencereden bakmak ve sahsi bakis acilariyla degerlendirmek. ornek verecek olursa bir amcamiz var burda surekli din perspektifinden bakarak yorumlar yaziyor siirlere ve kopyela yapistir teknigini cok kullaniyor yorumlarinda. butun siirlerin didaktik olmasi gerektigi anlayisiyla yapilan bu yorumlar bilgi saglayici olabilir ama siire katki saglamaz. dedik ya siir cok buyuk bir sanattir ve didaktik siir siir cesnilerinden sadece bir tanesidir. b8r diger yapilmamasi gereken de siire ugrayip tek bir kelime ile yorumlamak " guzel" , " harika" gibi... oysa ne siirin ne de ssirin buna ihtiyaci yoktur.
gelelim ulke gundemimize. uzun uzadiya birseyler soylemenin gereksizligiyle.
' bu sarkilar guzel guzelnolmasina da, nakaratlar sıktı arkadas ' tamam hepimiz ahmagiz ve kabul ettik ahmakligimizi... cektirip gidin.
Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi, Bir raks, bir dinginlik çemberi, Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli, Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.
Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü, Rüzgarın sazları, kokulu gülücükler Işık dünyasını saran kanatlar, Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler, Gürültü avcıları ve renk kaynakları.
Tanların kuluçka yatağından doğan kokular Yıldızların samanı üzerinde yatan Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı Dünyada bağımlıdır senin tertemiz gözlerine Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.
İki istasyon arası Kırmızıyı seriyorum sözcüklerin altına Acıkıyorum okudukça Kabar ey iştahım Benden uzaklaştıkça güdülen boşlukta Kalbimi doyuracaksın "Doymak" Tenin uyuştuğu ruhun uyandığı denklem Değişkenin kuvveti Okşanmanın şiddetini belirler Kendimi şiire vuracağım muhakkak Ateşli başlıkların sofrasını kaşıklayan yüreğin Süreğen hikayesidir bu
Yaşamak deyince Göğsümde sesler çoğalır Ben sese susarım Duyarım Nuh çağırınca Sele kapılan ağızlara dolan hüsranı Kızildeniz'de Sığınmanın/boğulmanın zıtlığını Değişen kabukla Çürüyen kalıp aralığında Yüzünü tufana dönen bir hayat Ve yanıltan dönüşteki hazinelerin hiçliği Çağırmamış beni adımla İnsan sessizlikten korkar Kendi konuşamadığı zaman
Ey hayat veren ve öldüren Ölüm hangi dünyanın özgürlüğü Cesaretimi kırbaçlamak için soruyorum Kafamızda Çelik yeleklerle girdiğimiz o büyük savaşlarda Cinnet geçirmesin cesaretimiz
Kendini doğuran acı Kendini imha et Kutsadıkların Kitaplarda kalan iadesiz alıntılardır Kahramanlıklar Bir kostümden ibaret Bir biçilme meselesi Damarlarımıza aşılanan muştular Hangi dogmanın ninnisi
Egzamalı duvar
Ben
Kuş kanadında kafes
Evhamı sadrında bir anne evladı
arzda mavi bir şilte gibiyim
kuyusunda çöl inşa eden
ahu gibi şivekar
muhteşem bir tabloydu düşlerim
egzamalı bir duvarı avutamayacak kadar
gitmenin yer bulduğu vadilerde
munfasıl akıldan
kalbin merkezine yakın , çok yakın
fikir yürüttüğüm sıratı mustakim
ellerimden akan kısrak, dört nala bir sır
neyin ihtişamı bu acıdıkça devleşen yara
ben, sevmeyi bir çöplükten öğrendim
metafiziği olmayan bir ağrıdan
elbiseleri dikerdi yama
ayıp bir imparatorluk olsaydı
ben seni dicleden
ben seni fırattan
seni orta doğunun ateşli kucağından
afrikaya gelsin diye bahreyn alırdım
susuzluğu gitsin diye denizlerin
ben
evhamını sadrında taşıyan bir anne evladı
kırkikindi tazeliğinde
açmayan bir asr gibiyim
kalbinden vurulmaya meraklı
Feyz Kariha
Arach'ta Gün Bakışına Veda
“aklın çoğalan telâşlardan bezgin
çığırından çıktı çıkacak İbrahim”
hafızanın dişleri yok
göz kapaklarını düşüremez gecenin rengi
küflenir içinde yüzler
ve harfler
geriden yıkıntılar yangınlar göç katarları
Adem'le Havva'nın ilk ayak bastığı yerde
yeşilini çocuklara bıraktığın bahçene bakıyorum İbrahim
isterik zamanlara kulak kesilmişken duyulur sesim
karşıla
gün ışığı ile yıkayarak ağzını
usul usul tekilliğimi yumuşatan sözlerin doldurur içimin oyuklarını
Tanrı düşlere ilişmez
düş kuralım İbrahim
dünyaya uzattığın her ayna, bilincinin manzarası
tütün gibi çekildiğin sınıflar
yalnızlığını kıran kutsal görevler
uykuları sürülmüş yataklar
toprağın altına bağışladığın kalbin
alınyazından tutacağım İbrahim
yanımıza alacak söz bulamıyoruz şimdilerde
dubleks bir evin merdiven boşluğunu
şizofren bir ruhun tahayyülüne bıraktık
bu yüzden tan ağarmaz gövdemize
bu yüzden bizde vakitler muğlak
kurtlandığım şiirinde yaralarım dölleniyor
gözlerinden yüzümü soyacak bakışlara eşlik için kıyıyorum sözcüklere
Eyüp'ün makamına uzanan su yollarında
hastalığımıza şifa çalınmamış İbrahim
eteklerinde sarı buğdaylar parlayan bu şehirde
dilimin ve kalbimin ağrısına
ateşin ve buzun yakıcılığını basıyorum
çekilip kalan her şey için
çekil İbrahim
Devrilen yükün (neçe)
Patladı yüreğin mayınları
Kiminin tutmuyor dizleri, kimi sağır, kimi dilsiz
kiminin görmüyor gözleri..
Toplanıp aşıyor engelleri
Umuda bel bağlamış
Gece yürek dağlamış neçe...
Sevdim anason kokan ağız tadını
Yanık kokan yürek bağını,
Sevdim kimsenin oralı olmadığı
Olduğun yerin ağıtlarını,
Uzunca bi hava tutar dilin
Yükselen kederinden...
Dumanı tüten bi havayım şimdi
Sana ve senden gizlenen...
Yılların devirdiği yükün hamalıyım şimdi...
Selda Yetişoğlu
Sokak Lambaları
Önceden
Aydınlandığım karanlık sokaklar vardı
Bütün eller kirliydi suya değmeden evvel
Sofralar eskiydi belki
Ama mis gibi dereotu kokardı
Şimdiki eller su ile temizlenmez ki
Sonra
Lambalar takıldı köşe başlarına
Aydınlandıkça karardı sokaklar
Lambaların altında yazıldı
En acı ayrılıklar
Kurşun girdi cinnet saatlerinde
Sağdan
Soldan
Ortadan
Cerihalar bağladı sevdalar
Kan gülleri yeşerdi
Kırağıya çaldı üzerinde kestane kavrulan sobalar
Yürekler kin pompaladı
Nasibini en çok karanlık sokaklar aldı
Oysa lambalar yokken
Takvim yaprakları kendiliğinden kopardı
Şimdi
Aydınlık sokakların lambaları şaştı
Şimdi yurdumun aydını çok karanlıklaştı
O halde kaldırın
Kaldırın lambaları sokaklarımdan
Kaldırın aydınlığınızı karanlığımdan
Gündüz güneş girsin
Gece ay yetişsin kapımdan
Yıldırım Uzun
Terkib-i Bend -VIII-
Her şahsı harîm-i Hakk’a mahrem mi sanırsın?
Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın?
Dehri arasan binde bir âdem bulamazsın,
Âdem görünen harları âdem mi sanırsın?
Çok mukbili gördüm ki güler, içi kan ağlar,
Handân görünen herkesi hurrem mi sanırsın?
Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,
Her merhemi her yâreye merhem mi sanırsın?
Kibre ne sebeb? Yoksa vezîrim diye gerçek,
Sen kendini düstûr-ı mükerrem mi sanırsın?
Ey müftehir-i devlet-i yek-rûze-i dünyâ,
Dünyâ sana mahsûs u müsellem mi sanırsın?
Hâlî ne zaman kaldı cihân ehl-i tama’dan,
Sen zâtını bu âleme elzem mi sanırsın?
En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?
Bir gün gelecek sen de perîşân olacaksın,
Ey gonca bu cem’iyyeti her-dem mi sanırsın?
Nâ-merd olayım çarha eğer minnet edersem,
Cevrinle senin ben keder etsem mi sanırsın?
Allah’a tevekkül edenin yâveri Hak’dır,
Nâ-şâd gönül bir gün olur şâd olacakdır.
Ziya Paşa
iste bu sebeple pek ugramam kursuye:))
maria puder
siz beni cok yanlis anlamissiniz...
sozum sizleredegildi:))
cok nadiren ugradigim kursuye bugun bir bakayim dedim. iki konu munazarasi dikkatimi cekti. biri siir ve siir elestirileri uzerine. digeri de ulke gundemimize dair son mevzu. guzel konular oldugu icin bu corbaya bir tutam tuz katmak geldi icimden...
ilki; siir ve siir elestirileri konusunda soylemek istedigim seyler sunlardir. arkadaslar siir o kadar buyuk bir sanattir ki butun sanatlar ona cikar, o butun sanatlardan cikar. zemini dar hacmi genistir. bir kitap dolusu mevzuyu bir kac satirla anlatabilmektir. dolayli dolaysiz, direkt endirekt, hafif agir vs. icinde duygu dusunce varsayim dialog haber barindiran ve bunlari kist bir sekilde aktarmayi gerektiren, yazarken sancilar yaratan, okuyucuyu alip goturmesi amac edinilen, soz sanatlari kullanilan, bilgi birikim aktarilan ucsuz bucaksiz deniz derya. bu deniz deryada batan mi dersin cikan mi dersin gecen mi dersin dalan mi dersin sairler var... bana kalirsa dalmak gerek, daldiktan sonra batip cikmak veya gecmek onemli degil.
siir elestirilerine gelince; obkadar cok yazilacak sey var ki... hepsini yazmak mumkun gorunmuyor bu telefon tuslariyla. oncrlikle yorum ve elestiriler nasil olmali tartismalarina mahal vermek istemiyorum ve sadece dusuncelerimi atarmak istiyorum. siirvyazmak kadar onemli bir konunun cok basitlestirildigi bu tur zeminlerde genellikle yapilan ama yapilmamasi gereken bir kac durum var. biri ve en belirgini ahbap cavus iliskilerinde kaynamak. birbirlerinin siirlerine gidip begenmek ovmek borc oder gibi one cikarmak. siirin tek bir tanimi yok ve tanimi da kisinin kendi dimaginda olan kadariyla oldugu icin bizler ancak iyi siir kotu siir eksik siir fazla siir diye ayrim yapabiliriz. ve bunu da tum gercekligiyle yapamazsak siire ve saire zarar vermis oluruz. digerbbir yapilmamasi gereken sey siire surekli tek bir pencereden bakmak ve sahsi bakis acilariyla degerlendirmek. ornek verecek olursa bir amcamiz var burda surekli din perspektifinden bakarak yorumlar yaziyor siirlere ve kopyela yapistir teknigini cok kullaniyor yorumlarinda. butun siirlerin didaktik olmasi gerektigi anlayisiyla yapilan bu yorumlar bilgi saglayici olabilir ama siire katki saglamaz. dedik ya siir cok buyuk bir sanattir ve didaktik siir siir cesnilerinden sadece bir tanesidir. b8r diger yapilmamasi gereken de siire ugrayip tek bir kelime ile yorumlamak " guzel" , " harika" gibi... oysa ne siirin ne de ssirin buna ihtiyaci yoktur.
gelelim ulke gundemimize. uzun uzadiya birseyler soylemenin gereksizligiyle.
' bu sarkilar guzel guzelnolmasina da, nakaratlar sıktı arkadas ' tamam hepimiz ahmagiz ve kabul ettik ahmakligimizi... cektirip gidin.
Acının Başkenti
Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi,
Bir raks, bir dinginlik çemberi,
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.
Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü,
Rüzgarın sazları, kokulu gülücükler
Işık dünyasını saran kanatlar,
Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler,
Gürültü avcıları ve renk kaynakları.
Tanların kuluçka yatağından doğan kokular
Yıldızların samanı üzerinde yatan
Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı
Dünyada bağımlıdır senin tertemiz gözlerine
Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.
Paul Eluard
Birikmiş Kirlerle Konuşmalar
İki istasyon arası
Kırmızıyı seriyorum sözcüklerin altına
Acıkıyorum okudukça
Kabar ey iştahım
Benden uzaklaştıkça güdülen boşlukta
Kalbimi doyuracaksın
"Doymak"
Tenin uyuştuğu ruhun uyandığı denklem
Değişkenin kuvveti
Okşanmanın şiddetini belirler
Kendimi şiire vuracağım muhakkak
Ateşli başlıkların sofrasını kaşıklayan yüreğin
Süreğen hikayesidir bu
Yaşamak deyince
Göğsümde sesler çoğalır
Ben sese susarım
Duyarım
Nuh çağırınca
Sele kapılan ağızlara dolan hüsranı
Kızildeniz'de
Sığınmanın/boğulmanın zıtlığını
Değişen kabukla
Çürüyen kalıp aralığında
Yüzünü tufana dönen bir hayat
Ve yanıltan dönüşteki hazinelerin hiçliği
Çağırmamış beni adımla
İnsan sessizlikten korkar
Kendi konuşamadığı zaman
Ey hayat veren ve öldüren
Ölüm hangi dünyanın özgürlüğü
Cesaretimi kırbaçlamak için soruyorum
Kafamızda
Çelik yeleklerle girdiğimiz o büyük savaşlarda
Cinnet geçirmesin cesaretimiz
Kendini doğuran acı
Kendini imha et
Kutsadıkların
Kitaplarda kalan iadesiz alıntılardır
Kahramanlıklar
Bir kostümden ibaret
Bir biçilme meselesi
Damarlarımıza aşılanan muştular
Hangi dogmanın ninnisi
Söz dinlemek
Ölümcül bir deyimmiş
Bahçe Ee