O aptal kıyametin kollarında Rahat ve güvende uyuyanlar Şer gecelerde şarikada mesela Çarelerden çare beğenirken Korkunç bir mutluluğa tutulan yarın Yarın ve tekrarlamak Tekrarlamak nasılsa tekrarlanmak Ne hikmetse o cazip yarıncılık Düş buharında yıkanmak gibi tekrarlamak
Yırtık gülümsemelerden süzülen yalan Farzet ki ginzaya içmek için gitti derviş Kibar ve sevecen bir kapıya dayanıp Vahşi zevklerden kaçınmadan Yarasını eûzu besmele ile kaşıyordu Nasılsa içimizdeki kırıklar kavmi Kendini ululardan ulu sanıyordu
Sahilde bir hastane sipariş edelim Balık öldü ben zaten kurtulamadım Balık öldü ben zaten kurtulamadım Henüz birlikte atladığımız bir deniz yok Yok Kumkapı yok bizans sarayı Hangi telgraf kefilimiz olur Polis mi ambulans mi kimin sireni
Gece yarılıyor isrâ isrâ bir geçiş Karanlıkta devleşen gövdeler Ayık bir avlu bulup da nerede çürüyecek Yarasını hâlâ Allah gibi kaşıyan o kendinden geçiş..
/ Oysa akdimiz vardı, cümle âlem içinde Âlem elin içinde, el âlemin içinde /
Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba Akşamın meltemiydin, sabaha bad-ı saba Sen ki elvan elvandın, benim lalezarımda Sen ki gönlümde billur, bir nur intizarımda Bugün ay ışığında, gök kubbeye boyandım Gün ağardı, güneşli, bir sabaha uyandım Ufkunda kulaç kulaç, yüzdüğüm umman vardı Gönlüne sığındığım, kutsi bir liman vardı Aşkın girizgâhında, yazıldım bu girdaba Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba
Bilir misin her gece, sen vardın düşlerimde Ben düşümün peşinde, düşüm benim peşimde Halel gelmesin diye, iblisi kovuyordum Şaşkın mahmur ve bitap, alnımı ovuyordum Cühelâ idim yandım, ulemadan feyz aldım Omzuna yünden aba, boynuna ipek şaldım Seherleri buz kestim, soğuk bir tadım vardı Evvelce gayri mühim, malûm bir adım vardı Kifayetsiz bir sondun, hicrandın gülüşümde Bilir misin her gece, seni gördüm düşümde
Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden Sırma çanaklarından, pirinç güğümlerinden Hiç görmedin, bilmedin, lale devriydi zaman Suretim neyzen idi, siretim içli keman Rüzgâr şarkı söylerdi, fırtınalar duyardı Baharda kelebekler, hep rüzgâra uyardı Kulağımda ezgiler, elimde sazım vardı Kalubelada akdim, sıratta yazım vardı Meczup olup sakındım, uzak durdum yörenden Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden
/ Oysa bir seyyah idim, evvel zaman içinde Zaman benim içimde, ben zamanın içinde /
Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel Vuslatın bahçesinde, yâdıma düştü ecel Hiçbir ilaç inan ki, çare değil ağrıma Senin en çok sükûtun, gidiyor ağırıma Ah ettim eyvah ettim, yine de tükenmedim Açtım avuçlarımı, elife mim ekledim Ruhumda kor cehennem, ahvalde püryan vardı Sensiz cennette bile, çeşm-i giryanım vardı Güzeller çirkin oldu, çirkinler ise güzel Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel
Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım Kevser tasında yağmur, ateş tasında kardım Çehrem nâr-ı cehennem, ruhumda zebaniler Paçamdan hiçbir türlü, düşmedi haramiler Mazinin kollarında, sırtım delik deşikti Oysa tek arzuhâlim, aşiyan bir eşikti Ne bahtiyar cemalim, ne de huzurum vardı Gani gani efkârım, gizli gururum vardı Derin yaralarıma, yine kendim yaradım Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım
Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum Tut ki sana gelmedim, ben bana dönüyorum Kaç segâh geçti bilmem, kaç nihavent mevsimi Sultaniyegâh sandım, düştü hicaz iklimi Sefil oldum biçare, önce düştüm gümraha Suretin hatırladım, eriştim inşiraha Varlığın yokluğumken, senli dilşadım vardı Yokluğunu var saydım, kayıp irşadım vardı Şimdilerde Mevla’ya, hep niyaz ediyorum Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum
Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal Sen şendin, sen şadandın, canandın, hep öyle kal O narin duruşunla, kristal bir edaydın Sımsıcak gülüşünle, kubbede hoş sedaydın Sevdamız bu lisanda, dolunay batmasıydı Divane pervanenin, şem ile yatmasıydı Boynumda bir Zülfikar, yürekte zarım vardı Ölmeden girilecek, külden mezarım vardı Bu artık veda değil, bu artık son intikal Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal
plastik tadında yediğim içtiğim yaz kış gözlerimi örseliyor duvar paslanıyor demir gelip boyuyorlar hep aynı renkte ölemem beton tuttu ayaklarım dışarda kar karın altında toprak nasıl hasretim bir kuşun kanatları geçiyor üzerimden bin kanat bakıyorum parmaklığa aklı gidiyor nöbetçinin
kırk yıllık yoldan tanırım ben soğukları ama asıl baharların erbabıyım yine yorgun argın aşacak dağları yine kapıma yıkılacak karanfil elleriyle koymuş gibi bulacaklar badem mi olur erik mi çağla mı kendi dalından asacaklar baharı kaç yıl oldu alışamadım mümkünüm yok bu kez firarım
aklı gidiyor nöbetçinin tüfek tüfek kalıyor tezkeresi yakın hırsla parmaklarını sayıyor göz gez arpacık bakıyor fena bakıyor gece dehşetli uzuyor duvarı iniyorum toprağa basmalıyım bir kuşu uçmalıyım deli esmeli poyraz bir dal parçası azbiraz mutlak duvarı aşmalı yoksa duramam gövdemi mıhlasalar bahara kalamam mümkünüm yok bu kez firarım
hırsla parmaklarını sayıyor baştan sayıyor tezkeresi yakın düşleri kayıyor apansız bin basamak nöbetçi kulesi yapayalnız ağzında uçurumun apansız kar etmiyor parka ah ne çocukça ıslık beter üşüyor tetik otomatiğe düşüyor ben bahara kalamam ay batarken şafak şafak açarken yaban süseni ben yalnayak fırlıyorum duvarın dibinden
bir ses canavarlaşacak ardımdan döne döne sırtımı yakacak ciğerimi bulacak beni toprağa yıkacak vu-ra-cak mümkünü yok bir ödül bir tezkere alacak karaköy'de bir orospuyla yatacak kaç bahar büyüğüm ondan onda hiç bahar açmayacak mümkünüm yok bu kez firarım
Ben, çiçek gibi insanların var olduğuna inanıyorum. Öyle naif, öyle içten, öylesine sevgi dolu. Dünyamızı, hayatımızı güzelleştiren Kimse hakkında kötülük düşünmeyen, Lâkin kıymeti bilinmeyen. Kırılan dallarına, koparılan yapraklarına rağmen kimseyi incitmeyen. Kendini yakıp tüketmek pahasına etrafını aydınlatmak için çaba gösteren. Sevdikleri üzülmesin, incinmesin diye gönlünde kopan fırtınaları tek başına göğüsleyen çok özel insanlar var biliyorum.
Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum Yıkadılar aldılar götürdüler Babamdan ummazdım bunu kör oldum Siz hiç hamama gittiniz mi? Ben gittim lambanın biri söndü Gözümün biri söndü, kör oldum Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak Şöylelemesine maviydi kör oldum Taşlara gelince hamam taşlarına Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi Taşlarda yüzümün yarısını gördüm Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü Yüzümden ummazdım bunu kör oldum Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
alnını dağ ateşiyle ısıtan yüzünü kanla yıkayan dostum senin uyurken dudağinda gülümseyen bordo gül benim kalbimi harmanlayan isyan olsun şimdi dingin gövdende uğultuyla büyüyen sessizlik birgün benim elimde patlamaya sabırsız mavzer olsun başını omzuma yasla göğsümde taşıyayım seni gövdem gövdene can olsun
söyle bana ey ölümün açıklayıcı pervanesi hangi yavru tek başına yiğittir hangi yangın bir başına söndürülür ah herkes susuyor hiçkimse bilmiyor içimin yangınını ah herkes mi susuyor kalbimi kalbine bağladığım dostum ah herkes mi susuyor kalbi kalbimize benzeyen dostlar bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya hayatın ateş renkli kelebekleri bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için ah herkes mi susuyor
bağırsam içimdeki dehşeti hırsım deler mi toprağı beni acısıyla onduran dostumu aşkla vurduran hayat sana yaşananla harlanan bağrımın sevdasını akıttım dünyanın yeni baharına çatlarken kadim güneş bağrım delinirken fidanların kanıyla anamın doğurgan karnıdır diye sevgilimin sütlenecek göğsüdür diye dostumun üretken gülüdür diye sana bağlandım sana sarıldım
beni umutsuz koma tarihle avutma beni çünki aşkla sınanmışım sana sana yangınla, suyla, ateşle ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım ey yaşarken kanayan acı şimşekli gök, tufan, kan fırtınası uçurum kıyısında hızla büyüyen ot yapraksız bir ölümün anısı için körpecik kuzuların derisi için beni tarihle avutma umutsuz koma beni
akıtsam deliren sevdamı köpürürmü hayatı besleyen su ey benim yedi başlı kartalım her başını bir dağ başlangıcında koyanım senin böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir bizim aşkımızı solduranların korkusu çünki elbette bir su kendi akacağı toprağın sertliğini bilir ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak artık ırmak mı ne denir işte devrim ona benzer bir akışın hızına denir yarın ne olur bilirim ben bahar gelir, otlar büyür ölüm de yapraklanır bir dağ bulur uzun uzun bakarım bir çam ağacı gölgesi güzel kokular veren bir damla güneş görünce sana da gülümseyeceğim yarin
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda yarın yeni bir yeşillik büyüyecek
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin En azından üç dil Birisi ana dilin Elin ayağın kadar senin Ana sütü gibi tatlı Ana sütü gibi bedava Nenniler, masallar, küfürler de caba Ötekiler yedi kat yabancı Her kelime arslan ağzında Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla Kök sökercesine söküp çıkartacaksın Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Canımın içi demesini Kırmızı gülün alı var demesini Nerden ince ise ordan kopsun demesini Atın ölümü arpadan olsun demesini Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini İnsanın insanı sömürmesi Rezilliğin dik alası demesini Ne demesi be Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil Çünkü sen ne tarih ne coğrafya Ne şu ne busun Oğlum Mernus Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Heceleme beni artık Allah’ım Bırak okunaksız kalayım Kaderimin hepsi pek iyi olmasın varsın Bak, ömrüm eriyor işte Çocukluk fotoğrafımdaki kardan adam gibi yanı başımda Bak, ilkokul talebesi kalbimden Yine karne parası istiyorlar Bir gecekonduda oturuyor kalbim oysa Yağmur yağdıkça Bir gecekondunun damı gibi içine doğru ağlıyor
Saçlarımda dolunay taneleri eriyor Saçlarımda bir kızılderili reisi Oturmuş barış çubuğu tüttürüyor İsmi: Mehtapta öpüşen iki sevgili Kalbim küs oysa, kalbim yalnız bir kovboy Nedense şimdi evinden çok uzakta
Saçlarım düşler görüyor Rengarenk uçan balonlar havalanıyor her telinden Saçlarımda kiraz bahçeleri Salıncak kuruyor dallarına çocuklar Hep ben düşüyorum, hep ben, Ben: İsmim kara bereli iki çocuktan biri Ben çocuklardan biri, Fazla yaramaz. Ne zaman ağlasa İskambil kupası damlıyor gözlerinden Rest diyor hep, rest. Ne demekse? Ben çocuklardan biri, Fazla yaşamaz Ne bir sarmanı var okşayacak Ne zamanı. Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah’ım Bırak okşayayım. Esirge ve bağışla beni gerçekten Bırak düşlerimde kaybolayım.
Bir boş beşik hikayesinin olmayan çocuğuyum. Kanadı kırılan kartal da benim beddua etsem. Bir ağıt olarak yak beni Allah’ım Parmaklarına kına olayım hayatın. Affet bu siyah ve transparan duayı. Ben zaten gecenin arka cebinde falçatayım.
Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayrân olur Bir dem gelir şâdân olur bir dem gelir giryân olur
Bir dem sanasın kış gibi şol zemheri olmuş gibi Bir dem beşâretden doğar hoş bağ ile bostân olur
Bir dem gelir söyleyemez bir sözü şerh eyleyemez Bir dem dilinden dür döker dertlilere dermân olur
Bir dem çıkar arş üzere bir dem iner taht-es-serâ Bir dem sanasın katredir bir dem taşar ummân olur
Bir dem cehâletde kalır hiç nesneyi bilmez olur Bir dem dalar hikmetlere Câlînus u Lokmân olur
Bir dem dev olur yâ peri vîrâneler olur yeri Bir dem uçar Belkîs ile sultân-ı ins ü cân olur
Bir dem varır mescitlere yüz sürer anda yerlere Bir dem varır deyre girer İncil okur ruhbân olur
Bir dem gelir Îsâ gibi ölmüşleri diri kılar Bir dem girer kibr evine Fir'avn ile Hâmân olur . Bir dem döner Cebrâil'e rahmet saçar her mahfile Bir dem gelir gümrâh olur miskin Yunus hayrân olur
çevrende herkes şaşırsa, bunu da senden bilse sen aklı başında kalabilirsen eğer herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır hem kendine güvenebilirsen eğer bekleyebilirsen usanmadan yalanla karşılık vermezsen yalana kendini evliya sanmadan, kin tutmayabilirsen kin tutana düşlere kapılmadan, düş kurabilir, yolunu saptırmadan, düşünebilirsen eğer ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir ikisine de vermeyebilirsen değer, söylediğin gerçeği, eğip büken düzenbaz kandırabilir diye safları, dert edinmezsen ömür verdiğin işler bozulsa da, yılmaz koyulabilirsen işe yeniden döküp ortaya varını yoğunu bir yazı-turada yitirsen bile yitirdiklerini dolamaksızın dile baştan tutabilirsen yolunu yüreğine, sinirine "dayan" diyecek direncinden başka şeyin kalmasa da herkesin bırakıp gittiği noktada sen dayanabilirsen tek herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken dost da düşman da incitemezse seni ne küçümser ne de büyültürsen çevreni her saatin, her dakkasına emeğini katarsan hakçasına her şeyiyle dünya önüne serilir ÜSTELİK OĞLUM, ADAM OLDUN demektir !
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin En azından üç dil Birisi ana dilin Elin ayağın kadar senin Ana sütü gibi tatlı Ana sütü gibi bedava Nenniler, masallar, küfürler de caba Ötekiler yedi kat yabancı Her kelime arslan ağzında Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla Kök sökercesine söküp çıkartacaksın Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Canımın içi demesini Kırmızı gülün alı var demesini Nerden ince ise ordan kopsun demesini Atın ölümü arpadan olsun demesini Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini İnsanın insanı sömürmesi Rezilliğin dik alası demesini Ne demesi be Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil Çünkü sen ne tarih ne coğrafya Ne şu ne busun Oğlum Mernus Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Yaşamak güzel şey doğrusu üstelik hava da güzelse hele gücün kuvvetin yerindeyse elin ekmek tutmuşsa bir de hele tertemizse gönlün hele kar gibiyse alnın yani kendinden korkmuyorsan kimseden korkmuyorsan dünyada iyi günler bekliyorsan hele iyi günlere inanıyorsan üstelik hava da güzelse Yaşamak güzel şey, Çok güzel şey doğrusu!
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye Laleli\'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor Bütün kara parçalarında Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma Yatakta yatmayı bildiğin kadar Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor Bütün kara parçaları için Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o Onunla daha bir değere biniyor soluk almak Sabahları acıktığı için haklı Gününü kazanıp kurtardı diye güzel Bir çok çiçek adları gibi güzel En tanınmış kırmızılarla açan Bütün kara parçalarında Afrika dahil
Ya Birinci Dünya Savaşı hiç yaşanmamış olsaydı? Strateji oyunu tarihi senaryoları simüle ediyor Tarihsel Strateji Oyunu Arabasının değerini merak edenler buraya! Carvak by Taboola Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar Bütün kara parçalarında Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok Aklıma kadeh tutuşların geliyor Çiçek Pasajı\'nda akşam üstleri Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor Bütün kara parçalarında Afrika hariç değil
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç Ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını Neden akşam oluyorum tren kalkınca Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki Az önceki çiçekler nasıl da diken diken Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer. utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer… belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla, öylesine derince bakmasalardı eğer… çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de, kalp,göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer…
düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman meydan savaşlarında korkular aşkı ağır yaralamasaydı eğer… rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla, tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer… uykusuzluklar yıkıp geçmezdi kısacık kestirmelerin ardından, dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer… gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar, ihanetinden de onlar payını almasaydı eğer… ıssızlığa teslim olmazdı sahiller, kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer…
sen gittikten sonra yalnız kalacağım yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse?
evet sevgili, kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim uzanmak isterdi ince parmaklarına, mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer…
nedir kopup kopup dönmek kandillerde gözlerine değil ellerine dokunacaksın gariplerin uğramadığı evlerde öğretiler, söylevler ve goncalanmış çiçekleri bulamayacaksın kimsesizliğini haykırıyor yalancı kalabalığı şehrin ellerimizde kiri, pisi ve siyahlığı asfaltın otobüsler ve otomobiller caddelerden değil arka sokaklarından geçiyor kalbimizin
kimim var beni anlayan, kimim var geceleri destanlaştıran arabeskleştirerek ölmemeliyim diyorum, coşkuyla selamlamalıyım tenhalara bakıp bakıp karanlık denizlerde beni durağanlaştıran kalyonlarda ismi bilinmeyen aksak tayfalardan olmalıyım
ne kadar narin çırpınıyor dalları söğütlerin ne kadar da utanmadan kum gibi akarak avuçlarıma paklamayacak yıkandığım ırmaklar gölgesini günahlarımın şimdi düşürüyor kollarıma toprağın boyadığı kanatları; ölmüş serçelerin umutları ve beklentileri şarkılara yükleyen biziz kırılganlığımızı atarak bodrumuna köhnemiş dünyanın söylemiştik bunları duraklarda ıslanırken kulağına çocukların ölmüş serçelerin göğüslerine iliştirilen gül’üz
on iki sandalyeli bir masayla, masanın gençliğinden konuşuyorduk. on bir sandalye ve iki intihar büyütmüş balkon pür dikkat beni dinliyorlardı.
zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize. pireli bir devletin kanatlarının arasındaki karıncalardık. ne söylesek ayıptı biraz söylemesi.
dahası an, tıbben ölüydü. atık kamyonlarında mühürlü bir yürek şehir çöplüğünde martı ziyafetinden önce bir film setine emanet edilirdi belki, korkuturdu yine bizi.
senin dünyanda vapur kalkınca balıklar çamaşır yıkardı içindeki hileli sayaçların aritmetiği sıfırdan sıkılmıyordu bir türlü
tırabzanlardan aşağıya ayaklarını sallandırıp annesine hınzır hınzır gülen o çocuk uçurumlara gözlerini gıdıklatacak yaşa çoktan geldi. ama ikimiz de biliyorduk elleri harita kadar acılı her annenin son görevi çocuğunu öleceği yaşa büyütmekti.
senli imgeler tekmeliyor içimi geceyi seninle uğurlayıp günü seninle karşılıyorum nicedir derinlerde bir alev ırmağıı ki sorma
umudumu fideliyorum günde üç öğün özenle siliyorum yapraklarını seni görünce bendini yıkıyor çağlayanlar hayali de olsa adaklar adıyorum gelişine
labirentleri geçtim de geldim, nefes nefese son bir gayretle çalıyorum gönlünün zilini bir tepki ver kurban olurum bir seda bağışla aşkın en dingin haliyle kapındayım
tut ki bir sefilim seni aramaktan yorgun yada bir hercaiyim türlü badirelerden geçen duruldum da geldim öldürdüm dünyevi hevesleri seninle toprağa gömdüm serden geçtiliğimi
adımı unuttum zikrim de fikrim de sana kurulu kimine göre bir ayyaşım kimine göre deli oysa ben bir aşığım sevgi yer sevgi içerim kirpiklerin ile on kiden vurduğun yarım akıllı
neden ben diye sorma ruhum ruhuna meftun seninle maviye dönüştü hayatımın bütün renkleri ah gülüşüyle bana hayatı sevdiren lirik kadın sevdiysem adam gibi sevdim bundan kime ne
ölü şairler geçiyordu uzun ırmağımdan seyrelen sesleriyle hepsi benden bir zerre ve ben onlardan yekûn bir şaşkınlık, işte
nereden gelmişim, nereye? yalan bu yersiz sorularla kurcala beni ağzımın parçalanmış gönyesinden içeri bir söz daha sıkıştır bâtın olan kavuşulur ve unutulur bir sabah saati o usul ses imiş, sessizliğe dolan
bunlara doğru haydi! itele kakala beni çünkü hep şairler geçiyor ırmağımızdan örtünürken bir şehir, tanede saklanıyor şer
örtün evet, ey haile. örtün, evet ey şehr; örtün ve müebbet uyu, ey facire-i dehr! (1)
dilimizin üzerinden çelik gıcırtısıyla kaydı bir kılıç melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma baktıydık aşk mı idi, -ki aksi ne kâbil-, biz sever iken incindik kıskanmamayı edindik, bardaktan boşanıp terk ettik öldürerek yaşıyordu, biliyordu oysa bütün canlılar hilkaten ehildik, biz de bilirdik ve öldürmedik gündeki geceydi ey arab! merdiveninde yaşananlar
gökkuşağının altında idik; kız yahut oğlan geçemeyenler için ağıt yaktık, dans ettik çoğumuz dipte, kimimiz ise üzerindeyiz
bak bulutlara aziz’im şükür ki bir rüzgar var esmese, ayırmasa onları birbirinden göğü hiç anlamayacaklar
nasıl da yalnızlar bizim gibi onlar gibi kazara bir kuş karışsa aralarına o kuşa yoğunlaşıp kanatlarına ağlayacaklar
ağırlaşacaklar aziz’im ağırlaşacaklar
bak kollarına ve sonra dal bil onları dal olmayan ne bilsin bir kuşun yükünü ne bilsin yalnızlığın kalabalık bir ormana kabuk kabuk döküldüğünü
yalnız değilsin aziz’im hiç değilsin kov yüzündeki ötücü ifadeleri boşuna kanatlarında o etlenen korku sen hiç gördün mü bir ağacın dallarından ayrı kuruduğunu
Yiğit harmanları, yığınaklar, Kurulmuş çetin dağlarında vatanların. Dize getirilmiş haydutlar, Hayınlar, amana gelmiş, Yetim hakkı sorulmuş, Hesap görülmüş. Demdir bu...
Demdir, Derya dibinde yangınlar, Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs... Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde, Çelik kadavrası korugan\'ların. Ölünmüş, canım,ölünmüş Murad alınmış...
Gelgelelim, Beter, bize kısmetmiş. Ölüm, böyle altı okka koymaz adama, Susmak ve beklemek, müthiş Genciz, namlu gibi, Ve çatal yürek, Barışa, bayrama hasret Uykulara, derin, kaygısız, rahat, Otuziki dişimizle gülmeğe, Doyasıya sevişmeğe,yemeğe... Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri, Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret Ve asıl biz biliriz kederi.
İçim, bir suskunsa tekin mi ola? O Malta bıçağı,kınsız,uyanık, Ve genç bir mısradır Filinta endam... Neden, neden alnındaki yıkkınlık, Bakışlarındaki öldüren buğu? Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri... Nasıl da almış aklımı, Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan, Dost, düşman söz eder kendi kavlince, Kınanmak, yiğit başına. Bu, ne ayıp, ne de yasak, Öylece bir gerçek, kendi halinde, Belki, yaşamama sebep...
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu. Hani, kurşun sıksan geçmez geceden, Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık... Ve zehir - zıkkım cıgaram. Gene bir cehennem var yastığımda, Gel artık...
biletimi, kör bir piyangocunun titreyen ellerinden çekiyorum savrulmuş hayatıma bir amorti vursa bu, en büyük ikramiye bana!
sen'lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum sen'lerden örülmüş o duvara tutunarak yalnızlıklardan kaçıyorum güya yalnızlıklarıma birer davetiye gönderirken
ben o sen'leri bölüyorum o sen'ler beni bölük pörçük hayatımı iliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!
yamalı bir kum torbasına dönmüşüm kendimi dövmekten geliyorum bir iş dönüşü saati yorgunum, bitkinim dargınım kendime!
cevapları kendi içinde saklı sorguların binlerce soruya gebe bakışlarında bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte sürüklüyorum kendimi bir kaplumbağanın "evim" dediği heyecanda taşıyamıyorum artık bedenimi!
kendimi ispiyonluyorum bir casusun kurşuna dizilme hakkını görebilmek için kendimde
terazi burcundan gündönümlerinde akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu, kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim
ah! göz özü görmeyen bir havada fareli köyün kavalcısını arıyorum: ömrümün kalan kısmına hükümlü peşinatsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı dökmesi için denize!
Çirkin değil benim halkım Anlar dilinden aynaların Konuşur aynalarla
Nevruzcana nazlıdır o Sarp kayalarda gizlidir Sümbüldür boynu bükük Ağıtlar tanığıdır Söğüttür incecik, su başlarında Dalı yağma, yaprakları tozludur Uzak atar, yakın düşer kurşunu Balaban bakışlı, sulu gözlüdür
Bir bakarsın Yunus Emre Bir bakarsın Pir Sultan Buluşur tanrısıyla yavan ekmekte Emeğin hakkına kılıç sözlüdür Bir yüzüyle Bedrettin o Bir yüzüyle Karacoğlan Hacıbektaş der de uçar bir ak güvercin Yeryüzünün en bilge topraklarında Balık olur, takla atar deryada Turna olur aşıp gider dağları Okul der de, boylar hapis damları Gün göremez kahrolası dünyada
Tanığımdır bol yıldızlı geceler Tanığımdır yaban gülü şafaklar Barış, buram buram tüter burnunda Kan sızar en oynak türkülerinden İmecidir, yoksuldur, katar terini Aş pişirir ölüsüne, yürek yağından Yakınması yoksulluktan, Yakınması ayrılıktan, Ölümden, Kolkolalık nakış olur, ışır örtülerinde
Çirkin değil benim halkım Anlar dilinden aynaların Konuşur aynalarla Düşman değil benim halkım Barışa, kardeşliğe Kahpeliğe, kalleşliğe, puştluğa düşman En başta da sömürüye, Açlığa düşman...
Bi sol salim ölseydik
O aptal kıyametin kollarında
Rahat ve güvende uyuyanlar
Şer gecelerde şarikada mesela
Çarelerden çare beğenirken
Korkunç bir mutluluğa tutulan yarın
Yarın ve tekrarlamak
Tekrarlamak nasılsa tekrarlanmak
Ne hikmetse o cazip yarıncılık
Düş buharında yıkanmak gibi tekrarlamak
Yırtık gülümsemelerden süzülen yalan
Farzet ki ginzaya içmek için gitti derviş
Kibar ve sevecen bir kapıya dayanıp
Vahşi zevklerden kaçınmadan
Yarasını eûzu besmele ile kaşıyordu
Nasılsa içimizdeki kırıklar kavmi
Kendini ululardan ulu sanıyordu
Sahilde bir hastane sipariş edelim
Balık öldü ben zaten kurtulamadım
Balık öldü ben zaten kurtulamadım
Henüz birlikte atladığımız bir deniz yok
Yok Kumkapı yok bizans sarayı
Hangi telgraf kefilimiz olur
Polis mi ambulans mi kimin sireni
Gece yarılıyor isrâ isrâ bir geçiş
Karanlıkta devleşen gövdeler
Ayık bir avlu bulup da nerede çürüyecek
Yarasını hâlâ Allah gibi kaşıyan o kendinden geçiş..
Feyz Kariha
BİR ŞEHRİBAN NAMESİ
I.
/ Oysa akdimiz vardı, cümle âlem içinde
Âlem elin içinde, el âlemin içinde /
Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba
Akşamın meltemiydin, sabaha bad-ı saba
Sen ki elvan elvandın, benim lalezarımda
Sen ki gönlümde billur, bir nur intizarımda
Bugün ay ışığında, gök kubbeye boyandım
Gün ağardı, güneşli, bir sabaha uyandım
Ufkunda kulaç kulaç, yüzdüğüm umman vardı
Gönlüne sığındığım, kutsi bir liman vardı
Aşkın girizgâhında, yazıldım bu girdaba
Merhaba Şehriban’ım, Şehriban’ım merhaba
Bilir misin her gece, sen vardın düşlerimde
Ben düşümün peşinde, düşüm benim peşimde
Halel gelmesin diye, iblisi kovuyordum
Şaşkın mahmur ve bitap, alnımı ovuyordum
Cühelâ idim yandım, ulemadan feyz aldım
Omzuna yünden aba, boynuna ipek şaldım
Seherleri buz kestim, soğuk bir tadım vardı
Evvelce gayri mühim, malûm bir adım vardı
Kifayetsiz bir sondun, hicrandın gülüşümde
Bilir misin her gece, seni gördüm düşümde
Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden
Sırma çanaklarından, pirinç güğümlerinden
Hiç görmedin, bilmedin, lale devriydi zaman
Suretim neyzen idi, siretim içli keman
Rüzgâr şarkı söylerdi, fırtınalar duyardı
Baharda kelebekler, hep rüzgâra uyardı
Kulağımda ezgiler, elimde sazım vardı
Kalubelada akdim, sıratta yazım vardı
Meczup olup sakındım, uzak durdum yörenden
Sevdiceğim cananım, dem geçtim gözlerinden
Fuzuli'yle hasbihal, ettim şikâyetinde
Rezil rüsva ağlaştık, soldum kıyametinde
Zerre-i miskal her söz, ziynetti gerdanıma
Firuze bakışların, güneşti zindanıma
Gâh muhabbet ile sardım, buzdan dudaklarımı
Gâh dilimi dağladım, yaktım dudaklarımı
Dimağımı zorlayan, âşık damarım vardı
Yanağımda okkalı, kendi şamarım vardı
Baki çaldı kapımı, divan eteklerinde
Fuzuli'yle hasbihal, ettim şikâyetinde
II.
/ Oysa bir seyyah idim, evvel zaman içinde
Zaman benim içimde, ben zamanın içinde /
Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel
Vuslatın bahçesinde, yâdıma düştü ecel
Hiçbir ilaç inan ki, çare değil ağrıma
Senin en çok sükûtun, gidiyor ağırıma
Ah ettim eyvah ettim, yine de tükenmedim
Açtım avuçlarımı, elife mim ekledim
Ruhumda kor cehennem, ahvalde püryan vardı
Sensiz cennette bile, çeşm-i giryanım vardı
Güzeller çirkin oldu, çirkinler ise güzel
Her güne ayrı yazdım, her beyit beytü’l-gazel
Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım
Kevser tasında yağmur, ateş tasında kardım
Çehrem nâr-ı cehennem, ruhumda zebaniler
Paçamdan hiçbir türlü, düşmedi haramiler
Mazinin kollarında, sırtım delik deşikti
Oysa tek arzuhâlim, aşiyan bir eşikti
Ne bahtiyar cemalim, ne de huzurum vardı
Gani gani efkârım, gizli gururum vardı
Derin yaralarıma, yine kendim yaradım
Mahşerin ortasında, ezan-ı dil aradım
Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum
Tut ki sana gelmedim, ben bana dönüyorum
Kaç segâh geçti bilmem, kaç nihavent mevsimi
Sultaniyegâh sandım, düştü hicaz iklimi
Sefil oldum biçare, önce düştüm gümraha
Suretin hatırladım, eriştim inşiraha
Varlığın yokluğumken, senli dilşadım vardı
Yokluğunu var saydım, kayıp irşadım vardı
Şimdilerde Mevla’ya, hep niyaz ediyorum
Vakit ayrılık vakti, usulca gidiyorum
Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal
Sen şendin, sen şadandın, canandın, hep öyle kal
O narin duruşunla, kristal bir edaydın
Sımsıcak gülüşünle, kubbede hoş sedaydın
Sevdamız bu lisanda, dolunay batmasıydı
Divane pervanenin, şem ile yatmasıydı
Boynumda bir Zülfikar, yürekte zarım vardı
Ölmeden girilecek, külden mezarım vardı
Bu artık veda değil, bu artık son intikal
Hoşça kal Şehriban’ım, Şehriban’ım hoşça kal
Yıldırım UZUN
Mümkünüm Yok
plastik tadında yediğim içtiğim
yaz kış gözlerimi örseliyor duvar
paslanıyor demir gelip boyuyorlar
hep aynı renkte ölemem
beton tuttu ayaklarım dışarda kar
karın altında toprak nasıl hasretim
bir kuşun kanatları geçiyor üzerimden
bin kanat bakıyorum parmaklığa
aklı gidiyor nöbetçinin
kırk yıllık yoldan tanırım ben soğukları
ama asıl baharların erbabıyım
yine yorgun argın aşacak dağları
yine kapıma yıkılacak karanfil
elleriyle koymuş gibi bulacaklar
badem mi olur erik mi çağla mı
kendi dalından asacaklar baharı
kaç yıl oldu alışamadım
mümkünüm yok bu kez firarım
aklı gidiyor nöbetçinin tüfek tüfek kalıyor
tezkeresi yakın hırsla parmaklarını sayıyor
göz gez arpacık bakıyor fena bakıyor
gece dehşetli uzuyor duvarı iniyorum
toprağa basmalıyım bir kuşu uçmalıyım
deli esmeli poyraz bir dal parçası azbiraz
mutlak duvarı aşmalı yoksa duramam
gövdemi mıhlasalar bahara kalamam
mümkünüm yok bu kez firarım
hırsla parmaklarını sayıyor baştan sayıyor
tezkeresi yakın düşleri kayıyor
apansız bin basamak nöbetçi kulesi
yapayalnız ağzında uçurumun apansız
kar etmiyor parka ah ne çocukça ıslık
beter üşüyor tetik otomatiğe düşüyor
ben bahara kalamam ay batarken
şafak şafak açarken yaban süseni ben
yalnayak fırlıyorum duvarın dibinden
bir ses canavarlaşacak ardımdan
döne döne sırtımı yakacak
ciğerimi bulacak beni toprağa yıkacak
vu-ra-cak mümkünü yok
bir ödül bir tezkere alacak
karaköy'de bir orospuyla yatacak
kaç bahar büyüğüm ondan
onda hiç bahar açmayacak
mümkünüm yok bu kez firarım
Nevzat Çelik
En Hüzünlü Şiir
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Yazabilirim örneğin; “Gece yıldızla dolu
ve yıldızlar masmavi titreşiyor uzakta`
Şarkı söyleyip esiyor gece rüzgârı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim...
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara
Buna benzer gecelerde sarıldım kollarımla
Defalarca öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o, ben de onu sevdim bir ara
O koca, masum gözler sevilmez miydi ama?
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Onu tutamadığımı, kaybettiğimi düşünmek
Dinlemek uçsuz bucaksız geceyi, onsuz daha tenha kalan
Ve şiir… Çime düşen çiy gibi düşer cana.
Ne çıkar sevdam onu tutamadıysa...
Gece yıldızla dolu ve yanımda değil o...
Hepsi bu...
Şarkı söylüyor uzaklarda biri. Çook uzaklarda...
Ruhum kayboldu onsuzlukta…
Gözlerim onu arıyor geri getirirmiş gibi, yüreğim onu.
Ve yanımda değil o...
Aynı gece ağartıyor aynı ağaçları
Bir zamanlardaki biz, artık aynı değiliz
Sevmiyorum artık onu doğrudur, oysa ne çok sevmiştim...
Sesim rüzgârı kollardı kulağına değmek için
Başkasının… Bir başkasının olacak...
Sesi, ışıltılı teni, derin gözleri...
Bir zaman öpüşlerime ait olduğu gibi...
Artık sevmiyorum ya... severim yine belki.
Sevda o denli kısa, nisyan öyle uzun ki...
Çünkü benzer gecelerde sarıldım kollarımla
Kaybolup gider ruhum onsuzlukta...
Bu bana yaşattığı en son acı
Ona yazdığım en son şiir de olsa
Çeviri: Betül Akdağ
Pablo Neruda
Ben, çiçek gibi insanların var olduğuna inanıyorum.
Öyle naif, öyle içten, öylesine sevgi dolu.
Dünyamızı, hayatımızı güzelleştiren
Kimse hakkında kötülük düşünmeyen,
Lâkin kıymeti bilinmeyen.
Kırılan dallarına, koparılan yapraklarına rağmen kimseyi incitmeyen.
Kendini yakıp tüketmek pahasına etrafını aydınlatmak için çaba gösteren. Sevdikleri üzülmesin, incinmesin diye gönlünde kopan fırtınaları tek başına göğüsleyen çok özel insanlar var biliyorum.
Koparmayın yapraklarını gülün,
Kırmayın dalını gül ağacının.
Bir nefes geriden geliyor ölüm,
Bilin kıymetini kardeş, bacının...
Zaman tükeniyor, ömür bitiyor
Dünyayı sırtlanıp götüren var mı?
Her insana kendi derdi yetiyor
Gününü kedersiz bitiren var mı.?
Nuriye Akyol
Etme
Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.
Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.
Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için...
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.
...
Mevlana Celaleddin Rumi
SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü, kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
Cemal Süreya
Aşkla Sana
alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağinda gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun
söyle bana ey
ölümün açıklayıcı pervanesi
hangi yavru tek başına yiğittir
hangi yangın bir başına söndürülür
ah herkes susuyor
hiçkimse bilmiyor içimin yangınını
ah herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladığım dostum
ah herkes mi susuyor
kalbi kalbimize benzeyen dostlar
bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya
hayatın ateş renkli kelebekleri
bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için
ah herkes mi susuyor
bağırsam içimdeki dehşeti
hırsım deler mi toprağı
beni
acısıyla onduran
dostumu
aşkla vurduran hayat
sana
yaşananla harlanan bağrımın sevdasını akıttım
dünyanın yeni baharına
çatlarken kadim güneş
bağrım delinirken fidanların kanıyla
anamın doğurgan karnıdır diye
sevgilimin sütlenecek göğsüdür diye
dostumun üretken gülüdür diye
sana bağlandım
sana sarıldım
beni umutsuz koma
tarihle avutma beni
çünki aşkla sınanmışım sana
sana yangınla, suyla, ateşle
ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım
ey yaşarken kanayan acı
şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
yapraksız bir ölümün anısı için
körpecik kuzuların derisi için
beni tarihle avutma
umutsuz koma beni
akıtsam deliren sevdamı
köpürürmü hayatı besleyen su
ey benim
yedi başlı kartalım
her başını
bir dağ başlangıcında koyanım
senin
böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir
bizim aşkımızı solduranların korkusu
çünki elbette bir su
kendi akacağı toprağın sertliğini bilir
ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak
artık ırmak mı ne denir
işte devrim
ona benzer bir akışın hızına denir
yarın ne olur bilirim ben
bahar gelir, otlar büyür
ölüm de yapraklanır
bir dağ bulur uzun uzun bakarım
bir çam ağacı gölgesi
güzel kokular veren
bir damla güneş görünce
sana da gülümseyeceğim yarin
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek
Arkadaş Zekai Özger
ÜÇ DİL
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
BEDRİ RAHMİ EYUBOĞLU
Endülüs'te Raks
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...
Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.
Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...
Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.
Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...
Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.
Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..
Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'
Yahya Kemal Beyatlı
Samson Ve Dalila
Heceleme beni artık Allah’ım
Bırak okunaksız kalayım
Kaderimin hepsi pek iyi olmasın varsın
Bak, ömrüm eriyor işte
Çocukluk fotoğrafımdaki kardan adam gibi yanı başımda
Bak, ilkokul talebesi kalbimden
Yine karne parası istiyorlar
Bir gecekonduda oturuyor kalbim oysa
Yağmur yağdıkça
Bir gecekondunun damı gibi içine doğru ağlıyor
Saçlarımda dolunay taneleri eriyor
Saçlarımda bir kızılderili reisi
Oturmuş barış çubuğu tüttürüyor
İsmi: Mehtapta öpüşen iki sevgili
Kalbim küs oysa, kalbim yalnız bir kovboy
Nedense şimdi evinden çok uzakta
Saçlarım düşler görüyor
Rengarenk uçan balonlar havalanıyor her telinden
Saçlarımda kiraz bahçeleri
Salıncak kuruyor dallarına çocuklar
Hep ben düşüyorum, hep ben,
Ben:
İsmim kara bereli iki çocuktan biri
Ben çocuklardan biri,
Fazla yaramaz.
Ne zaman ağlasa
İskambil kupası damlıyor gözlerinden
Rest diyor hep, rest. Ne demekse?
Ben çocuklardan biri,
Fazla yaşamaz
Ne bir sarmanı var okşayacak
Ne zamanı.
Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah’ım
Bırak okşayayım.
Esirge ve bağışla beni gerçekten
Bırak düşlerimde kaybolayım.
Bir boş beşik hikayesinin olmayan çocuğuyum.
Kanadı kırılan kartal da benim beddua etsem.
Bir ağıt olarak yak beni Allah’ım
Parmaklarına kına olayım hayatın.
Affet bu siyah ve transparan duayı.
Ben zaten gecenin arka cebinde falçatayım.
Didem Madak
Hak Bir Gönül Verdi Bana
Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayrân olur
Bir dem gelir şâdân olur bir dem gelir giryân olur
Bir dem sanasın kış gibi şol zemheri olmuş gibi
Bir dem beşâretden doğar hoş bağ ile bostân olur
Bir dem gelir söyleyemez bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem dilinden dür döker dertlilere dermân olur
Bir dem çıkar arş üzere bir dem iner taht-es-serâ
Bir dem sanasın katredir bir dem taşar ummân olur
Bir dem cehâletde kalır hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dalar hikmetlere Câlînus u Lokmân olur
Bir dem dev olur yâ peri vîrâneler olur yeri
Bir dem uçar Belkîs ile sultân-ı ins ü cân olur
Bir dem varır mescitlere yüz sürer anda yerlere
Bir dem varır deyre girer İncil okur ruhbân olur
Bir dem gelir Îsâ gibi ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibr evine Fir'avn ile Hâmân olur
.
Bir dem döner Cebrâil'e rahmet saçar her mahfile
Bir dem gelir gümrâh olur miskin Yunus hayrân olur
Yunus Emre
ADAM OLMAK
çevrende herkes şaşırsa, bunu da senden bilse
sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken
hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan,
kin tutmayabilirsen kin tutana
düşlere kapılmadan, düş kurabilir,
yolunu saptırmadan, düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
ikisine de vermeyebilirsen değer,
söylediğin gerçeği, eğip büken düzenbaz
kandırabilir diye safları, dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da, yılmaz
koyulabilirsen işe yeniden
döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı-turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine, sinirine "dayan" diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da
herkesin bırakıp gittiği noktada
sen dayanabilirsen tek
herkesle düşüp kalkar, erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken
dost da düşman da incitemezse seni
ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
her saatin, her dakkasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
ÜSTELİK OĞLUM, ADAM OLDUN demektir !
Rudyard Kipling
Sevgi ve Dostluk
Kavgayı,
bir yaprağın üzerine yazmak isterdim.
sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye...
Öfkeyi,
bir bulutun üzerine yazmak isterdim.
yağmur yağsın bulut yok olsun diye...
Nefreti,
karların üzerine yazmak isterdim.
güneş açsın karlar erisin diye......
Ve dostluğu ve sevgiyi,
yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim.
onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye...
Yılmaz Güney
Sevda Peşinde
Ben artık bulunduğun şehirden gittim,
İnsan kuş misali!
Sen hala
O kalabalık evde olmalısın,
Gelip gidenin çok mu bari?
Üzgünüm Leyla,
Dünya hali!
Behçet Necatigil
ÜÇ DİL
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Bedri Rahmi EYUBOĞLU
Bir Şehri Bırakmak
I
Senin için aldığım menekşeleri
Çalgıcılara dağıttım
Son gece
Son defa başlayan sabah
Yatağımı yine sen düzelt
Küçük balıkçı çocuğu
Sen denizden
Yaramaz ve çapkın balıkları tutabilirsin
Çok uzaklara gittiğimi
Sana söylemek isterdim
Güzel satıcı kızı
II
Ağaca söyle
Gölgesini getirsin bana yolluk
Sokağı ve denizi isterim pencereden
Senden çörekler isterim
Ay biçiminde
III
Ellerin yetişir vedalaşmaya
Niçin ağlıyorsun
Oktay Rıfat HOROZCU
Çok Güzel Şey
Yaşamak güzel şey doğrusu
üstelik hava da güzelse
hele gücün kuvvetin yerindeyse
elin ekmek tutmuşsa bir de
hele tertemizse gönlün
hele kar gibiyse alnın
yani kendinden korkmuyorsan
kimseden korkmuyorsan dünyada
iyi günler bekliyorsan hele
iyi günlere inanıyorsan
üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey,
Çok güzel şey doğrusu!
Melih Cevdet Anday
ÜVERCİNKA
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli\'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Bir çok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Ya Birinci Dünya Savaşı hiç yaşanmamış olsaydı? Strateji oyunu tarihi senaryoları simüle ediyor
Tarihsel Strateji Oyunu
Arabasının değerini merak edenler buraya!
Carvak
by Taboola
Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı\'nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil
Cemal Süreya
Akarsuya Bırakılan Mektup
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki
Az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.
Hasan Hüseyin KORKMAZGİL
Eğer
o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer…
belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine derince bakmasalardı eğer…
çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de,
kalp,göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer…
düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman
meydan savaşlarında korkular aşkı ağır yaralamasaydı eğer…
rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer…
uykusuzluklar yıkıp geçmezdi kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer…
gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden de onlar payını almasaydı eğer…
ıssızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer…
sen gittikten sonra yalnız kalacağım
yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse?
evet sevgili,
kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer…
Can Yücel
Deli kadınlar
Ruhları deli kadınları seveceksin
Gülüşünden öpeceksin
Tenine keşfedilmemiş
Mavi bir coğrafya çizeceksin
Sesine nefesine sarılacaksın
Dokunuşunda deva,
Bakışında merhamet,
Sarılışında insanlığı bulacaksın
Bütün doğruların canı cehenneme diyeceksin..
Destan Özden
Ölmüş Serçeler Destanlaması
nedir kopup kopup dönmek kandillerde
gözlerine değil ellerine dokunacaksın
gariplerin uğramadığı evlerde
öğretiler, söylevler ve goncalanmış çiçekleri bulamayacaksın
kimsesizliğini haykırıyor yalancı kalabalığı şehrin
ellerimizde kiri, pisi ve siyahlığı asfaltın
otobüsler ve otomobiller caddelerden değil
arka sokaklarından geçiyor kalbimizin
kimim var beni anlayan, kimim var geceleri destanlaştıran
arabeskleştirerek ölmemeliyim diyorum, coşkuyla selamlamalıyım
tenhalara bakıp bakıp karanlık denizlerde beni durağanlaştıran
kalyonlarda ismi bilinmeyen aksak tayfalardan olmalıyım
ne kadar narin çırpınıyor dalları söğütlerin
ne kadar da utanmadan kum gibi akarak avuçlarıma
paklamayacak yıkandığım ırmaklar gölgesini günahlarımın
şimdi düşürüyor kollarıma
toprağın boyadığı kanatları; ölmüş serçelerin
umutları ve beklentileri şarkılara yükleyen biziz
kırılganlığımızı atarak bodrumuna köhnemiş dünyanın
söylemiştik bunları duraklarda ıslanırken kulağına çocukların
ölmüş serçelerin göğüslerine iliştirilen gül’üz
Abdulbaki Akpınar
İkincil Ruhla Pis Duvar Buluşmaları
on iki sandalyeli bir masayla, masanın gençliğinden konuşuyorduk.
on bir sandalye ve iki intihar büyütmüş balkon pür dikkat beni dinliyorlardı.
zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize.
pireli bir devletin kanatlarının arasındaki karıncalardık.
ne söylesek ayıptı biraz söylemesi.
dahası an, tıbben ölüydü.
atık kamyonlarında mühürlü bir yürek
şehir çöplüğünde martı ziyafetinden önce
bir film setine emanet edilirdi belki,
korkuturdu yine bizi.
senin dünyanda vapur kalkınca
balıklar çamaşır yıkardı
içindeki hileli sayaçların aritmetiği
sıfırdan sıkılmıyordu bir türlü
tırabzanlardan aşağıya
ayaklarını sallandırıp
annesine hınzır hınzır gülen o çocuk
uçurumlara gözlerini gıdıklatacak yaşa çoktan geldi.
ama ikimiz de biliyorduk
elleri harita kadar acılı her annenin son görevi
çocuğunu öleceği yaşa büyütmekti.
sağır ve dilsizler ülkesinde
kulaktan kulağa oynarken özgürlük düşün,
sigaranla aynıydı aşkının geleceği
duman hali.
şimdi biz,
yatırılmamış bir şans kuponu
pişmanlık olur en iyi ihtimalimiz.
oysa
mendil satar yine de bakardım bu kente
olsaydın içinde.
Özge Dirik
Aşkla Meftun
senli imgeler tekmeliyor içimi
geceyi seninle uğurlayıp
günü seninle karşılıyorum nicedir
derinlerde bir alev ırmağıı ki sorma
umudumu fideliyorum günde üç öğün
özenle siliyorum yapraklarını
seni görünce bendini yıkıyor çağlayanlar
hayali de olsa adaklar adıyorum gelişine
labirentleri geçtim de geldim, nefes nefese
son bir gayretle çalıyorum gönlünün zilini
bir tepki ver kurban olurum bir seda bağışla
aşkın en dingin haliyle kapındayım
tut ki bir sefilim seni aramaktan yorgun
yada bir hercaiyim türlü badirelerden geçen
duruldum da geldim öldürdüm dünyevi hevesleri
seninle toprağa gömdüm serden geçtiliğimi
adımı unuttum zikrim de fikrim de sana kurulu
kimine göre bir ayyaşım kimine göre deli
oysa ben bir aşığım sevgi yer sevgi içerim
kirpiklerin ile on kiden vurduğun yarım akıllı
neden ben diye sorma ruhum ruhuna meftun
seninle maviye dönüştü hayatımın bütün renkleri
ah gülüşüyle bana hayatı sevdiren lirik kadın
sevdiysem adam gibi sevdim bundan kime ne
A v r a s y a
07.01.2023
Ahmet Erdem
Nen Bilgisi'nden
ölü şairler geçiyordu uzun ırmağımdan
seyrelen sesleriyle hepsi benden bir zerre
ve ben onlardan yekûn bir şaşkınlık, işte
nereden gelmişim, nereye? yalan
bu yersiz sorularla kurcala beni
ağzımın parçalanmış gönyesinden içeri
bir söz daha sıkıştır bâtın olan
kavuşulur ve unutulur bir sabah saati
o usul ses imiş, sessizliğe dolan
bunlara doğru haydi! itele kakala beni
çünkü hep şairler geçiyor ırmağımızdan
örtünürken bir şehir, tanede saklanıyor şer
örtün evet, ey haile. örtün, evet ey şehr;
örtün ve müebbet uyu, ey facire-i dehr! (1)
2.
ölü şairler geçer gider ırmak uzunsa
seyrelir sesleri, benden zerre eksilir
kimbilir aşktım, bendim, onlardım işte
dilimizin üzerinden çelik gıcırtısıyla kaydı bir kılıç
melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şâma baktıydık
aşk mı idi, -ki aksi ne kâbil-, biz sever iken incindik
kıskanmamayı edindik, bardaktan boşanıp terk ettik
öldürerek yaşıyordu, biliyordu oysa bütün canlılar
hilkaten ehildik, biz de bilirdik ve öldürmedik
gündeki geceydi ey arab! merdiveninde yaşananlar
gökkuşağının altında idik; kız yahut oğlan
geçemeyenler için ağıt yaktık, dans ettik
çoğumuz dipte, kimimiz ise üzerindeyiz
melâli anlamayan nesle âşina değiliz (2)
Orhan Alkaya
Kuşlar Mı
bak bulutlara aziz’im
şükür ki bir rüzgar var
esmese, ayırmasa onları birbirinden
göğü hiç anlamayacaklar
nasıl da yalnızlar
bizim gibi
onlar gibi
kazara bir kuş karışsa aralarına
o kuşa yoğunlaşıp
kanatlarına ağlayacaklar
ağırlaşacaklar aziz’im
ağırlaşacaklar
bak kollarına
ve sonra dal bil onları
dal olmayan ne bilsin bir kuşun yükünü
ne bilsin yalnızlığın kalabalık bir ormana
kabuk kabuk döküldüğünü
yalnız değilsin aziz’im
hiç değilsin
kov yüzündeki ötücü ifadeleri
boşuna kanatlarında o etlenen korku
sen hiç gördün mü
bir ağacın dallarından ayrı kuruduğunu
Mehtap Calgıc
Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden
Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu...
Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs...
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan\'ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış...
Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe...
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.
İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep...
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...
Ahmed Arif
Amorti
biletimi,
kör bir piyangocunun
titreyen ellerinden çekiyorum
savrulmuş hayatıma bir amorti vursa
bu, en büyük ikramiye bana!
sen'lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum
sen'lerden örülmüş o duvara tutunarak
yalnızlıklardan kaçıyorum güya
yalnızlıklarıma birer davetiye gönderirken
ben o sen'leri bölüyorum
o sen'ler beni
bölük pörçük hayatımı
iliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!
yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
kendimi dövmekten geliyorum
bir iş dönüşü saati
yorgunum, bitkinim
dargınım kendime!
cevapları kendi içinde saklı sorguların
binlerce soruya gebe bakışlarında
bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte
sürüklüyorum kendimi
bir kaplumbağanın "evim" dediği heyecanda
taşıyamıyorum artık bedenimi!
kendimi ispiyonluyorum
bir casusun kurşuna dizilme hakkını
görebilmek için kendimde
terazi burcundan gündönümlerinde
akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu,
kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları
ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim
ah!
göz özü görmeyen bir havada
fareli köyün kavalcısını arıyorum:
ömrümün kalan kısmına hükümlü
peşinatsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı
dökmesi için denize!
Reha Yünlüel
Özseven
Çirkin değil benim halkım
Anlar dilinden aynaların
Konuşur aynalarla
Nevruzcana nazlıdır o
Sarp kayalarda gizlidir
Sümbüldür boynu bükük
Ağıtlar tanığıdır
Söğüttür incecik, su başlarında
Dalı yağma, yaprakları tozludur
Uzak atar, yakın düşer kurşunu
Balaban bakışlı, sulu gözlüdür
Bir bakarsın Yunus Emre
Bir bakarsın Pir Sultan
Buluşur tanrısıyla yavan ekmekte
Emeğin hakkına kılıç sözlüdür
Bir yüzüyle Bedrettin o
Bir yüzüyle Karacoğlan
Hacıbektaş der de uçar bir ak güvercin
Yeryüzünün en bilge topraklarında
Balık olur, takla atar deryada
Turna olur aşıp gider dağları
Okul der de, boylar hapis damları
Gün göremez kahrolası dünyada
Tanığımdır bol yıldızlı geceler
Tanığımdır yaban gülü şafaklar
Barış, buram buram tüter burnunda
Kan sızar en oynak türkülerinden
İmecidir, yoksuldur, katar terini
Aş pişirir ölüsüne, yürek yağından
Yakınması yoksulluktan,
Yakınması ayrılıktan,
Ölümden,
Kolkolalık nakış olur, ışır örtülerinde
Çirkin değil benim halkım
Anlar dilinden aynaların
Konuşur aynalarla
Düşman değil benim halkım
Barışa, kardeşliğe
Kahpeliğe, kalleşliğe, puştluğa düşman
En başta da sömürüye,
Açlığa düşman...
Hasan Hüseyin Korkmazgil