1. Gözlerimi açtığımda kopkoyu bir karanlık karşıladı beni. ‘’Neredeyim?’’ diye boşluğa seslendim. ‘’Kimse yok mu?’’ dedim yüksek sesle. Sanki kendi sesim beni kendi sorularımla karşılıyordu. Yankı gibi değil de kendini tekrar eden bir zaman sıkışmasında takılıp kalmak gibi tuhaf bir his veriyordu.
Gözlerimi kapatıp bir süre daha bekledim. Ellerimle oturduğum yeri taradım. Beton bir zemin üzerinde buz gibi soğuk bir duvara yaslanmış oturuyordum. Öyle bir soğuk ki hem yanmış bir yere pansuman yapmak gibi iyi geliyordu hem de öyle kalmaya devam ettikçe hislerimden arındırıyordu. İyi geldiğini sanmama rağmen bu soğukluk içime dek işleyip beni üşütüyordu.
‘’Duvar!’’ dedim aklıma gelenin heyecanıyla. Sırtımı duvara vererek hareket edebilirdim bu karanlığın içinde. Belki de buradan çıkmanın bir yolunu bu sayede bulabilirdim. Hevesle ayağa kalkıp gözlerimi araladım. Gözlerimi hep açık tutarsam bir süre sonra karanlığa alışıp bazı şeyleri görebilirim belki diye düşündüm. O kopkoyu karanlık gözlerime yeniden dolunca rahatsız oldum. Buna rağmen gözlerimi açık tutmaya devam ettim. İlk adımlarımı atmaya başladığım anda içimde bir umut yeşerdi. İçinde kaybolduğum öyle zifiri bir karanlıktı ki sanki onlarca el boğazımı sıkıyor ve beni nefessiz bırakıyordu. Bu derece ışıksız kalmak tarifsiz derece de kötüydü. Belki sadece birkaç dakikadır bu karanlıkta yol alıyordum ama bana sanki saatlerdir yürüyormuşum gibi yorucu gelmişti. Kendi nefesimden, adım seslerimden başka hiç ses yoktu. Sanki koskoca evren de tek başıma kalmış gibiydim.
Adımlarım birbirini duvar boyunca takip ederken,ellerimle duvarı yokluyordum. Elimin altında ahşap bir dokunun varlığını hissettim. ‘’Kapı!’’ dedim sevinçle. Bu kapı ise mutlaka bir kolu olmalıydı. Ellerim yerinde duramayan afacan bir çocuk gibi hareketlenip ahşap dokuyu taramaya başladı. Sonunda o metal kapı koluna dokunduğum anda çıkış biletime kavuşmuş olduğumu anlayıp sevinçle bir çığlık attım. Kapının kolunu yavaşça aşağıya doğru çevirdim. Açılmadı… Yeniden, yeniden, yeniden denedim. ‘’Bu kapı kilitli lanet olası!’’ dedim bağırarak.
O karanlık rutubet kokan odada hapistim ve ben bunun sebebini bile bilmiyordum. Saatlerce sürdüğünü düşündüğüm bir süre boyunca ağladım, bağırdım, yalvardım ve sonunda bitkin düşüp uyuyakaldım.
2.
Uyandığımda gözlerimi hafifçe araladım. Odanın içi gözlerimi yakacak derecede aydınlıktı. Gözlerimi ovuşturarak yeniden açmayı denedim. Gözlerime dolan ışıkla birlikte binlerce iğne batıyormuş gibi canım yandı. Işık öyle yoğun ve sıcaktı ki bir süre önce yakındığım karanlığı özlemeye başladım. Kıvrıldığım köşede iyice küçülüp yok olmaya çalıştım. Işığın değdiği her noktam alev alev yanıyordu. Gözlerimi açamıyor olmama rağmen ışık sanki bir jilet gibi göz kapaklarımı kesiyor ve beynime kadar yakıyordu. Yüzümü duvara dönüp ışıktan kaçmaya çalışsam da duvarın sıcaklığı yüzümü yakmaya devam ediyordu. Tüm bunlara rağmen ışığın verdiği acı bir süre sonra alışmak zorunda olduğum bir mecburiyet gibi gelmeye başlamıştı. Beni yakıp kavuran bu aydınlık hayatta kalmam için katlanmak zorunda olduğum bir güçtü. Onun kurallarına uymak ve beni dilediği gibi yakmasına izin vermek zorundaydım. Böyle yaparsam tenim bir süre sonra bu teslimiyete alışacak ve eskisi gibi acımayacaktı. Öylece kaldım…
Sonunda acının dayanılmaz olduğunun farkına yeniden vardım.Biraz daha böyle kalırsam tenim ileri derece de yanacağından acının daha da artacağını anladım. Aklımdaki saçma sapan fikirlerden kendimi kurtarıp yeniden adım atmaya karar verdim. Bu kez yüzümü duvara dönüp canımın acımasına aldırmadan yürümeye başladım. Aydınlıktan kaçmaya çalışırken öyle hızlı hareket etmiştim ki çok daha çabuk vardım kapıya. Elimi kapı koluna attığımda metal çok fazla ısındığından elim şiddetle yanmaya başladı. Ben buna da aldırmadan kolu aşağıya doğru indirdim. Büyük bir üzüntüyle, ‘’kapı hala kilitli’’ dedikten sonra acıya daha fazla dayanamayıp bayıldığımı düşünüyorum. Sonrasını hatırlamıyorum.
3.
Dokuzuncu senfoni çalıyordu.Hem de öyle bir çalıyordu ki yeri göğü inletecek kadar yüksek bir volümde kulaklarımdan tüm bedenime bir karınca sürüsü gibi hücum ediyordu. Aç kalmış yüzlerce karınca beynimi kemiriyordu sanki. ‘’Oysa ben klasik müziği çok severim’’ dedim fısıltıyla, onca gürültüde sanki beni biri duyabilirmiş gibi utanarak. Gözlerimi açmaya korkuyordum. Beni neyin beklediğinden duyduğum endişe yüzünden gözlerimi açmaya hiç heveslenmedim. Ama müzik bitmek bilmiyordu. ‘’Kulaklarımdan kanlar fışkırsa ve sağır olsam keşke’’ dedim daha yüksek sesle.
Gözlerimi aralamaya karar verdiğimde bir odanın ortasında uzandığımı gördüm. Işık fazla değildi, karanlıkta yoktu. Yattığım yerden doğrulup gözlerimle etrafımı taramaya başladım. Çevremde bir sürü camdan odacık vardı. İçlerinde insanlar vardı. ‘’insanlar!’’ diye bağırdım. Çok sevinmiştim. Dünyada tek başına kalmışlığın duygusu öyle ağır gelmişti ki bir camekânın arkasında bile olsalar etrafımda insanların olması beni mutlu etmişti. Onlara seslendim. Beni duyup görmeleri için el hareketlerimle de kendimi göstermeye çalışıyordum. Oysa hiç biri beni görmüyor ve duymuyordu. Orada ben hiç yokmuşum gibi davranıyorlardı.
Bir camekâna yaklaşıp ne yaptıklarını anlamaya çalıştım. İlk bulunduğum yerden onları net olarak göremiyordum. Ben daha aydınlık bir noktada sanki sahnede gibiydim. Onlarsa daha loş bir ışıkta fazla seçilemiyorlardı. Bir adamın bir kadını sürekli bıçakladığını görünce midem ağzıma geldi. Kussam belki de rahatlayacaktım. İlk şoku atlatınca ayrıntılara biraz daha dikkat ettim ve… Bu nasıl bir yerdi böyle? Adamın sürekli bıçakladığı kadın bendim. Ya da bana çok benzeyen bir kadındı. Kadının attığı çığlıkları müzik yüzünden duyamıyordum ama çektiği acıyla haykırışını yüzünden ve tüm bedeninden oldukça net anlayabiliyordum.Adam ise sıradan bir iş yapıyormuş gibi oldukça rahat ve hatta daha da kötüsü keyifliydi.
Onları daha fazla izleyemeden bir diğer camekâna geçtim. Bir başka adamın yine tıpkı bana benzeyen bir kadına tecavüz ettiğini izlemek zorunda kaldım. Midem bulanıyor ve başım dönüyordu. Sonra sırayla diğer bölmelerde bir köpeğe işkence edildiğini, bir çocuğa anlatılamayacak şeyler yapıldığını, bir bebeğin öldürüldüğünü, bir askerin kendi kafasına defalarca dirilip yeniden sıktığını, beyninin arkasındaki duvara dağıldığını gördüm. İmam kıyafeti giymiş bir adamın üzerinde ayetlerin yazılı olduğu kâğıtlardan önce ok yaptığını sonra bir kadının gözlerini bu okla defalarca oyduğunu izledim.
Tüm bunları izlerken sürekli kendimi daha da hasta hissediyordum. ‘’Otomatik portakal’’ dedim şaşkınlıkla. Ben bir kitabı yaşıyordum. Bu nasıl olabilirdi? Tıpkı kitaptaki gibi önce tırnaklarımla duvarları saatlerce tırmalayıp tırnaklarımı yerinden sökene kadar buna devam ettim. Bir sağa bir sola koşup atlayıp kurtulabileceğim bir pencere aradım. Yoktu! Buradan hiç çıkış yoktu… Yüklendiğim onca acı, üzüntü, bulantılar, öfke gibi ağır duygudan sonra bitkin düştüm. Sanırım yeniden uykuya daldım.
5. Uyandığımda kendi odamdaki kanepe de olduğumu gördüm. Ben bir sin koleksiyoneriyim. Kaza geçirmiş bir gemiden kurtulan tek denizci bendim ve onca ölüyü gömmek bana düşmüştü. Kıyıya vuran onlarca cesedin hem sahibi hem de bekçisiydim. Açlık ve susuzlukla yeniden defalarca baş edebilirdim ama bu mezarlığın ağırlığını taşımak sadece bilenin anlayacağı bir zorluktur. Hem sin hem em olmayı bildi benim sinem. Belki de hiç birini asla yeterince olamadı. Orada ki ‘’4’’ kendime bile itiraf edemeyeceğim korkaklıkların mezarlığıdır.
Yerimden kalkıp balkona çıktım. Bir sigara yakıp balkonun korkuluklarına iyice yaslandım. Başımı gökyüzüne kaldırdığım da yıldızlardan bir tanesinin ‘’S’’ şeklinde olduğunu fark ettim. Gülümsedim. Hep görebileceğim bir yerde, asla ulaşamayacağım kadar uzakta olan o yıldıza uçmak gibi delice bir fikre kapıldım. O ‘’S’’ benim yakmayan ışığım, boğmayan karanlığımdı. Elimi göğsüme götürüp içime seslendim.’’ Artık gitme vakti gelmiştir ha ne dersiniz?’’ dedim oldukça kararlı bir ses tonuyla.
Balkonun korkuluklarına tutunup diğer tarafa geçtim. İçimdeki savaş dinmiş yerini huzura bırakmıştı. Şimdi göğsüm daralmıyor ve oldukça rahat nefes alabiliyordum. Gözümü ‘’S’’ den ayırmadan, yüzümde beliren tebessümü de koynuma alarak uçmaya başladım.
Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Kanadı yok umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada, toplanmış bir sofrada kalayım demiyor. Umutsuzluk bu, o bir sürü olayların dönüşü değil bu, tıpkı akşam karanlığında bir karıktan öbürüne giden tohumlar gibi. Bir taşın üstündeki yosun ya da su bardağı değil o. Kardan elenmiş bir gemi o, ya da düşen kuşlara benzetebilirsiniz, ama kanlarının en küçük bir kalınlığı yok. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Başa takılan süslerle çevrilmiş küçük bir şey o. Umutsuzluk o. Kopçası bulunamayan inci gerdanlık, bir ipe gelmez, böyle bir şey işte umutsuzluk. Gerisinden, ondan hiç söz etmeyelim. Başlamışsak bitiremeyiz umutsuzluğu. Saat dört sularında avizeden umutsuzlanırım ben, gece yarısına doğru da yelpazeden umudumu keserim, tutukluların cigaralarından umutsuzlanırım. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp ölmediklerini söyleyemezler. Beni büyüleyen umutsuzluğu gördüm ben. Yıldızların türkü söyledikleri vakit gökyüzünde uçan bu mavi sineği seviyorum. Şaşılacak, o uzun dolu tanelerine benzeyen umutsuzluğu, o kendini beğenmiş o öfke küpü umutsuzluğu büyük çizgileriyle tanıyorum. Her gün herkesler gibi kalkıyorum, kollarımı çiçekli bir kâğıda uzatıyorum, hiçbir şeycikler hatırlamıyorum, ama hep umutsuzluğun yardımıyla o geceden koparılmış güzelim ağaçları görüyorum. Odanın havası davul tokmakları gibi güzel. Zaman içinde zaman bu. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Bana bir sırık uzatan perdenin rüzgârı gibi o. Böylesi bir umutsuzluk akla gelir mi! Yangın var! Ah yine geliyorlar… İmdat! İşte merdivenlere düştüler… Ve o gazete ilanları, o kanal boyunca ışıklı reklamlar. Kum yığını, git, pis kum yığını! Büyük çizgileriyle önemli değil umutsuzluk. Bir orman yapmaya giden angarya ağaçlar, bir gün daha yapmaya giden bir yıldız angaryası, ömrümü uzatan bir angarya günleri daha.
Biliyor musun? Etrafımda dolanan mavi bir kedi var.Mırıltılarıyla zihnime asılıyor,kuş oluyor bazen bazen de piyano çalıyor.İnanmayacaksın ama senin gibi kargaları ve siyahı seviyor ..
Mavi bir kedi diyorum .Mavi bir kedi.. ............ .......
Konuşması gerekenlerin sustuğu, susması gerekenlerin pervasızca konuştuğu canım ülkemde; Zeki MÜREN’in de bizi göreceğini zannederdik. Büyüdük, ebemizin kucağını, dünyanın dört bucağını gördük. Hayatın ne getireceğini bilmesek de; ne'ler götürdüğünü iyi bildik. “Şerefin kadar konuş” deyip sonsuza dek susacak insanların yerine, sen susarsın "ölünün arkasından konuşulmaz" diye. Susunca da “değiştin” derler, seni daha fazla “harcayamadıkları” için. Hiç bir masraftan kaçınmayarak kurduğun hayallerde; ''tam bana göre biçilmiş kaftan'' dediğin kişilerin ''tamda sana göre biçilmiş kefen'' olduğunu anlaman uzun sürmez. Acıyı daha küçükken koluna yapılan “diş izi” saatlerde tadan birine; ne yapabilir ki, bu saatten sonra gelen acının erkeği, dişisi..! Haydi, arkadaş haydi; hüzünlerin sende saklı kalsın; giy elbiselerini, yap makyajını, tak mutluluk maskeni; palyaço misali insanların yüzüne güleceğiz, yine..!
Şarkının adı:bir dna sarmalını kaç kelebek taşır? Yanıp sönen imlece bakıyorum öylece… Yazmak istediğim öyle çok şey var ki! Kafamın içi öyle dolu ve yüreğim öyle ağır ki hangi yükü daha önce boşaltmam gerektiğini bilemiyorum. Hayatta her şeyin istediğimiz gibi olmadığını herkes gibi bende öğrendim. Hatalarımızın bazen geri dönüşü olmayan sonuçları olduğunu da pek güzel ezber ettim. İmleç bir şekilde ilerlemeye devam ediyor işte. Hayatımın eteklerinden ufak tefek taşlarını dökerken elimde mikrofon, yazlık bir sahnede, delice esen bir rüzgarın yüzüme savurduğu havanın coşkusuyla kucaklaşırken binlerce insana şarkımı söylüyormuşum gibi hissediyorum. Üzerimde uçuşan kırmızı bir elbise ile o sahne de söyledikçe küçülüyorum. Yangın yerine dönmüş ruhumun kızıllığını saçlarımdan savuruyorum. Yüksek ökçeli ayakkabılarımla sabrın ve acının kıymetini önce ayaklarıma sonra tüm bedenime ezberletiyorum. Kadın olmanın sancısı yüksek ökçelerin üzerinde durabilmekle sınanırmış gibi…
Nakaratında hayal kırıklıklarını tekrar ettiğim hüzünlü şarkımın sonunu getirmek için bazen ritmi çok ama hızlandırmak istesem de elimde olmayan sebeplerle… Aslında tek bir sebeple can yakan ağır bir makam da söylemeye mecbur bırakıyorum kendimi… Bazen en saçma nedenlerle hayatıma dahil olan sorunlar veya kimseler çok büyük bir pürüz olduklarını zannediyorlar. İşte o anlarda şarkımı biraz daha yüksek sesle söylemek istiyorum hep. Ben kendime rağmen, içimi defalarca öldürdüğüm halde, kendi canıma benden daha fazla kast edeceğini sanacak kadar büyük olduğunu nasıl zannedebilirsin ki sen? Yahu defalarca ölmüş birinin artık ölümsüz olduğunu sana kimse söylemedi mi?
Şimdi artık notaların hayat bulma vaktidir. Bu solfej değil… Şimdi canlı performans zamanıdır. Gökyüzünden inen yıldızların kocaman ağızları var ve çok güçlü bir tonda dalga sesi çıkarıyorlar. Bir ölünün kaç cenazesi olduğunu onlara söylediğimde denize dönüştüler. Sahilin bütün kumunu sahneye döküyorlar. Sahne tozu dedikleri bu olsa gerek. Ben sahnede iken karşımda gördüğüm insanlar hayatımdan gelip geçenlere benziyor. Aslında hepimiz aynıyız. İşte o birbirinin aynısı insanlar başka maskeleriyle başkalaşmaya başlıyorlar. Hepsi Dali’nin o ünlü tablosunun birer unsuruna dönüşüyorlar. ‘’Kazadan kurtarılan mobilya’’ yavaş yavaş tamamlanıyor. İçime yasladığım koltuk değneğim Dali’nin bıyıklarından sallanıyor. Oysa benim Dali’m hiç bıyık bırakmamıştı.
İzbe bir sahilde koşarken hissediyorum şarkının ortalarında. Bir an iyi şeyler olacakmış gibi hissediyorum. Oysa gövdemde açılmış o koca gedikten akıtıyorum tüm zehrimi o sahile… Şarkı akciğerlerime yapışıp kalıyor. O deniz gözler artık Deniz’in sahilinde değil. Bunu görebilmek tüm dağınıklığı açıklıyor. Sahilin kalan kısmına kör olarak devam edeceğiz. ‘’Bayım gözlerinizi gönlümüze takmıştık. Artık oyduğunuza göre çekilebilirsiniz.’’
Özgürlüğün tanımı tam da şarkının bu yerinde giriyor. Cesurca söylemekten geçer özgür kalmak. CESURCA!
Ben şarkı süresince hiç ama hiç özgür olmamışım meğer. Onca devrimci zırvalığın arasında kendi hayatımın yönetiminde bile söz sahibi değilim. İroni işte burada başlıyor. Arabesk bir makama geçerken göz yaşlarımın şık duracağını düşünüyorum. Kaç şehir eskittik gönlümüzde beyzadem… Bu senden vazgeçmek değil ki! Bu seni benden azad etmek. Tehlikeli düşler kurar olduk size dair. Olmayacak sözler yazarız sandık şarkımıza. Bir anlaşmanın tek taraflı ihlali söz konusu. Gidiniz…! O depderin bakışlarınızı, yüksek zekanızı ve dahi tatlı gülüşünüzü bir an önce cebinize koyup yola düşünüz. Kalmaya devam etmek senin zaman kaybındır. Gereksiz bir oyalamaya bu şarkıda yer yoktur. Bir kağıt kesiğinden daha fazla acımaz sen merak etme. Kaç şiir yazarım ben bu resme be!
Dilin bir kurmaca dan ibaret olduğunu düşünenlere bilinç altımızın rasyonel akıldan kurtuluşunun ifşasıdır demeliyim. Gerçek üstü bir kuramın içinde asla bilmediğimiz bir kelimeyi geçiremeyiz. Benim yaşanmışlıklarım bunlardan ibaretse ve okuduklarımın da hepsi buysa, şarkım bir başkasının yansıması olamazdı zaten. ‘’Aşk’’ bilinmezliğin en bilinenidir. Dilimize pelesenk olmuş bir kelimenin kıymeti yeni bir şarkı sözü yazdıracak değildi zaten. Fedakarlık benim bir özelliğim. Bunun aşkla bir ilgisi yok. İşte tüm bu nedenlerle seni kendimden ayırıyorum. ‘’ Hey oradakiler; şu sandalın yanına da bir mezar kazar mısınız? Ölü aşk kokusu hiç sevmiyorum ben.’’ İşte senden bana kalan bu. Seni çok özlüyor olmamın bu şarkıda sözü yok. Şarkının kaçırmış olduğunuz bölümlerini yeniden yayınlamıyoruz. Yayın ilkeleri gereğince şarkıyı güncelledik. Seni bir sesin yansıması gibi görüyordum. Kendi sesimin yansıması da benim. Mutlak bir karşılaşma zaten yaşanacaktı mutlak evrende. Bak bu iyi bir espriydi kabul etmelisin. Seyirciye oynamak konusunda pek başarılı değilimdir bilirsin. Şöyle bol acılı bir iki söz eklesem emin ol bu şarkı çok tutardı. Mesele şu ki o şarkıyı yaşamaktan okumaya vakit olmuyor ki paylaşalım. Ses demiştik oradan devam edelim… Edemiyorum… Aklımdan geçenleri sözlere dökmeden önce yaşadığım şaşkınlık kendime getiriyor beni. Bir bilinmeze merhaba dediğim de doğmanın ölümün başladığı an olduğunu ben de diğerleriniz gibi bilmiyordum. Bilmek ise şarkıyı söylemememize neden olmadığına göre bebekken bildiklerimizi hatırlamamış olmamızın bir kayıp olduğunu düşünmüyorum. İşte buradan yola çıkarsak sen ve ben bir bebeğin belleğindeki bilinç altı kadarız bunca yaşanmışlık arasında.
Kavramlar bu şarkının ana fikrine ışık tutuyor. Ama sizin okuduğunuz kelimeler pek çok gerçeğin şifresinden başka bir şey değil. Şu yazdıklarımdan çok az çıkarımınız olacak. Bunun böyle olmasını şarkıyı okurken değil yaşarken istedim. İnsanlara güvenilmeyeceğini ilk öğrendiğimde hissettiklerim bambaşka bir şarkı olurdu aslında. Ama benimde herkes gibi bir şarkı hakkım olduğuna göre o dosyayı zipleyip yola devam ettim. Zipli dosyaların orada öylece duruyor olması sizin beyninizi de yoruyor mu? Bir Alzheimer hiç de fena olmazdı dostum.
Şarkının bu yerinde çığlık çığlığa makamsızca bağırıyorum. Akciğerlerime yapışıp kalmış notaların öksürükle dansı bu.. Bir öksürüğün psikolojik nedenler yüzünden sizin yakanızı bırakmaması hissini anlatacak sözleri bu şarkıya koyamadık. Yok ki! Sanırım ben bir deliyim. Az önce yeni bir cenazemiz olacaktı ki bu sefer ki ruhsa değil bedensel, bilin bakalım ne oldu? Ben sahnede iken vücudumun değişik yerlerinde belirip kaybolan yaraların küçük bir ele dönüştüğü haberini aldım. Dönüp arkama baktığım da o küçük parmakların boğazıma saplanıp bir yumruya dönüştüklerini seyirciye söyleyemedim.
Dinlediğiniz bu şarkının kötü bir günün iz düşümünden başka bir şey olmadığını unutmayınız. Yani öyle çok da kafanıza takacak bir durum yok. Yarın yeni bir makamla huzurlarınızda olabilirim. Ya da olamayabilirim. Şimdi önümden açılır mısın? Gidip şu tabloda ki sandalın birinde bir kez daha ölmem gerekecek.
Sinem
1.
Gözlerimi açtığımda kopkoyu bir karanlık karşıladı beni. ‘’Neredeyim?’’ diye boşluğa seslendim. ‘’Kimse yok mu?’’ dedim yüksek sesle. Sanki kendi sesim beni kendi sorularımla karşılıyordu. Yankı gibi değil de kendini tekrar eden bir zaman sıkışmasında takılıp kalmak gibi tuhaf bir his veriyordu.
Gözlerimi kapatıp bir süre daha bekledim. Ellerimle oturduğum yeri taradım. Beton bir zemin üzerinde buz gibi soğuk bir duvara yaslanmış oturuyordum. Öyle bir soğuk ki hem yanmış bir yere pansuman yapmak gibi iyi geliyordu hem de öyle kalmaya devam ettikçe hislerimden arındırıyordu. İyi geldiğini sanmama rağmen bu soğukluk içime dek işleyip beni üşütüyordu.
‘’Duvar!’’ dedim aklıma gelenin heyecanıyla. Sırtımı duvara vererek hareket edebilirdim bu karanlığın içinde. Belki de buradan çıkmanın bir yolunu bu sayede bulabilirdim. Hevesle ayağa kalkıp gözlerimi araladım. Gözlerimi hep açık tutarsam bir süre sonra karanlığa alışıp bazı şeyleri görebilirim belki diye düşündüm. O kopkoyu karanlık gözlerime yeniden dolunca rahatsız oldum. Buna rağmen gözlerimi açık tutmaya devam ettim.
İlk adımlarımı atmaya başladığım anda içimde bir umut yeşerdi. İçinde kaybolduğum öyle zifiri bir karanlıktı ki sanki onlarca el boğazımı sıkıyor ve beni nefessiz bırakıyordu. Bu derece ışıksız kalmak tarifsiz derece de kötüydü. Belki sadece birkaç dakikadır bu karanlıkta yol alıyordum ama bana sanki saatlerdir yürüyormuşum gibi yorucu gelmişti. Kendi nefesimden, adım seslerimden başka hiç ses yoktu. Sanki koskoca evren de tek başıma kalmış gibiydim.
Adımlarım birbirini duvar boyunca takip ederken,ellerimle duvarı yokluyordum. Elimin altında ahşap bir dokunun varlığını hissettim. ‘’Kapı!’’ dedim sevinçle. Bu kapı ise mutlaka bir kolu olmalıydı. Ellerim yerinde duramayan afacan bir çocuk gibi hareketlenip ahşap dokuyu taramaya başladı. Sonunda o metal kapı koluna dokunduğum anda çıkış biletime kavuşmuş olduğumu anlayıp sevinçle bir çığlık attım. Kapının kolunu yavaşça aşağıya doğru çevirdim. Açılmadı… Yeniden, yeniden, yeniden denedim. ‘’Bu kapı kilitli lanet olası!’’ dedim bağırarak.
O karanlık rutubet kokan odada hapistim ve ben bunun sebebini bile bilmiyordum. Saatlerce sürdüğünü düşündüğüm bir süre boyunca ağladım, bağırdım, yalvardım ve sonunda bitkin düşüp uyuyakaldım.
2.
Uyandığımda gözlerimi hafifçe araladım. Odanın içi gözlerimi yakacak derecede aydınlıktı. Gözlerimi ovuşturarak yeniden açmayı denedim. Gözlerime dolan ışıkla birlikte binlerce iğne batıyormuş gibi canım yandı. Işık öyle yoğun ve sıcaktı ki bir süre önce yakındığım karanlığı özlemeye başladım. Kıvrıldığım köşede iyice küçülüp yok olmaya çalıştım. Işığın değdiği her noktam alev alev yanıyordu. Gözlerimi açamıyor olmama rağmen ışık sanki bir jilet gibi göz kapaklarımı kesiyor ve beynime kadar yakıyordu. Yüzümü duvara dönüp ışıktan kaçmaya çalışsam da duvarın sıcaklığı yüzümü yakmaya devam ediyordu. Tüm bunlara rağmen ışığın verdiği acı bir süre sonra alışmak zorunda olduğum bir mecburiyet gibi gelmeye başlamıştı. Beni yakıp kavuran bu aydınlık hayatta kalmam için katlanmak zorunda olduğum bir güçtü. Onun kurallarına uymak ve beni dilediği gibi yakmasına izin vermek zorundaydım. Böyle yaparsam tenim bir süre sonra bu teslimiyete alışacak ve eskisi gibi acımayacaktı. Öylece kaldım…
Sonunda acının dayanılmaz olduğunun farkına yeniden vardım.Biraz daha böyle kalırsam tenim ileri derece de yanacağından acının daha da artacağını anladım. Aklımdaki saçma sapan fikirlerden kendimi kurtarıp yeniden adım atmaya karar verdim. Bu kez yüzümü duvara dönüp canımın acımasına aldırmadan yürümeye başladım. Aydınlıktan kaçmaya çalışırken öyle hızlı hareket etmiştim ki çok daha çabuk vardım kapıya. Elimi kapı koluna attığımda metal çok fazla ısındığından elim şiddetle yanmaya başladı. Ben buna da aldırmadan kolu aşağıya doğru indirdim. Büyük bir üzüntüyle, ‘’kapı hala kilitli’’ dedikten sonra acıya daha fazla dayanamayıp bayıldığımı düşünüyorum. Sonrasını hatırlamıyorum.
3.
Dokuzuncu senfoni çalıyordu.Hem de öyle bir çalıyordu ki yeri göğü inletecek kadar yüksek bir volümde kulaklarımdan tüm bedenime bir karınca sürüsü gibi hücum ediyordu. Aç kalmış yüzlerce karınca beynimi kemiriyordu sanki. ‘’Oysa ben klasik müziği çok severim’’ dedim fısıltıyla, onca gürültüde sanki beni biri duyabilirmiş gibi utanarak. Gözlerimi açmaya korkuyordum. Beni neyin beklediğinden duyduğum endişe yüzünden gözlerimi açmaya hiç heveslenmedim. Ama müzik bitmek bilmiyordu. ‘’Kulaklarımdan kanlar fışkırsa ve sağır olsam keşke’’ dedim daha yüksek sesle.
Gözlerimi aralamaya karar verdiğimde bir odanın ortasında uzandığımı gördüm. Işık fazla değildi, karanlıkta yoktu. Yattığım yerden doğrulup gözlerimle etrafımı taramaya başladım. Çevremde bir sürü camdan odacık vardı. İçlerinde insanlar vardı. ‘’insanlar!’’ diye bağırdım. Çok sevinmiştim. Dünyada tek başına kalmışlığın duygusu öyle ağır gelmişti ki bir camekânın arkasında bile olsalar etrafımda insanların olması beni mutlu etmişti. Onlara seslendim. Beni duyup görmeleri için el hareketlerimle de kendimi göstermeye çalışıyordum. Oysa hiç biri beni görmüyor ve duymuyordu. Orada ben hiç yokmuşum gibi davranıyorlardı.
Bir camekâna yaklaşıp ne yaptıklarını anlamaya çalıştım. İlk bulunduğum yerden onları net olarak göremiyordum. Ben daha aydınlık bir noktada sanki sahnede gibiydim. Onlarsa daha loş bir ışıkta fazla seçilemiyorlardı. Bir adamın bir kadını sürekli bıçakladığını görünce midem ağzıma geldi. Kussam belki de rahatlayacaktım. İlk şoku atlatınca ayrıntılara biraz daha dikkat ettim ve… Bu nasıl bir yerdi böyle? Adamın sürekli bıçakladığı kadın bendim. Ya da bana çok benzeyen bir kadındı. Kadının attığı çığlıkları müzik yüzünden duyamıyordum ama çektiği acıyla haykırışını yüzünden ve tüm bedeninden oldukça net anlayabiliyordum.Adam ise sıradan bir iş yapıyormuş gibi oldukça rahat ve hatta daha da kötüsü keyifliydi.
Onları daha fazla izleyemeden bir diğer camekâna geçtim. Bir başka adamın yine tıpkı bana benzeyen bir kadına tecavüz ettiğini izlemek zorunda kaldım. Midem bulanıyor ve başım dönüyordu. Sonra sırayla diğer bölmelerde bir köpeğe işkence edildiğini, bir çocuğa anlatılamayacak şeyler yapıldığını, bir bebeğin öldürüldüğünü, bir askerin kendi kafasına defalarca dirilip yeniden sıktığını, beyninin arkasındaki duvara dağıldığını gördüm. İmam kıyafeti giymiş bir adamın üzerinde ayetlerin yazılı olduğu kâğıtlardan önce ok yaptığını sonra bir kadının gözlerini bu okla defalarca oyduğunu izledim.
Tüm bunları izlerken sürekli kendimi daha da hasta hissediyordum. ‘’Otomatik portakal’’ dedim şaşkınlıkla. Ben bir kitabı yaşıyordum. Bu nasıl olabilirdi? Tıpkı kitaptaki gibi önce tırnaklarımla duvarları saatlerce tırmalayıp tırnaklarımı yerinden sökene kadar buna devam ettim. Bir sağa bir sola koşup atlayıp kurtulabileceğim bir pencere aradım. Yoktu! Buradan hiç çıkış yoktu… Yüklendiğim onca acı, üzüntü, bulantılar, öfke gibi ağır duygudan sonra bitkin düştüm. Sanırım yeniden uykuya daldım.
5.
Uyandığımda kendi odamdaki kanepe de olduğumu gördüm. Ben bir sin koleksiyoneriyim. Kaza geçirmiş bir gemiden kurtulan tek denizci bendim ve onca ölüyü gömmek bana düşmüştü. Kıyıya vuran onlarca cesedin hem sahibi hem de bekçisiydim. Açlık ve susuzlukla yeniden defalarca baş edebilirdim ama bu mezarlığın ağırlığını taşımak sadece bilenin anlayacağı bir zorluktur. Hem sin hem em olmayı bildi benim sinem. Belki de hiç birini asla yeterince olamadı. Orada ki ‘’4’’ kendime bile itiraf edemeyeceğim korkaklıkların mezarlığıdır.
Yerimden kalkıp balkona çıktım. Bir sigara yakıp balkonun korkuluklarına iyice yaslandım. Başımı gökyüzüne kaldırdığım da yıldızlardan bir tanesinin ‘’S’’ şeklinde olduğunu fark ettim. Gülümsedim. Hep görebileceğim bir yerde, asla ulaşamayacağım kadar uzakta olan o yıldıza uçmak gibi delice bir fikre kapıldım. O ‘’S’’ benim yakmayan ışığım, boğmayan karanlığımdı. Elimi göğsüme götürüp içime seslendim.’’ Artık gitme vakti gelmiştir ha ne dersiniz?’’ dedim oldukça kararlı bir ses tonuyla.
Balkonun korkuluklarına tutunup diğer tarafa geçtim. İçimdeki savaş dinmiş yerini huzura bırakmıştı. Şimdi göğsüm daralmıyor ve oldukça rahat nefes alabiliyordum. Gözümü ‘’S’’ den ayırmadan, yüzümde beliren tebessümü de koynuma alarak uçmaya başladım.
D...
Olmak
Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Kanadı yok
umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada,
toplanmış bir sofrada kalayım demiyor. Umutsuzluk bu, o bir
sürü olayların dönüşü değil bu, tıpkı akşam karanlığında bir
karıktan öbürüne giden tohumlar gibi. Bir taşın üstündeki
yosun ya da su bardağı değil o. Kardan elenmiş bir gemi o, ya
da düşen kuşlara benzetebilirsiniz, ama kanlarının en küçük
bir kalınlığı yok. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.
Başa takılan süslerle çevrilmiş küçük bir şey o. Umutsuzluk o.
Kopçası bulunamayan inci gerdanlık, bir ipe gelmez, böyle bir
şey işte umutsuzluk. Gerisinden, ondan hiç söz etmeyelim.
Başlamışsak bitiremeyiz umutsuzluğu. Saat dört sularında
avizeden umutsuzlanırım ben, gece yarısına doğru da
yelpazeden umudumu keserim, tutukluların cigaralarından
umutsuzlanırım. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.
Yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk
soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp
ölmediklerini söyleyemezler. Beni büyüleyen umutsuzluğu
gördüm ben. Yıldızların türkü söyledikleri vakit gökyüzünde
uçan bu mavi sineği seviyorum. Şaşılacak, o uzun dolu
tanelerine benzeyen umutsuzluğu, o kendini beğenmiş o öfke
küpü umutsuzluğu büyük çizgileriyle tanıyorum. Her gün
herkesler gibi kalkıyorum, kollarımı çiçekli bir kâğıda
uzatıyorum, hiçbir şeycikler hatırlamıyorum, ama hep
umutsuzluğun yardımıyla o geceden koparılmış güzelim
ağaçları görüyorum. Odanın havası davul tokmakları gibi
güzel. Zaman içinde zaman bu. Büyük çizgileriyle tanıyorum
umutsuzluğu. Bana bir sırık uzatan perdenin rüzgârı gibi o.
Böylesi bir umutsuzluk akla gelir mi! Yangın var! Ah yine
geliyorlar… İmdat! İşte merdivenlere düştüler… Ve o gazete
ilanları, o kanal boyunca ışıklı reklamlar. Kum yığını, git, pis
kum yığını! Büyük çizgileriyle önemli değil umutsuzluk. Bir
orman yapmaya giden angarya ağaçlar, bir gün daha yapmaya
giden bir yıldız angaryası, ömrümü uzatan bir angarya günleri
daha.
André BRETON
Çeviri: İlhan BERK
Baharım valsim :))))))))))
dereler çağlar oldu
gözlerim ağlar oldu.........
devamını sen getir hadi duvar........
Nerede ki acaba :)))
hunimin içinde değil ki.....
alla alla ! nereye saklanmış :))))
burda müslüm denen bir hıyar varmış !!!!!!!!!!!!¡
âlâ:))
Bak hele İzmir vurgusuna A hatta Aaaa :)
Eyvallah. Sen de ''D'' diyebilirsin o vakit . Derindir dikkat et :)
Maria, İrem hanfendi sana söylüyor. :)
Antonin Artaud ama sen* kısaca A diyebilirsin..:))
*sadece sen..
Mavi kedi mi?
İrem hanfendi ikindi rüyasında sanırım. Dokunmayın! :)))
Mavi kediler tekin değildir. Kaçççççççççççç... Karga tespiti ilginç ama :))
Bilelim bakalım sen kimsin? :))))))))
Biliyor musun?
Etrafımda dolanan mavi bir kedi var.Mırıltılarıyla zihnime asılıyor,kuş oluyor bazen
bazen de piyano çalıyor.İnanmayacaksın ama senin gibi kargaları ve siyahı seviyor ..
Mavi bir kedi diyorum .Mavi bir kedi..
............
.......
............
.....
Bazıları o vicdana hiç sahip değiller...
Herkes kendi vicdanının önünü süpürse, bütün ülke bembeyaz olur...
KaybolMak..
Bilemedim ben onu :))
kesin feridun a sempati duymuyorlar yoksa 6 hoşnutsuzluk oyu :/ hiç hakkettigimi düşünmüyorum hiç!!!!!!!!!¡
duvar duvar söyle bana, bu sevgili halk niye sevmiyi beni acaba ?????¿
Konuşması gerekenlerin sustuğu, susması gerekenlerin pervasızca konuştuğu canım ülkemde; Zeki MÜREN’in de bizi göreceğini zannederdik. Büyüdük, ebemizin kucağını, dünyanın dört bucağını gördük.
Hayatın ne getireceğini bilmesek de; ne'ler götürdüğünü iyi bildik. “Şerefin kadar konuş” deyip sonsuza dek susacak insanların yerine, sen susarsın "ölünün arkasından konuşulmaz" diye. Susunca da “değiştin” derler, seni daha fazla “harcayamadıkları” için. Hiç bir masraftan kaçınmayarak kurduğun hayallerde; ''tam bana göre biçilmiş kaftan'' dediğin kişilerin ''tamda sana göre biçilmiş kefen'' olduğunu anlaman uzun sürmez. Acıyı daha küçükken koluna yapılan “diş izi” saatlerde tadan birine; ne yapabilir ki, bu saatten sonra gelen acının erkeği, dişisi..!
Haydi, arkadaş haydi; hüzünlerin sende saklı kalsın; giy elbiselerini, yap makyajını, tak mutluluk maskeni; palyaço misali insanların yüzüne güleceğiz, yine..!
Şarkının adı:bir dna sarmalını kaç kelebek taşır?
Yanıp sönen imlece bakıyorum öylece… Yazmak istediğim öyle çok şey var ki! Kafamın içi öyle dolu ve yüreğim öyle ağır ki hangi yükü daha önce boşaltmam gerektiğini bilemiyorum. Hayatta her şeyin istediğimiz gibi olmadığını herkes gibi bende öğrendim. Hatalarımızın bazen geri dönüşü olmayan sonuçları olduğunu da pek güzel ezber ettim.
İmleç bir şekilde ilerlemeye devam ediyor işte. Hayatımın eteklerinden ufak tefek taşlarını dökerken elimde mikrofon, yazlık bir sahnede, delice esen bir rüzgarın yüzüme savurduğu havanın coşkusuyla kucaklaşırken binlerce insana şarkımı söylüyormuşum gibi hissediyorum. Üzerimde uçuşan kırmızı bir elbise ile o sahne de söyledikçe küçülüyorum. Yangın yerine dönmüş ruhumun kızıllığını saçlarımdan savuruyorum. Yüksek ökçeli ayakkabılarımla sabrın ve acının kıymetini önce ayaklarıma sonra tüm bedenime ezberletiyorum. Kadın olmanın sancısı yüksek ökçelerin üzerinde durabilmekle sınanırmış gibi…
Nakaratında hayal kırıklıklarını tekrar ettiğim hüzünlü şarkımın sonunu getirmek için bazen ritmi çok ama hızlandırmak istesem de elimde olmayan sebeplerle… Aslında tek bir sebeple can yakan ağır bir makam da söylemeye mecbur bırakıyorum kendimi… Bazen en saçma nedenlerle hayatıma dahil olan sorunlar veya kimseler çok büyük bir pürüz olduklarını zannediyorlar. İşte o anlarda şarkımı biraz daha yüksek sesle söylemek istiyorum hep. Ben kendime rağmen, içimi defalarca öldürdüğüm halde, kendi canıma benden daha fazla kast edeceğini sanacak kadar büyük olduğunu nasıl zannedebilirsin ki sen? Yahu defalarca ölmüş birinin artık ölümsüz olduğunu sana kimse söylemedi mi?
Şimdi artık notaların hayat bulma vaktidir. Bu solfej değil… Şimdi canlı performans zamanıdır. Gökyüzünden inen yıldızların kocaman ağızları var ve çok güçlü bir tonda dalga sesi çıkarıyorlar. Bir ölünün kaç cenazesi olduğunu onlara söylediğimde denize dönüştüler. Sahilin bütün kumunu sahneye döküyorlar. Sahne tozu dedikleri bu olsa gerek. Ben sahnede iken karşımda gördüğüm insanlar hayatımdan gelip geçenlere benziyor. Aslında hepimiz aynıyız. İşte o birbirinin aynısı insanlar başka maskeleriyle başkalaşmaya başlıyorlar. Hepsi Dali’nin o ünlü tablosunun birer unsuruna dönüşüyorlar. ‘’Kazadan kurtarılan mobilya’’ yavaş yavaş tamamlanıyor. İçime yasladığım koltuk değneğim Dali’nin bıyıklarından sallanıyor. Oysa benim Dali’m hiç bıyık bırakmamıştı.
İzbe bir sahilde koşarken hissediyorum şarkının ortalarında. Bir an iyi şeyler olacakmış gibi hissediyorum. Oysa gövdemde açılmış o koca gedikten akıtıyorum tüm zehrimi o sahile… Şarkı akciğerlerime yapışıp kalıyor. O deniz gözler artık Deniz’in sahilinde değil. Bunu görebilmek tüm dağınıklığı açıklıyor. Sahilin kalan kısmına kör olarak devam edeceğiz. ‘’Bayım gözlerinizi gönlümüze takmıştık. Artık oyduğunuza göre çekilebilirsiniz.’’
Özgürlüğün tanımı tam da şarkının bu yerinde giriyor. Cesurca söylemekten geçer özgür kalmak. CESURCA!
Ben şarkı süresince hiç ama hiç özgür olmamışım meğer. Onca devrimci zırvalığın arasında kendi hayatımın yönetiminde bile söz sahibi değilim. İroni işte burada başlıyor. Arabesk bir makama geçerken göz yaşlarımın şık duracağını düşünüyorum. Kaç şehir eskittik gönlümüzde beyzadem… Bu senden vazgeçmek değil ki! Bu seni benden azad etmek. Tehlikeli düşler kurar olduk size dair. Olmayacak sözler yazarız sandık şarkımıza. Bir anlaşmanın tek taraflı ihlali söz konusu. Gidiniz…! O depderin bakışlarınızı, yüksek zekanızı ve dahi tatlı gülüşünüzü bir an önce cebinize koyup yola düşünüz. Kalmaya devam etmek senin zaman kaybındır. Gereksiz bir oyalamaya bu şarkıda yer yoktur. Bir kağıt kesiğinden daha fazla acımaz sen merak etme. Kaç şiir yazarım ben bu resme be!
Dilin bir kurmaca dan ibaret olduğunu düşünenlere bilinç altımızın rasyonel akıldan kurtuluşunun ifşasıdır demeliyim. Gerçek üstü bir kuramın içinde asla bilmediğimiz bir kelimeyi geçiremeyiz. Benim yaşanmışlıklarım bunlardan ibaretse ve okuduklarımın da hepsi buysa, şarkım bir başkasının yansıması olamazdı zaten. ‘’Aşk’’ bilinmezliğin en bilinenidir. Dilimize pelesenk olmuş bir kelimenin kıymeti yeni bir şarkı sözü yazdıracak değildi zaten. Fedakarlık benim bir özelliğim. Bunun aşkla bir ilgisi yok. İşte tüm bu nedenlerle seni kendimden ayırıyorum. ‘’ Hey oradakiler; şu sandalın yanına da bir mezar kazar mısınız? Ölü aşk kokusu hiç sevmiyorum ben.’’ İşte senden bana kalan bu. Seni çok özlüyor olmamın bu şarkıda sözü yok.
Şarkının kaçırmış olduğunuz bölümlerini yeniden yayınlamıyoruz. Yayın ilkeleri gereğince şarkıyı güncelledik. Seni bir sesin yansıması gibi görüyordum. Kendi sesimin yansıması da benim. Mutlak bir karşılaşma zaten yaşanacaktı mutlak evrende. Bak bu iyi bir espriydi kabul etmelisin. Seyirciye oynamak konusunda pek başarılı değilimdir bilirsin. Şöyle bol acılı bir iki söz eklesem emin ol bu şarkı çok tutardı. Mesele şu ki o şarkıyı yaşamaktan okumaya vakit olmuyor ki paylaşalım. Ses demiştik oradan devam edelim… Edemiyorum… Aklımdan geçenleri sözlere dökmeden önce yaşadığım şaşkınlık kendime getiriyor beni. Bir bilinmeze merhaba dediğim de doğmanın ölümün başladığı an olduğunu ben de diğerleriniz gibi bilmiyordum. Bilmek ise şarkıyı söylemememize neden olmadığına göre bebekken bildiklerimizi hatırlamamış olmamızın bir kayıp olduğunu düşünmüyorum. İşte buradan yola çıkarsak sen ve ben bir bebeğin belleğindeki bilinç altı kadarız bunca yaşanmışlık arasında.
Kavramlar bu şarkının ana fikrine ışık tutuyor. Ama sizin okuduğunuz kelimeler pek çok gerçeğin şifresinden başka bir şey değil. Şu yazdıklarımdan çok az çıkarımınız olacak. Bunun böyle olmasını şarkıyı okurken değil yaşarken istedim. İnsanlara güvenilmeyeceğini ilk öğrendiğimde hissettiklerim bambaşka bir şarkı olurdu aslında. Ama benimde herkes gibi bir şarkı hakkım olduğuna göre o dosyayı zipleyip yola devam ettim. Zipli dosyaların orada öylece duruyor olması sizin beyninizi de yoruyor mu? Bir Alzheimer hiç de fena olmazdı dostum.
Şarkının bu yerinde çığlık çığlığa makamsızca bağırıyorum. Akciğerlerime yapışıp kalmış notaların öksürükle dansı bu.. Bir öksürüğün psikolojik nedenler yüzünden sizin yakanızı bırakmaması hissini anlatacak sözleri bu şarkıya koyamadık. Yok ki! Sanırım ben bir deliyim. Az önce yeni bir cenazemiz olacaktı ki bu sefer ki ruhsa değil bedensel, bilin bakalım ne oldu? Ben sahnede iken vücudumun değişik yerlerinde belirip kaybolan yaraların küçük bir ele dönüştüğü haberini aldım. Dönüp arkama baktığım da o küçük parmakların boğazıma saplanıp bir yumruya dönüştüklerini seyirciye söyleyemedim.
Dinlediğiniz bu şarkının kötü bir günün iz düşümünden başka bir şey olmadığını unutmayınız. Yani öyle çok da kafanıza takacak bir durum yok. Yarın yeni bir makamla huzurlarınızda olabilirim. Ya da olamayabilirim. Şimdi önümden açılır mısın? Gidip şu tabloda ki sandalın birinde bir kez daha ölmem gerekecek.
Müsaadenizle…
D...
Tımarhane duvarı kırmızı bir çizgi gibi ve yaşam bu çizgiden sonra mı başlıyor ne?