Bu öyle bir şey değil ki... Deli oluşumuz akıllı olmamıza engel olmuyor. Aklı kullanmak insanı huzursuz eder. Bu huzursuzluk her zaman olumsuzluk anlamı vermez.
Bir kişinin demagog sayılabilmesi için gerekenler James Fenimore Cooper’ın 1838 tarihli Demagoglar Üzerine başlıklı makalesinde şu şekilde sıralanmıştır (Cooper, 1838, ss.98-100): -[Bir demagog] içi boş, argolu ve gerçek anlamı dışında kullanılan kelimelerle konuşur. -Çoğunluğun yanılmayacağı ve yanıltılmayacağı görüşünü savunur. -Hasetleri, kıskançlıkları, zıtlaşmaları, bencillikleri, bayağılıkları ve kusurlarıyla kendilerini ele verir ve hatta bunları bir araç olarak kullanırlar. Kendi adalet anlayışlarına gölge düşürerek, olumlu şeyleri görmeye kendilerini kapatır, o gurur duydukları yasaların meşru sonuçlarını inkar etmeye neden olacak kadar, kendi duyularını, melekelerini kör edecek kadar ileri giderler.
''Aristoteles demagogları demokrasiyi içten yiyen bir böceğe benzetir. Günümüzde ise bu böcek tanımı belki modern biyolojinin tanımladığı retrovirüslerle ilişkilendirilebilir. Retrovirüsler, insan DNA’sını yeniden yazarak, gerçek anlamıyla, bedenin kendi kendisine düşman kesilmesine sebep olurlar; yani konakçı oldukları bedeni ele geçirip, bedenin ham maddesini adeta bir silah olarak kullanarak onu yok ederler.''
Tolstoy Günlükler’inde şöyle der: “Tekil ve dünyadan ayrı olduğumuz illüzyonuna alışmamız ne kadar şaşırtıcıdır. Ama bu illüzyonu fark ettiğimizde, insanın bütünün parçası olmadığını, sadece zamansız ve uzamsız bir şeyin zamansal ve uzamsal tezahürü olduğunu görememesinin nasıl mümkün olduğuna hayret ederiz.” Tolstoy’a göre ayrı olmamızın bilinci, kelimenin tam anlamıyla bireysel özbilinç, salt bedensel olarak ayrı olmamız gerçeğiyle ilişkilidir, öte yandan bizatihi bu bedensellik alanı, çokluğu ve bölünebilirliğiyle hayali ve gerçekdışıdır. Tolstoy dış dünyayla ilgili fenomenalist öğretide, principium individuationis [bireyleşme ilkesi] öğretisini aldığı Schopenhauer’den derinlemesine etkilenmiştir. Ama Tolstoy kişinin bireyselliğini –kendi ifadesiyle “hayvani kişiliğini”– “rasyonel bilinç”le yaşayan kişiliğinden ayrı tutar. Ama bu yüksek kişilik anlayışında özgünlük momentini tümüyle reddetmez. Hayat Üzerine’de şöyle yazar: “Benim köklü ve özel benliğim… asıl benliğim… uzamsal ve zamansal koşullardan bağımsızdır ve bizler tarafından uzamdışı ve zamandışı bir alandan dünyaya taşınır; dünyayla olan müstesna ilişkimde mevcut olan bu şey, benim sahici ve gerçek benliğimdir.” Her insanda özel, bir tek ona özgü dünya anlayışı ortaya çıkar; bu, bireysel özgünlüğün hakiki ve nihai kaynağı olarak hayvani kişilikte de kendini gösterir. Tolstoy’un bu öğretisi Kant’ın ve Schopenhauer’in kavranabilir karakter öğretisine çok yakındır
her şeye rağmen bir süre daha dosyalarını güncellemeye devam ettiğini hatırlıyorum. artık aradığı kitabı bulamaz olmuştu ve bu durumu sık yaşamaya başladı. bulamadığın kitap var olmayan kitaptır, denir; ama durum bundan da vahimdi. tıpkı ulusal kütüphanelerdeki gibi içinde dosyalarını tuttuğu, eksi ofislerdekilere benzer, sürme kapaklı ve çekmeceli maun bir dolabı vardı. yirmi bin kitap öyle kendiliğinden düzenlenmiyor. düzen konusunda katı, hatta insanüstü bir anlayışa sahip olmak gerekiyor diyebilirim ve bir yönteme, anlamları onları tanımlayan rakamlardan son derece farklı olan eserleri kataloglama gibi sevimsiz bir işe zaman ayırmak gerekiyor bir de. zira oraya başlığı, yazar adını, sizin için yazdığı kısa özeti, içerdiği temel anlamı koyacak. kişi amazonlara gitmek isterse yaşayacaklarından farklı bir yığın ayrıntıyla uğraşmalıdır, fakat bilir ki bu ayrıntılar ona rehberlik edecek ya da fayda sağlayacaktır. şayet bir şiir yazmak isterseniz iş gören bir kaleme ve kâğıda ihtiyacınız vardır, bir kadını kendinize âşık etmek isterseniz pek çok farklı ve kim bilir belki de tatsız şekilde hazırlanmanız icap eder, mesela ayak tırnaklarınızı kesmeniz gerekir. brauer’inki gibi bir kütüphaneniz varsa dosyalama işi kaçınılmazdır. insan pek çok kitabı fethedebilir ama bir kâşif onları idare etmekle yükümlüdür. kitapları birbiri ardına yalayıp yutmaya can attığından, sevdiği bir uğraş değildi bu. sanırım dosyalama işinde oldukça geri kalmıştı. becerebileceğine inanmıyordum ama birkaç ay sonra bu işi neredeyse hallettiğini söyledi. “en kötüsü de,” dedi, “beni en çok uğraştıranın yakınlık meselesi olması.” bu, bir şeylerin yolunda gitmediğinin ilk göstergesiydi. orada, şu an sizin oturduğunuz yerde oturduğu bir akşam bana kavgalı yazarları aynı rafa koymamaya karar verdiğini açıkladı. mesela borges’le, arjantinlinin ‘profesyonel endülüslü” olarak tanımladığı garcía lorca’yı yan yana koymaya cesaret edemiyordu. her ne kadar bu durum onu koleksiyonundaki her bir cilde verdiği numaraları göz ardı etmeye mecbur kılsa da iki yazar arasındaki intihal suçlamalarına dayanarak shakespeare’in bir eserinin yanına marlow’unkini de koyamazdı. elbette martin amis’in bir kitabının yanına julian barnes’ınki gelemezdi, yahut daha sonra kavgaya tutuşan iki arkadaş vargas llosa ile garcía márquez’in romanları da yan yana duramazdı asla. [kâğıt ev, carlos maría domínguez, çev. seda ersavcı, jaguar kitap, syf. 48-50]
bir aşk başka bir aşk içindir bilemediniz dilinizin dutuna kirazına gülüşünüzün korkuluklar dikilmiş işte gördünüz
yanımlı aşkları yansılıyor kaçamak bir yağmurla azcık ıslanıyor sesiniz gülüşünüz bu bir çağrı değil tut ki geldiniz susamış bir düşü kandırabilir misiniz
insan boşluğu bu düştüğüm belki umarsız, ama yalnızca siz denizimin üstünde unutmayı ansıtan tek bir gemi gibisiniz
"Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayalım..
En çok yarım bırakılan kitaplar arasında 1, En çok okunacak kitaplar arasında 3. sırada olması bile bir çelişki teşkil etmiyor mu? Meraklanıp, kitaba başlayıp, kitaba tutunamayanlar: (Selim olsa hepinizden tiksiniyorum derdi :)) )
Kitap hakkında fikir ve naçizhane tavsiyelerime gelirsek: 1. Kitaba korku ile başlamayın ( "Yok bu kadar insan iyi kitabı neden yarım bıraksın ki?" gibi) 2. Hiçbir olumsuz yorum sizi yıldırmasın; 3. Kitabın kalınlığı, sayfa sayısı gözünüzde dağ olmasın; 4. Kitaba başlamadan önce akıcı bir roman olacak diye düşünmeyin; 5. Ve sonda yeni ve hiç bilmediğin türden kapılar açmak senin elinde..
İlk başlarda okuduğumda biraz afallamıştım. Bir çok okurun dediği "anlaşılmamazlık, akıcılık" kısmı bende yoktu. Ama bunlar güzel günlerimdi. Kitap bir yerden sonra karmakarışık olmaya başladı. Karakterler belleğimde kayboldular. Kitabın gelgitleri beni yormaya başladı. Okuduğum kısımların üzerinden iki kere geçmek zorunda olduğum bile oldu.
Sonra yavaş yavaş taşlar yerinde durmaya başladı. * Okumadığım zamanlarda okumak için içimden gelen talep; * Her an Selim`in yerine kendimi koymam; * Bir okumaya başladım mı ne kadar çok okuduğuma kendimin bile şaşması, vs.vs.
Bir süre sonra kendinizden geçiyor, ara sıra Turgut çokça Selim oluyorsunuz. Altını çizdiğiniz alıntıları okudukça anlıyorsunuz ki aslında bu çaba boşuna değildi.
Kitabı akıcı bir roman olarak değil, piskolojik ve felsefik yönden ele alırsak daha az hata yapmış olur, daha çok okumak için yol kat etmiş oluruz.
*En sıkıldığım nokta (1 ay o bölüm yüzünden aksadım) Günseli`in Selim hakkında konuştuğu bölümdü. İlk kez kitapta o bölümde sıkıldım. Paragraf boyunca bir tek virgül, nokta işaretine rastlamadım. Bu beni yıldırmadı desem yalan olur.
Bundan başka, * "Tutunamayanlar Ansklopedisi" ilginçti; * Karekter analiz ve seçimi başarlıydı; * Yazarın kelime cambazlığı harükuladeydi; * Alıntılar mükemmeldi; * Olric fikri orjinaldi benim alemimde (en azından isim konusunda)
*En akıcı nokta: Selim`in günlükleriydi. Selimi en iyi anladığımız kısımlar o kısımlardı çünkü.
Bir puanı- Günseli`nin anlatım biçimi ve bir de bende saklı kalacak bir sebep yüzünden kesiyorum. Bunlardan başka okumanız için elinizde mükemmel bir roman mevcut.
Hiçbir şey için değilse bile, merakımı giderdiğim için bile değer diye düşünüyorum.:) Mükemmel bir dibe vuruş hikayesi için kolları sıvayın derim. Tabiri caiz ise: "Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." diyenlerin romanı.
"Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin..." Kitaba ve hayata tutunmanız dileği ile..
Alttaki yazıyı yazma sebebim şudur. 17 Nisan Cuma günü, namazda imam Çanakkale Deniz Zaferi ile ilgili hutbe okuyup orda şehit ve gazi olan Mehmetçiklerimize hayır dualar etti. Akabinde gece bir tartışma programında Chp li bir vekil , vay anam ne diye Mustafa Kemal Atatürk'ün adı bu hutbede geçmedi diye feveran etti. Ki namaza gitseydi o vekil efendi bilecekti Mustafa Kemal ve silah arkadaşları dediğini imamın :-) Velev ki dememiş olsun. İyi de kardeşim Mustafa Kemal, deniz savaşında yoktu ki zaten çünkü o bir kara subaydır. Harbiden bu insanlar neyin kafasını yaşıyor şaşıyorum. Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptıkları harika şeylerdir. Üzerinde yaşamaktan onur duyduğum bu ülkenin Önderidir. Ama çaya çorbaya limon der gibi Atatürk'ü herşeye sokma ve katma gayretinden vazgeçin artık. Allah'tan ki Fatih Sultan Mehmet Han'ın yaşadığı döneme yakın yaşamamış Atatürk. Ez kaza öyle bir şey olsa idi ne yapar eder bu zihniyet Atatürk'ü oraya da katardı. :-))) Yapmayın böyle Allah aşkına. Atatürk ne sizin yazdıklarınızla büyük olacaktır. Ne de başkalarının ona sövmesi ile küçülecektir. Allah mekanını cennet eylesin.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam olsun. Lakin Paşam günümüz de seni olmadığın yerlere koyanlar var. Tarihi bilmeyenler tarih yazıp içine seni katar olmuş. 18 Mart 1915 deniz savaşları zaferidir. Ve Yarbay Mustafa Kemal bir piyade olduğu için denizde değil kara da bulunan bir subaydir. Hani bilmeyenler öğrensin diye yazıyorum. Yani bahriyeli değildir. Deniz ile bir konumda bulunmaz en mantıklı sunumla. Ve ki Yarbay Mustafa Kemal 25 Nisan'da 27. Alay ile beraber, komutanı olduğu tümenle beraber Arıburnu'nda Anzakların ilerleyişini önlemiştir. Yani savaşa ilk dahli 18 Mart sonrasıdır. Hani en azından tarihi bilmiyorsunuz bunu anladık. İyi de kardeşim Mart ile Nisan ayının da hangi sırada olduğunu da mı bilmiyorsun? :-)
İkiyüzlülükle en akıllı yetişkinleri bile kandırabilirsiniz, fakat çok zeki olmayan küçük bir çocuk bile ne kadar iyi saklanmış olursa olsun ikiyüzlü bir insanı hemen tanır ve ondan tiksinir.
Evrime göre insanla amip arasında büyüklenme sebebi yoktur. Eşek ki çok değerli bir hayrandır. Ha bazı insanları kendi türleri ile mukayese edebiliriz belki. Onda bile tesadüfler, doğal seçilim ve DNA suçlu olur . :)
Ah maria maria... eşşeğin kulağına yasin oku oku, eşşek yine eşşek. Sen tutmuş zır cahile evrim anlatmaya kalkıyorsun. Ormanda eşekle tilki anlaşmazlığa düşmüşler. Eşek, renk körüymüş ve yediği otun kahverengi olduğunu söylüyormuş. Tilki de ısrarla 'O ot yeşil.' diyormuş. En sonunda kavga etmeye başlamış ve mahkemelik olmuşlar. Eh, ormanda hakim kim? Aslan. Ormanlar kıralı onları dinlemiş ve demiş ki: - Tilki haklı. O ot yeşildir. Tilki sevinip eşeğe dönmüş. - Bak, gördün mü? Aslan tilkiye demiş ki: - Hemen sevinme. Cezayı sana verdim. - Nasıl olur efendim? Hani ben haklıydım? - Haklısın ama cezayı eşekle tartıştığın için verdim.
iyisin hoşsun da çok uzunca konuşuyon sanki, sonuna varana dek başı mazi oluyor..... uzun laf hane dağıtır diyodu anaanam doğruluk payı olabilir mi sence de???????????¿
Hımm, anladım.
Kuyuya taş atmayın o zaman, sonra çıkaramıyoruz.
Bu öyle bir şey değil ki... Deli oluşumuz akıllı olmamıza engel olmuyor. Aklı kullanmak insanı huzursuz eder. Bu huzursuzluk her zaman olumsuzluk anlamı vermez.
Siz işi niye deliliğe vuruyorsunuz? Akıllı olmak neyinize yetmiyor?
Ahmaklık değil kastımız, bırak delirsin ruhun...
Bir kişinin demagog sayılabilmesi için gerekenler James Fenimore Cooper’ın 1838 tarihli Demagoglar Üzerine başlıklı makalesinde şu şekilde sıralanmıştır (Cooper, 1838, ss.98-100):
-[Bir demagog] içi boş, argolu ve gerçek anlamı dışında kullanılan kelimelerle konuşur.
-Çoğunluğun yanılmayacağı ve yanıltılmayacağı görüşünü savunur.
-Hasetleri, kıskançlıkları, zıtlaşmaları, bencillikleri, bayağılıkları ve kusurlarıyla kendilerini ele verir ve hatta bunları bir araç olarak kullanırlar. Kendi adalet anlayışlarına gölge düşürerek, olumlu şeyleri görmeye kendilerini kapatır, o gurur duydukları yasaların meşru sonuçlarını inkar etmeye neden olacak kadar, kendi duyularını, melekelerini kör edecek kadar ileri giderler.
''Aristoteles demagogları demokrasiyi içten yiyen bir böceğe benzetir. Günümüzde ise bu böcek tanımı belki modern biyolojinin tanımladığı retrovirüslerle ilişkilendirilebilir. Retrovirüsler, insan DNA’sını yeniden yazarak, gerçek anlamıyla, bedenin kendi kendisine düşman kesilmesine sebep olurlar; yani konakçı oldukları bedeni ele geçirip, bedenin ham maddesini adeta bir silah olarak kullanarak onu yok ederler.''
Upuzun Trenler Gibi
Yağmurlu havaları niye sevdiğin şimdi belli
Hiç bir şey gibi değil,
Upuzun trenler gibi yalnız kadınlar
Ali Asker Barut
Tolstoy Günlükler’inde şöyle der: “Tekil ve dünyadan ayrı olduğumuz illüzyonuna alışmamız ne kadar şaşırtıcıdır. Ama bu illüzyonu fark ettiğimizde, insanın bütünün parçası olmadığını, sadece zamansız ve uzamsız bir şeyin zamansal ve uzamsal tezahürü olduğunu görememesinin nasıl mümkün olduğuna hayret ederiz.” Tolstoy’a göre ayrı olmamızın bilinci, kelimenin tam anlamıyla bireysel özbilinç, salt bedensel olarak ayrı olmamız gerçeğiyle ilişkilidir, öte yandan bizatihi bu bedensellik alanı, çokluğu ve bölünebilirliğiyle hayali ve gerçekdışıdır. Tolstoy dış dünyayla ilgili fenomenalist öğretide, principium individuationis [bireyleşme ilkesi] öğretisini aldığı Schopenhauer’den derinlemesine etkilenmiştir. Ama Tolstoy kişinin bireyselliğini –kendi ifadesiyle “hayvani kişiliğini”– “rasyonel bilinç”le yaşayan kişiliğinden ayrı tutar. Ama bu yüksek kişilik anlayışında özgünlük momentini tümüyle reddetmez. Hayat Üzerine’de şöyle yazar: “Benim köklü ve özel benliğim… asıl benliğim… uzamsal ve zamansal koşullardan bağımsızdır ve bizler tarafından uzamdışı ve zamandışı bir alandan dünyaya taşınır; dünyayla olan müstesna ilişkimde mevcut olan bu şey, benim sahici ve gerçek benliğimdir.” Her insanda özel, bir tek ona özgü dünya anlayışı ortaya çıkar; bu, bireysel özgünlüğün hakiki ve nihai kaynağı olarak hayvani kişilikte de kendini gösterir. Tolstoy’un bu öğretisi Kant’ın ve Schopenhauer’in kavranabilir karakter öğretisine çok yakındır
Deli Sana gelsin :)))
abboooooooooooo...peki ben bu duvarı neye görmedim nannnnnn..neyeeeeee ?
her şeye rağmen bir süre daha dosyalarını güncellemeye devam ettiğini hatırlıyorum. artık aradığı kitabı bulamaz olmuştu ve bu durumu sık yaşamaya başladı. bulamadığın kitap var olmayan kitaptır, denir; ama durum bundan da vahimdi. tıpkı ulusal kütüphanelerdeki gibi içinde dosyalarını tuttuğu, eksi ofislerdekilere benzer, sürme kapaklı ve çekmeceli maun bir dolabı vardı. yirmi bin kitap öyle kendiliğinden düzenlenmiyor. düzen konusunda katı, hatta insanüstü bir anlayışa sahip olmak gerekiyor diyebilirim ve bir yönteme, anlamları onları tanımlayan rakamlardan son derece farklı olan eserleri kataloglama gibi sevimsiz bir işe zaman ayırmak gerekiyor bir de. zira oraya başlığı, yazar adını, sizin için yazdığı kısa özeti, içerdiği temel anlamı koyacak. kişi amazonlara gitmek isterse yaşayacaklarından farklı bir yığın ayrıntıyla uğraşmalıdır, fakat bilir ki bu ayrıntılar ona rehberlik edecek ya da fayda sağlayacaktır. şayet bir şiir yazmak isterseniz iş gören bir kaleme ve kâğıda ihtiyacınız vardır, bir kadını kendinize âşık etmek isterseniz pek çok farklı ve kim bilir belki de tatsız şekilde hazırlanmanız icap eder, mesela ayak tırnaklarınızı kesmeniz gerekir. brauer’inki gibi bir kütüphaneniz varsa dosyalama işi kaçınılmazdır. insan pek çok kitabı fethedebilir ama bir kâşif onları idare etmekle yükümlüdür. kitapları birbiri ardına yalayıp yutmaya can attığından, sevdiği bir uğraş değildi bu. sanırım dosyalama işinde oldukça geri kalmıştı. becerebileceğine inanmıyordum ama birkaç ay sonra bu işi neredeyse hallettiğini söyledi. “en kötüsü de,” dedi, “beni en çok uğraştıranın yakınlık meselesi olması.” bu, bir şeylerin yolunda gitmediğinin ilk göstergesiydi. orada, şu an sizin oturduğunuz yerde oturduğu bir akşam bana kavgalı yazarları aynı rafa koymamaya karar verdiğini açıkladı. mesela borges’le, arjantinlinin ‘profesyonel endülüslü” olarak tanımladığı garcía lorca’yı yan yana koymaya cesaret edemiyordu. her ne kadar bu durum onu koleksiyonundaki her bir cilde verdiği numaraları göz ardı etmeye mecbur kılsa da iki yazar arasındaki intihal suçlamalarına dayanarak shakespeare’in bir eserinin yanına marlow’unkini de koyamazdı. elbette martin amis’in bir kitabının yanına julian barnes’ınki gelemezdi, yahut daha sonra kavgaya tutuşan iki arkadaş vargas llosa ile garcía márquez’in romanları da yan yana duramazdı asla. [kâğıt ev, carlos maría domínguez, çev. seda ersavcı, jaguar kitap, syf. 48-50]
Siz
bir aşk başka bir aşk içindir
bilemediniz
dilinizin dutuna
kirazına gülüşünüzün
korkuluklar dikilmiş
işte gördünüz
yanımlı aşkları yansılıyor
kaçamak bir yağmurla
azcık ıslanıyor sesiniz gülüşünüz
bu bir çağrı değil
tut ki geldiniz
susamış bir düşü
kandırabilir misiniz
insan boşluğu bu düştüğüm
belki umarsız, ama yalnızca siz
denizimin üstünde
unutmayı ansıtan
tek bir gemi gibisiniz
Zeynep Uzunbay
''Oyunlarla yaşayanlar'' bize alakasız ve eğreti bir şekilde Turgut ve Selim'i sununca başladık Oğuz'un Turgut ve Selim'lerini aramaya....
Her iç, içine bir baş koyar dimdik... Onları öldürerek biz eğdik....
En güzel makam boyundur, üzerine başını dik oturmuşsan...
psikatriste giden çoğu kişi
aslında psikatrlık olup bunu kabul etmeyen kişiler tarafından o hale gelmiş kişilermiş
ortalıkta bunlardan o kadar çooook var ki...
yani kabul etmeyen, kendinde kusur bulmayan ama insanları delirtmekle meşgul tipler.
İlaveten ortu alga çok yaratıcı ve Türkiye'nin tutumu asla çok yakın. (tutunamayanlar)
Tutunamayanlar-Oğuz Atay
"Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayalım..
En çok yarım bırakılan kitaplar arasında 1, En çok okunacak kitaplar arasında 3. sırada olması bile bir çelişki teşkil etmiyor mu? Meraklanıp, kitaba başlayıp, kitaba tutunamayanlar: (Selim olsa hepinizden tiksiniyorum derdi :)) )
Kitap hakkında fikir ve naçizhane tavsiyelerime gelirsek:
1. Kitaba korku ile başlamayın ( "Yok bu kadar insan iyi kitabı neden yarım bıraksın ki?" gibi)
2. Hiçbir olumsuz yorum sizi yıldırmasın;
3. Kitabın kalınlığı, sayfa sayısı gözünüzde dağ olmasın;
4. Kitaba başlamadan önce akıcı bir roman olacak diye düşünmeyin;
5. Ve sonda yeni ve hiç bilmediğin türden kapılar açmak senin elinde..
İlk başlarda okuduğumda biraz afallamıştım. Bir çok okurun dediği "anlaşılmamazlık, akıcılık" kısmı bende yoktu. Ama bunlar güzel günlerimdi. Kitap bir yerden sonra karmakarışık olmaya başladı. Karakterler belleğimde kayboldular. Kitabın gelgitleri beni yormaya başladı. Okuduğum kısımların üzerinden iki kere geçmek zorunda olduğum bile oldu.
Sonra yavaş yavaş taşlar yerinde durmaya başladı.
* Okumadığım zamanlarda okumak için içimden gelen talep;
* Her an Selim`in yerine kendimi koymam;
* Bir okumaya başladım mı ne kadar çok okuduğuma kendimin bile şaşması, vs.vs.
Bir süre sonra kendinizden geçiyor, ara sıra Turgut çokça Selim oluyorsunuz. Altını çizdiğiniz alıntıları okudukça anlıyorsunuz ki aslında bu çaba boşuna değildi.
Kitabı akıcı bir roman olarak değil, piskolojik ve felsefik yönden ele alırsak daha az hata yapmış olur, daha çok okumak için yol kat etmiş oluruz.
*En sıkıldığım nokta (1 ay o bölüm yüzünden aksadım) Günseli`in Selim hakkında konuştuğu bölümdü. İlk kez kitapta o bölümde sıkıldım. Paragraf boyunca bir tek virgül, nokta işaretine rastlamadım. Bu beni yıldırmadı desem yalan olur.
Bundan başka,
* "Tutunamayanlar Ansklopedisi" ilginçti;
* Karekter analiz ve seçimi başarlıydı;
* Yazarın kelime cambazlığı harükuladeydi;
* Alıntılar mükemmeldi;
* Olric fikri orjinaldi benim alemimde (en azından isim konusunda)
*En akıcı nokta: Selim`in günlükleriydi. Selimi en iyi anladığımız kısımlar o kısımlardı çünkü.
Bir puanı- Günseli`nin anlatım biçimi ve bir de bende saklı kalacak bir sebep yüzünden kesiyorum. Bunlardan başka okumanız için elinizde mükemmel bir roman mevcut.
Hiçbir şey için değilse bile, merakımı giderdiğim için bile değer diye düşünüyorum.:)
Mükemmel bir dibe vuruş hikayesi için kolları sıvayın derim.
Tabiri caiz ise:
"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." diyenlerin romanı.
"Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin..."
Kitaba ve hayata tutunmanız dileği ile..
j
Alttaki yazıyı yazma sebebim şudur.
17 Nisan Cuma günü, namazda imam Çanakkale Deniz Zaferi ile ilgili hutbe okuyup orda şehit ve gazi olan Mehmetçiklerimize hayır dualar etti.
Akabinde gece bir tartışma programında Chp li bir vekil , vay anam ne diye Mustafa Kemal Atatürk'ün adı bu hutbede geçmedi diye feveran etti.
Ki namaza gitseydi o vekil efendi bilecekti Mustafa Kemal ve silah arkadaşları dediğini imamın :-)
Velev ki dememiş olsun. İyi de kardeşim Mustafa Kemal, deniz savaşında yoktu ki zaten çünkü o bir kara subaydır.
Harbiden bu insanlar neyin kafasını yaşıyor şaşıyorum.
Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptıkları harika şeylerdir. Üzerinde yaşamaktan onur duyduğum bu ülkenin Önderidir. Ama çaya çorbaya limon der gibi Atatürk'ü herşeye sokma ve katma gayretinden vazgeçin artık.
Allah'tan ki Fatih Sultan Mehmet Han'ın yaşadığı döneme yakın yaşamamış Atatürk. Ez kaza öyle bir şey olsa idi ne yapar eder bu zihniyet Atatürk'ü oraya da katardı. :-)))
Yapmayın böyle Allah aşkına.
Atatürk ne sizin yazdıklarınızla büyük olacaktır. Ne de başkalarının ona sövmesi ile küçülecektir.
Allah mekanını cennet eylesin.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam olsun.
Lakin Paşam günümüz de seni olmadığın yerlere koyanlar var. Tarihi bilmeyenler tarih yazıp içine seni katar olmuş.
18 Mart 1915 deniz savaşları zaferidir. Ve Yarbay Mustafa Kemal bir piyade olduğu için denizde değil kara da bulunan bir subaydir. Hani bilmeyenler öğrensin diye yazıyorum. Yani bahriyeli değildir. Deniz ile bir konumda bulunmaz en mantıklı sunumla.
Ve ki Yarbay Mustafa Kemal 25 Nisan'da 27. Alay ile beraber, komutanı olduğu tümenle beraber Arıburnu'nda Anzakların ilerleyişini önlemiştir.
Yani savaşa ilk dahli 18 Mart sonrasıdır.
Hani en azından tarihi bilmiyorsunuz bunu anladık. İyi de kardeşim Mart ile Nisan ayının da hangi sırada olduğunu da mı bilmiyorsun?
:-)
İkiyüzlülükle en akıllı yetişkinleri bile kandırabilirsiniz, fakat çok zeki olmayan küçük bir çocuk bile ne kadar iyi saklanmış olursa olsun ikiyüzlü bir insanı hemen tanır ve ondan tiksinir.
Tolstoy
ruhuma bir ervahı ezelden oku be duvar........
Evrime göre insanla amip arasında büyüklenme sebebi yoktur. Eşek ki çok değerli bir hayrandır. Ha bazı insanları kendi türleri ile mukayese edebiliriz belki. Onda bile tesadüfler, doğal seçilim ve DNA suçlu olur . :)
Ah maria maria... eşşeğin kulağına yasin oku oku, eşşek yine eşşek. Sen tutmuş zır cahile evrim anlatmaya kalkıyorsun.
Ormanda eşekle tilki anlaşmazlığa düşmüşler. Eşek, renk körüymüş ve yediği otun kahverengi olduğunu söylüyormuş. Tilki de ısrarla 'O ot yeşil.' diyormuş. En sonunda kavga etmeye başlamış ve mahkemelik olmuşlar.
Eh, ormanda hakim kim?
Aslan. Ormanlar kıralı onları dinlemiş ve demiş ki:
- Tilki haklı. O ot yeşildir.
Tilki sevinip eşeğe dönmüş.
- Bak, gördün mü?
Aslan tilkiye demiş ki:
- Hemen sevinme. Cezayı sana verdim.
- Nasıl olur efendim? Hani ben haklıydım?
- Haklısın ama cezayı eşekle tartıştığın için verdim.
Okumayı sevmeyen bir halk olduğumuz için haklı olabilirsin.
iyisin hoşsun da çok uzunca konuşuyon sanki, sonuna varana dek başı mazi oluyor.....
uzun laf hane dağıtır diyodu anaanam doğruluk payı olabilir mi sence de???????????¿