Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan, Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden, Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan; "Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan, Başka kim gelir bu zaman?"
Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi, Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman, Işısın istedim şafak çaresini arayarak Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan, Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan, Adı artık anılmayan.
İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan; Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim: "Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan, Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan; Başka kim olur bu zaman?"
Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden "Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki, Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan." Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan Kapıyı açtığım zaman.
Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya, Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan; Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada, Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan, Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan; Yalnız bu sözdü duyulan.
Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden, İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman. İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak; Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran; Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran; Başkası değil rüzgârdan..."
Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman. Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan, Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan, Kaldı orda oynamadan.
Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan; "Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından; Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?" Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan, İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan, Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan; Adı "Hiçbir zaman" olan.
Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan. Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı, Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan." Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte "Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan; İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan. Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan: Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."
Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün; Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan, Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere, Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan. Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."
Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım, Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran, Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran, Değmeyecek hiçbir zaman!
Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan. "Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan; İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan." Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa? Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin, Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..." Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle; Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan, O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?" Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin! Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan! Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın! Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan! Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!" Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan; Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan, O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan Kalkmayacak - hiçbir zaman!
ATATÜRK’ün sınırları olmayan bir dünya lideri olduğunu ifade edebilmek için bir Norveç deyimini başlık atarak ondan bahsetmeye başlamayı seçtim. ‘’Atatürk gibi düşünmek’’ deyiminin anlamını hissederek günlük yaşamlarında sık sık kullanan bir ülke olduğunu biliyor muydunuz? Çözümsüz kaldıklarında ‘’ Atatürk gibi düşün. Mutlaka bir yolu vardır’’ diyerek yeniden ayağa kalkmanın çaresini arayan ülkeler var Dünyada. Onu sevmek ve anlamak öyle muhteşem bir duygu ki onunla gururlanmak öyle tarifsiz bir haz ki ondan bahsetmek içi hangi kelimeleri kullanacağımı bile bilemiyorum. Hangi vasfını unutursam ona haksızlık yaparım telaşı içindeyim.
Bu telaşım beni çocukluk yıllarıma götürdü. Ben daha yedi yaşındaydım. İçinde bulunduğumuz yaz mevsimi bittiğinde okula başlayacaktım. Çok güzel bir Ağustos akşamıydı. Bir kaç gün sonra Zafer Bayramı kutlanacaktı. Biz akşam yemeğini yemiştik ve sivrisinekler rahatsız etmesin diye bahçeyi aydınlatmadan masada oturmuş sohbet ediyorduk. Babam keyifle çayını içiyorken yorgunluk gideriyordu. Annem hep bir nedenle masadan kalkıyor, içeriye gidiyor, yine geri geliyordu. Onun sürekli işi olması benim başımı döndürüyordu.
Bahçeye elinde fenerle bir asker girdi. Bahçe kapısının yanında durup elindeki feneri bize doğru tutmuştu. Babam yerinden doğrularak; -Buyur evlat, hayırdır? - Müdür bey; iyi akşamalar. Bayram kutlamaları için trenle gelecek olan askeri malzemelerin vagonu hangi istasyondadır diye komutanımız merak ediyor. Bu sebeple sizi bu saatte rahatsız ettim. Komutanımız kutlamalar konusunda hiçbir aksilik olmasını istemiyor. - Bizim hareket memuru Veli Bey istasyondadır aslında ama madem buraya kadar geldin gelip bakayım.
Babam yerinden kalkıp bahçe kapısındaki askerin yanına ilerledi ve sonra birlikte bahçeyi terk ettiler. Biz tren garının lojmanında oturduğumuzdan böyle çat kapı işleri çok çıkardı babamın. Bu durumdan en çok annem hoşlanmazdı. Ama yapılacak bir şey yoktu.
Benim aklım Zafer Bayramında takılı kalmıştı. Hala neden böyle bir bayram kutladığımızı pek anlamamıştım. Bu konuda yardım etmesi için anneme sormaya karar verdim. - Anne biz neden Zafer bayramı kutluyoruz? - Aslında her şey 19 Mayısta başladı kızım. Eğer 19 Mayıs ta ATATRÜRK Samsun’a ayak basmamış olsa idi bugün 30 Ağustos Zafer bayramı diye bir şey olmazdı. Atatürk ‘’Bandırma Vapuru’’ ile çıktığı özgürlük yolunda bir ulusun kaderini değiştirmiştir. - Nasıl? - Bak kızım; o günlerde bizim ülkemiz yabancı devletler tarafından işgal edilmişti. - İşgal edilince ne olmuştu? - Şöyle anlatayım; bu bahçeyi bizim ülkemiz gibi düşün. Şuradaki erik ağacını hiç tanımadığımız bir adam gelip sahiplenmiş. ‘’bu ağaç artık benim’’ diye bağırıyor ve elinde de silahı var. Şu köşedeki kiraz ağacına da bir başkası gelip el koymuş ve oda aynı şekilde silahlı ve bizi tehdit ediyor. İşte bu bahçede gördüğün ne varsa tanımadığımız insanlar bir an da gelip ellerindeki silahlarla hepsine sıra ile el koyuyorlar ve biz onlardan güçsüz olduğumuz için geri alamıyoruz. Ayrıca bu bahçenin bir yönetici varmış ve evdeki odasından hiç çıkmıyormuş. Sadece odasına dokunulmasın diye her şeyimizi vermeyi kabul etmiş. - Ama bu bahçeyi yönetiyorsa odasından çıkıp onlara kızması gerekmez mi? - Evet, bunu yapması gerekir. Ama yapmıyor ve hepimizi ve bahçede ne kadar sahip olduğumuz eşya varsa hepsini almalarına izin veriyor. - Kim anne o yönetici? - Padişah! Bizim son padişahımız ne yazık ki ülkemize düşmanlar geldiklerinde bizi hiç korumadı kızım. - Niye öyle yapmış ki? Bahçesini neden veriyor? Hiç öyle başkan olur mu? Geçen gün arkadaşım Cemile bisikletimi zorla alıp binmeye kalktı ve ben buna izin vermedim. ‘’İnsan kendisine ait olan bir şeyi korumalıdır’’ demişti babam. - Evet, kızım insan kendisine ait olan bir şeyi sonuna kadar korumalıdır. Bazen bunu akıl yolu ile bazen de güç kullanarak yaparsın. Bir başkasının sahip olduğu bir şeye de göz dikmezsin. İnsanlarla iyi geçinmenin yolu budur. Aynı zamanda adaletli olmak böyle bir şeydir. Barış içinde yaşamak için herkes kendi sahip olduklarının kıymetini bilmeli ve bir başkasına ait olana göz dikmemeli. İşte Atatürk’ün bize öğrettiği güzel fikirlerden biri de budur. O ‘’yurtta sulh cihanda sulh’’ diyerek Dünya barışının önemini vurgulamıştır. - O ne demek anne? - Yani herkes kendi bahçesinde barış ve huzur içinde yaşamalı, bir başkasının bahçesindekilere sahip olmak için kötü şeyler yapmamalı demektir. Atatürk hep savaşmak zorunda kalmış, barış için tüm hayatı boyunca uğraşmış bir liderdir. - Atatürk çok iyi bir insanmış o zaman anne. - Çok iyi bir insandı tabi ki. Hem o çocukları çok severdi. Dünya da hiçbir lider çocuklara bayram hediye etmemiştir. O hem çocuklara hem de gençlere çok güveniyordu. Yurdumuzu ve tüm sahip olduğumuz değerli şeyleri sizlere emanet etti. Biraz büyüdüğünde sana gençlere yazdığı bir mektup var ,onu okuyacağım. Adına ‘’Gençliğe Hitabe’’ deniyor. Orada her şeyi anlatmış. - A! Bize mektup mu bırakmış bir de? Çok merak ediyorum neler yazdığını. - Benim sana anlattıklarımı anlatmış kızım. Ama büyüdüğünde mutlaka okuman gerek. Şimdi okusan da henüz tam olarak anlaman pek mümkün değil. - Büyümek ve o mektubu okumak için çok heyecanlıyım. - Akıllı kızım benim. - Sonra ne olmuş anne? Bahçeye giren silahlı adamlar nasıl gitmişler? - Hım! Devam edelim o zaman. Bahçe talan edilirken Atatürk Samsun’dan büyük bir ışık yakmış. - Nasıl yakmış? - Kızım, diyelim ki az önce bahçeye giren asker Atatürk’müş. Biz karanlıkta iken elindeki fenerle bir anda nasıl bahçeyi aydınlattı gördün değil mi? Bahçenin giriş kapısını Samsun olarak düşünürsen oradan yaktığı ışığı biz burada İzmir’de gördük değil mi? Bu masanın olduğu yeri İzmir olarak düşün. - Evet , çok güzel ışık oldu bir anda. Anlıyorum galiba. - Atatürk Samsun’dan o ışığı yakıp bizlere seslendiğinde işte halk tıpkı baban gibi ayağa kalkıp görevinin başına geçti. Atatürk önderliğinde koca bir millet ayağa kalktı. Hepimiz onun ışığı ile karanlığımızdan çıkıp bahçemizi talan eden yabacılara karşı mücadele etmeye başladık. Sıra ile bahçedeki tüm ağaçları, çiçekleri, eşyaları, neyimiz var neyimiz yoksa ellerinden geri aldık. Bunu yaparken bazı eşyalarımız kırıldı. Bazı ağaçların yaprakları dökülüp dalları kırıldı. Bahçenin bazı yerleri kirlendi. Ama biz pes etmedik. Yeniden yaparız, yeniden eski haline getiririz bizim olanı diyerek asla umutsuzluğa kapılmadık. Çünkü Atatürk bize öyle öğretti. Bir zaman sonra Atatürk şu bahçenin ortasındaki havuzu yaptırdı. Bu havuz Ankara kızım. Tüm halk bahçenin dört bir yanından oradaki havuza birer avuç su ile gelip onu doldurdular. Millet olmak, hep birlikte bir havuzu doldurabilmektir. Bunu da bize Atatürk öğretti.
Bizim bulunduğumuz masa dan yani İzmir’den neredeyse Ankara’ya kadar bir yangın çıkmıştı. Yunanlı istilacılar bahçemizi yakmışlardı. Halk Atatürk’ün önderliğinde büyük bir savaşa girişti. Atatürk yüksek sesle ‘’Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!’’ dedi ve halkı bir kez daha göreve çağırdı. O havuzda toplanan su ile İzmir’e kadar koşarak geldiler. Tüm yangını söndürdüler. İşte buna zafer diyoruz. Atatürk bu büyük zaferi bayram olarak ilan etti. Adına 30 Ağustos Zafer Bayramı dedik ve her yıl o günleri, tüm bu bahçenin yeniden bizim olmasını bize sağlayan insanları unutmamak için kutlama yaparken onları da anıyoruz. İşte böyle güzel bir şeyi kutluyoruz kızım. Biz Atatürk’ün bize yeniden hediye ettiği topraklarda özgürce yaşamayı kutluyoruz.
Aslında annemin o gün anlattıklarını tam olarak anlamam biraz daha zamanımı almıştı. Ama Atatürk’ün sevgisi ılık ılık yüreğime akmıştı.Aradan geçen zaman da onun ilkelerini ve ideallerini tek tek hayata geçişirişini öğrendikçe Atatürk’e hem saygım hem de sevgim bir çığ gibi büyüdü. Bir gün bir çocuğum olursa ona öğretmeye Atatürk’ten başlamaya karar verdim. Şimdiler de ise oğlum bana anneler günün de Atatürk’ün nutkunu hediye edince bunu başardığımı gördüm.
Dünyayı ve hatta ezeli düşmanlarını bile kendine hayran bırakan bir insandan bahsediyorum. Atatürk’ten bahsediyorum. Sanki bu yazdıklarımı okuyormuş hissine kapılarak elim ayağıma dolaşıyor. Ben onun hakkında asla istediğim gibi güzel bir yazı yazamadım hep bu yüzden. Ona olan duygularımı anlatacak en güzel kelimeleri ararken hep tıkanıyorum.
Düşünsenize Yunan komutanı Trikopis’in her yıl Cumhuriyet bayramında Atina’da bulunan Türk konsolosluğuna kendi isteği ile gidip saygı duruşunda bulunmasını hangi kelimelere sığdırabilirsiniz? Atatürk ile karşılaşıp kısa bir zaman diliminde dahi olsa vakit geçirebilen ve hayran olmayan tek bir kişi olmamıştır. Bu esir aldığımız mağlup bir ordunun komutanı dahi olsa böyle olmuştur.
Şimdi yıllar sonra bugün televiyonda haberleri izlerken benim İzmir’im de,Atatürk’ün belki de en çok anlaşıldığı ve her anlamda Atatürk tarafından kurtarılmış bir şehir de hem de kendi adının verilmiş olduğu Atatürk Lisesi’nden mezun olan öğrenciler Onuncu Yıl Marşını söylerken kendi okul müdürleri tarafından engellenmeye çalışılıyor. Hem de sözleri dünyalara bedel olan bu marş için ‘’ bu okulda böyle sloganlar attırmam’’ diyerek çocukları engellemeye çalışıyor.
Ben bu insanların aklı ne durdurulmuş hiç bilmiyorum. Bir eğitimci ,hem de bir okul müdürü Atatürk’e neden düşman olur hiç anlamıyorum. İşte bu yazıyı bu kadar basit bir dille,çocukluğumda benim anladığım şekilde dile getirdim. Çünkü ülkemizde ne yazık ki Atatürk’ün bize neyi bıraktığı hakkında hala hiçbir fikri olmayan yüzlerce insan var. Çok acıdır ki bunların bazıları da öğretmen.
Hep beraber bu insanlara hangi tehlikelerden geçtiğimizi en basit dille anlatmaya devam edelim. Onlar bizi anlayıncaya kadar devam edelim. Asla pes etmeyelim. Bize bahşedilen mucizeyi görebilmeleri için bıkmadan usanmadan her yolu deneyelim. Bize ATATÜRK’ün bıraktığı mirası güven içinde gelecek nesillere taşımamız için bunu yapmaya mecburuz.
Bugün bu topraklar üzerinde kavgalarımızı dahi özgürce yapabiliyorsak,başımızda dalgalanan bayraktan utanmadan yaşabiliyorsak bunu Atatürk’e ve bu topraklarda ona inanmış,ona güvenmiş,onun ışığından giderek gerekirse canlarını vermiş binlerce şehide borçluyuz. Bize bıraktıkları özgür topraklar da başımız dik yaşayabilmemiz için onların anısına ve mirasına sahip çıkmak zorundayız. Bizim zaten bir Atatürk’ümüz var. Yeni ve uydurma Atatürk’ler yaratmaya çalışmayı bırakıp gerçek olanı anlayıp izinden gitmeye devam etmek dışında akla yatkın tek bir yol bile yoktur. Onun yerine geçmeye kimsenin gücü yetmez. Bunu yapmaya kim çalışırsa ancak tarihe ironik bir not olarak düşer.
Son olarak yazımı bir alıntı ile bitirmek istiyorum:
UNESCO 1981 yılında, 100. Doğum Yıldönümü nedeniyle Atatürk’ü "Ulusal Mücadele ve Çağdaşlaşma Lideri" olarak evrensel niteliklerini ortaya koymuştu. Bu karar doğrultusunda, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada, "1981 Atatürk Yılı" olarak kutlanmıştı. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir. 27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu kararında aynen şunlar yazıyordu: "UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümü’nde, 1981 yılında anılmasını kararlaştırmıştır.
Olayı kısa anlatam. Alınan kararda “Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Denmektedir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler: “Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler; ”Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” der. Sonra ne mi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler; ”Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.
Alınan Kararda Şunlar Yazmaktadır: “ Atatürk kimdir; Atatürk ululararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkilapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu”
UNESCO B.M.E.K.Ö.nün 152 ülkesinin OYBİRLİĞİ ile yapmış ve dünyaya dağıtmış olduğu ATATÜRK tanımlaması
Metnin İngilizcesi
Atatürk is: An outstanding person who devoted himself for the development of international understanding cooperation and peace a revolutionist who realized extraordinary reforms the first Leader who fought against imperialism and colonialism. A unique Statesman respectful to human rights pioneer of worldwide peace who never discriminated people according to their color religion or race through out his life founder of Turkish Republic.
UNESCO (United Nations Educational Scientific and Culture Organizations)
Sonuç Olarak: UNESCO’nun ilgilendiği tüm alanlarda Atatürk’ün olağanüstü bir reformcu olduğu göz önünde tutularak, özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı en önce açılan savaşların ilk liderlerinden biri olduğu kabul edilmiştir. Atatürk’ün dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için çalışmaları olağanüstü bir örnektir. Tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımını gözetmeden, bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına olan inancını anımsatarak, eylemlerini her zaman barış uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Atatürk’ün kişiliğini ve eserinin çeşitli yönlerini ortaya çıkarmak üzere, 1980 yılında yapılan sempozyum hazırlıkları için Türk Hükümeti ile UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar verilmiştir."
geriye dönüp bakarsam atladığım duvardan artık ileri yürüyemem, senede bir gün bile seni görmek fazla bana. düşünürsem, batağa saplanacağımı biliyorum.
Süt gibi duru ve ak Ekmek gibi sıcak Bizim de Bizim de Günlerimiz olacak. Güle değecek Kuşların kanadı Ve kuşlar sırtlarında Gül taşıyacak .... Irmakların geçilecek, Fırtınaların dinecek Bir yanı var Ömrümüzün Belki bir gün gülecek...
Kadın hakkı-2 Bir süre cevap vermeden başı önünde düşündü. Sonra sakin ve yavaş hareketlerle elini kucağındaki el çantasına götürdü ve içinden bir defter çıkardı. Sayfaları çevirirken birbirinden güzel karakalem eskizlerin olduğu bir hazinesi olduğunu anladım. Aradığını bulmuş olmalıydı ki sayfaları çevirmeyi bıraktı. Bir süre gözleri o sayfadaki resimde asılı kaldı. Sonra yüzünde tebessümle acı arasında gidip gelen bir ifade hâkimken defteri bana uzattı.
- Söyle bakalım bu sayfada ne görüyorsun. Hemen cevap vermene gerek yok. Bir süre düşünmeni tavsiye ediyorum.
Bana uzatılan şeyin bir defterden fazlası olduğunu daha resme bakmadan hissetmiştim. O bana güvenmişti ve kendi kutsalını önüme sermişti. Sayfaya bakarken elimde tuttuğum şeyin pimi çekilmiş bir bomba olduğu hissine kapılmıştım. Önce bir başkasının mahremine dâhil olmanın gerginliği ile isteksizce göz gezdirdim resme. Bir kadın silueti ve kapkaranlık bir gökyüzü…
Odaklanmak ve kafamdaki önyargılardan kurtulmak için bir süre camdan bakındım. O sessizce hiç yüzüme bakmadan kitabını okuyordu. Gözlerimi tedirginlikle yeniden resme çevirdim. Bir göl ya da deniz kenarında bir taşın üzerinde sırtı bana dönük halde oturan uzun saçlı kadın silueti yeniden karşımdaydı. ‘’Bu deniz olamaz’’ dedim sessizce. ‘’Hiç dalga izi yok.’’ Karanlıkta göl kenarında tek başına bir taşın üzerinde oturan bir kadın. Ne bir çiçek, ne bir ağaç, ne bir dalga, ne bir rüzgâr, ne de yaşama dair başka bir iz yok. İri dikiş izleriyle teyellenmiş bir gökyüzü. Baklava dilimlerini andıran dikiş izleriyle sımsıkı bağlanmış gibi. Kapkara bir gök bu! İnsanın içini sıkan, boğan bir kasvet… ‘’Ne derdin var acaba senin kadın’’ dedim içimden. Alacakaranlıkta sıkışıp kalmış bir ruhla yolculuk yaptığımın farkına vardırmak ve beni de karanlığına çekmek için, kendini benimle paylaşıyordu sanki. Benim dipsiz kuyularım bana yetmezmiş gibi.
Tam defteri ona geri verecekken sol üst köşedeki beyazlık dikkatimi çekti. Daha özenli baktığımda oraya küçük bir sökük çizildiğini gördüm. O sökükten içeriye hücum etmek için bekleyen göz kamaştırıcı bir ışık var gibi resmedilmişti. İşte o anda baktığım resmin sorduğum sorunun cevabı olduğunu anladım. Ayrıca böyle bilge bir insanla yan yana oturuyor olmaktan büyük bir heyecan duydum.
- Şimdi sen diyorsun ki hayat mükemmel bir yer değil. Hatta bazıları için fazlasıyla acımasız. Ama bir umut her zaman vardır. Öyle mi?
- Resmimi ilk bakışta anlayan tek insansın. Ve hatta diyorum ki tüm dünyayı değiştirmek için kendi gökyüzümüzün teyellerini sökmeye başlamalıyız. Bizim ışığımızın hangi karanlığı aydınlatacağını başka türlü göremeyiz.
- Bilemiyorum… ben… Umut etmek için çok geçtir belki de..
- Asla geç değildir. Sen benim hikâyemi bilmiyorsun. Emin ol asla geç olmuyor.
Mola yerine vardığımızı otobüsün içindeki hareketlilikten anladık. Bir masaya geçip çaylarımızı ve sigaralarımızı içip sohbetimize devam ettik. Onun yıllarca eşinden şiddet gören bir kadın olduğunu birkaç cümlesinden çıkardım. Bu kadar güçlü görünen bir kadının bile erkek zulmünden nasibini almış olmasına nedense hiç şaşırmadım. Ne ben nede o kişisel tek bir soru bile sormuyorduk. Ama cümlelerimizin içine yerleştirdiğimiz mesajlarla kendi çığlıklarımızı duyurmak istiyor gibiydik. Tek bir soru ile tüm geçmişimi kusmaya hazır hale gelmiştim. Tıpkı onun gibi…
Bir ara defterinden yeni bir resim bulup masaya bıraktı. Resmi önüme çekip iyice inceledim. Bu sadece bir kadın yüzüydü. Dudakları patlamış, gözü morarmış, yanağında kesiklerle bakıyordu. Bakışları donuk ve cam gibiydi. Öyle etkileyici çizilmişti ki o gözler sanki dimdik gözlerimin içine bakıyordu. Ürperdim. Biraz daha dikkatle baktığımda ise bir gözünden akmış olan tek bir damla gözyaşını fark ettim. O damlanın bir fetüs şeklinde olduğunu anladığımda yaşaran gözlerimi saklamaya çalışarak başımı kaldırıp ona baktım. O ise sadece tebessüm etti. Öyle bir tebessümdü ki o eline bir silah alıp beni iki kaşımın ortasından vursa çok daha az acı çekerdim.
Artık bizi birbirimize ilk anda yakınlaştıran şeyin geçmişin gürültülü sessizliği olduğunu anlamıştım. ‘’Kırmızı pazartesi’’… Bu günün günlerden Pazartesi olması nasıl bir tesadüftü? Farklı bir boyutta ve zamanlarda farklı şekillerde aynı canavarın kurbanı olmuşluğun rengi ise kırmızıdan başka ne olabilirdi ki?
Yolculuğun kalan kısmında ikimizde yüklerimizi yüreklerimize daha çok yüklediğimizden epeyce yorgun düşmüştük. Konuşmaya ara verip uykuya daldık, Uyandığımızda bir diğer mola yerine vardığımızı gördük. İçtiğimiz çayların mesanemize yaptığı baskı nedeniyle soluğu tuvalette aldık. Tuvaletlerin olduğu bölüm oldukça karanlık ve izbeydi. Nedense ikimizden başka kadın yolcu oraya rağbet etmedi. Böyle berbat bir dinlenme tesisinde durduğumuz için ikimizde sürekli söyleniyorduk.
İşimizi bitirip tam kapıdan çıkacakken sarhoş iki adam yolumuzu kesti. Tipleri oldukça ürkütücüydü. Saçı, sakalı birbirine karışmış, gözleri kan çanağına dönmüş iki vahşi hayvana benziyorlardı. Kıyafetleri kirli ve darmadağınıktı. Sadece alkol değil aynı anda madde kullandıklarını anlamak hiç de zor değildi. Ellerim buz gibi olmuştu. Korkudan ve panikten başım dönmeye başlamıştı. Üzerimize doğru hamle yapıp kapıyı kapattılar. Önce yanımdaki kadın davrandı ve bağırıp çağırmaya başladı. Hem yardım istiyordu hem de onlara küfürler ediyordu. Ben donup kalmıştım.
Adamlardan bir tanesi ona doğru hamle yapıp bir tokat patlattı. Kadın sendeledi ve ayağı kaydı. Dengesini bulmaya çalışırken başını lavabolardan birine çarpıp yere düştü. Yerdeki beyaz fayansların üzerine kırmızı kanı yayılmaya başladı. İsmini bile bilmediğim kadına seslenemeden diğeri beni saçımdan yakaladı. Kadın yerde hareketsiz yatıyordu. İki adam ağzımı kapatıp üzerimdekileri parçalayarak çıkarmaya başladılar. Ben debelendikçe tokat atıyorlardı. İki güçlü adama karşı koymam mümkün olamadı. Beni yere yatırıp üzerime oturdular. Bir tanesi cebinden bir bıçak çıkarıp boğazıma dayadı. ‘’Şimdi elimi ağzından çekeceğim. Eğer bağıracak olursan gırtlağını keserim’’ dedi. Yalvaran gözlerle bakıyordum. Ağzımdaki eline aldırmadan bana acımaları için yalvarıyordum. Ama onların ne gözyaşlarım nede yalvarışım umurlarında değildi. Kıyafetlerimi parçaladıkları yerlerden gördükleri etime büyük bir iştahla bakıyorlardı. Üzerimde neredeyse hiçbir parça kalmayana dek beni soydular. Bunu yaparken dudaklarımı, memelerimi, kasıklarımı ve en son cinsel organımı ısırıyor, emiyor, öpüyorlardı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum yüzüm kan içinde kalmıştı. Canımın acısını hiç duymuyordum. Arada sırada çırpınmaya çalışsam da kollarıma oturup boğazıma bıçak dayamış olan adam küçük bir kesik atıp küfürlü sözler ediyordu. ‘’Kapa çeneni orospu. Ne kıymetli malın varmış. Kim bilir kimlere verdiğin şeyi bir kez de bize versen gebermezsin. ‘’ Buna benzer ve hatta daha aşağılık cümleler kurarak hem bedenimi hem ruhumu eziyorlardı. Bunu yaparken ağızlarından salyalar akıtarak gülüyorlardı. Bir tanesi yerinden doğrulup pantolonunun kemerini çözerken diğeri göğüslerimi avuçluyordu. Ayaklarımla son bir kez kurtulmayı denesem de yediğim tekmeler ve yumruklarla iyice sersemlemiştim. Bu tecavüzden kurtulmanın bir yolu yoktu. Yolun sonuna gelmiştim.
Üzerime abanıp en sert şekilde, canımı yakarak istediğini aldıktan sonra yer değiştirdiler. Şimdi bıçağı istediğini almış olan boğazıma dayamış durumdaydı. Bense artık orada değilmişim gibi hareketsiz şekilde duruyordum. Gözlerimi tavana dikmiştim. Tavanda teyellenmiş kapkara bir gökyüzü görüyordum. Ama hiç sökük yoktu. Sonra gökyüzü abimin yüzüne dönüştü. On ikinci yaş günümü bu izbe tuvaletin tavanında bir film izler gibi seyrediyordum. İğrenç hareketler ve küfürlerle üzerimde gidip gelen adamın sesi çok uzaklardan geliyor gibiydi. Artık kendi bedenimi hissetmiyordum.
Adamlar benimle işlerini bitirdikten sonra toparlanmaya başladılar. Bu sırada zaten alkollü olan adamlardan elinde bıçak olanın ıslak zeminden dolayı dengesi bozuldu. Yere düştüğünü gördüğümde içgüdüsel hareketlerle yerimden kalkıp elinden düşürdüğü bıçağı aldım. O anda ben orada değildim. Adamın yüzü abime dönüştü. Yine annemin evde olmadığı o gün mutfak masasında bana sahip olan abime elime geçirdiğim bıçakla yaptıklarımı yaşadığım andaydım. Önce yerde olanın gözüne sapladım. Fışkıran kan tüm tuvaletin fayans duvarlarını boyadı. Sol kaşımı tuttum. O gün olduğu gibi bıçakla kendimi yaralayıp yaralamadığıma baktım.
Diğeri arkasını dönünce göz göze geldik. Ama gördüğüm diğer adam değil abimdi. Ne olduğunu tam anlayamadan bıçağı karnına sokup çıkardım. O karnını tutup şaşkınlaşmışken ikinci darbeyi indirdim. Bıçağı soktuğum karnında aşağıya doğru derin bir yarık açıp çıkardım. Sendeleyip yere düşen adamın peşinden gidip üçüncü darbeyi bacak arasına sapladım. Tuvaletin her yeri kana boyanmıştı. Her şey mutfaktaki gibi olmuştu.
İki adamında artık hareketsiz kaldığından emin olunca kadına yöneldim. Elinden hiç düşürmediği çantasındakiler yere saçılmıştı. Cüzdanı açılmış kimliği yere düşmüştü. Yine bilinçsiz hareketlerle önce kimliğini elime alıp sonra yüzüne baktım. Gözleri açık tavana bakıyordu. Gökyüzünde hiç ışık olmadığını oda biliyordu. Onun öldüğünü anlayınca tuvaletin kapısını açıp yarı çıplak bir şekilde önündeki merdivenlere oturdum Kan damlayan bıçağı hiç bırakmadan diğer elimdeki kimliğe baktım. ‘’Adı Hakkı imiş’’ dedim ağlayarak.
Karşımda dehşete kapılmış halde duran muavinle göz göze geldiğimizde buz gibi bir ses tonuyla son sözlerimi söyledim. Bir daha kendi sesimi unutacak kadar uzun süreden beridir hiç konuşmadım.
- Bugün günlerden Kırmızı Pazartesi ve KADIN HAKKI bu günde katledildi.
Hey ''D'' ne dersin? :)
KUZGUN
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
"Bir ziyaretçidir" dedim, "oda kapısını çalan,
Başka kim gelir bu zaman?"
Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore'dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore'dan,
Adı artık anılmayan.
İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
"Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
Başka kim olur bu zaman?"
Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
"Özür diliyorum" dedim, "kimseniz, Bay ya da Bayan
Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan."
Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
Kapıyı açtığım zaman.
Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan,
Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;
Yalnız bu sözdü duyulan.
Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: "Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
Başkası değil rüzgârdan..."
Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
Kondu Pallas'ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
Kaldı orda oynamadan.
Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
"Gerçi yolunmuş sorgucun" dedim, "ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?"
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;
Adı "Hiçbir zaman" olan.
Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
Sustu, sonra ben konuştum: "Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan."
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
"Anlaşılıyor ki" dedim, "bu sözler aklında kalan;
İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
Hiç -ama hiç- hiçbir zaman."
Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
Sonra Kuzgun'u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
Çatlak çatlak: "Hiçbir zaman."
Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
Durup o Kuzgun'a baktım, mindere gömüldü başım,
Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
Elleri Lenore'un artık mor mindere, ışık vuran,
Değmeyecek hiçbir zaman!
Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
"Aptal," dedim, "dön hayata; Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan."
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan
Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..."
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle;
Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan!
Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan,
O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?"
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."
Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
Kalkmayacak - hiçbir zaman!
Edgar Allan POE
ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNMEK
ATATÜRK’ün sınırları olmayan bir dünya lideri olduğunu ifade edebilmek için bir Norveç deyimini başlık atarak ondan bahsetmeye başlamayı seçtim. ‘’Atatürk gibi düşünmek’’ deyiminin anlamını hissederek günlük yaşamlarında sık sık kullanan bir ülke olduğunu biliyor muydunuz? Çözümsüz kaldıklarında ‘’ Atatürk gibi düşün. Mutlaka bir yolu vardır’’ diyerek yeniden ayağa kalkmanın çaresini arayan ülkeler var Dünyada.
Onu sevmek ve anlamak öyle muhteşem bir duygu ki onunla gururlanmak öyle tarifsiz bir haz ki ondan bahsetmek içi hangi kelimeleri kullanacağımı bile bilemiyorum. Hangi vasfını unutursam ona haksızlık yaparım telaşı içindeyim.
Bu telaşım beni çocukluk yıllarıma götürdü. Ben daha yedi yaşındaydım. İçinde bulunduğumuz yaz mevsimi bittiğinde okula başlayacaktım. Çok güzel bir Ağustos akşamıydı. Bir kaç gün sonra Zafer Bayramı kutlanacaktı. Biz akşam yemeğini yemiştik ve sivrisinekler rahatsız etmesin diye bahçeyi aydınlatmadan masada oturmuş sohbet ediyorduk. Babam keyifle çayını içiyorken yorgunluk gideriyordu. Annem hep bir nedenle masadan kalkıyor, içeriye gidiyor, yine geri geliyordu. Onun sürekli işi olması benim başımı döndürüyordu.
Bahçeye elinde fenerle bir asker girdi. Bahçe kapısının yanında durup elindeki feneri bize doğru tutmuştu. Babam yerinden doğrularak;
-Buyur evlat, hayırdır?
- Müdür bey; iyi akşamalar. Bayram kutlamaları için trenle gelecek olan askeri malzemelerin vagonu hangi istasyondadır diye komutanımız merak ediyor. Bu sebeple sizi bu saatte rahatsız ettim. Komutanımız kutlamalar konusunda hiçbir aksilik olmasını istemiyor.
- Bizim hareket memuru Veli Bey istasyondadır aslında ama madem buraya kadar geldin gelip bakayım.
Babam yerinden kalkıp bahçe kapısındaki askerin yanına ilerledi ve sonra birlikte bahçeyi terk ettiler. Biz tren garının lojmanında oturduğumuzdan böyle çat kapı işleri çok çıkardı babamın. Bu durumdan en çok annem hoşlanmazdı. Ama yapılacak bir şey yoktu.
Benim aklım Zafer Bayramında takılı kalmıştı. Hala neden böyle bir bayram kutladığımızı pek anlamamıştım. Bu konuda yardım etmesi için anneme sormaya karar verdim.
- Anne biz neden Zafer bayramı kutluyoruz?
- Aslında her şey 19 Mayısta başladı kızım. Eğer 19 Mayıs ta ATATRÜRK Samsun’a ayak basmamış olsa idi bugün 30 Ağustos Zafer bayramı diye bir şey olmazdı. Atatürk ‘’Bandırma Vapuru’’ ile çıktığı özgürlük yolunda bir ulusun kaderini değiştirmiştir.
- Nasıl?
- Bak kızım; o günlerde bizim ülkemiz yabancı devletler tarafından işgal edilmişti.
- İşgal edilince ne olmuştu?
- Şöyle anlatayım; bu bahçeyi bizim ülkemiz gibi düşün. Şuradaki erik ağacını hiç tanımadığımız bir adam gelip sahiplenmiş. ‘’bu ağaç artık benim’’ diye bağırıyor ve elinde de silahı var. Şu köşedeki kiraz ağacına da bir başkası gelip el koymuş ve oda aynı şekilde silahlı ve bizi tehdit ediyor. İşte bu bahçede gördüğün ne varsa tanımadığımız insanlar bir an da gelip ellerindeki silahlarla hepsine sıra ile el koyuyorlar ve biz onlardan güçsüz olduğumuz için geri alamıyoruz. Ayrıca bu bahçenin bir yönetici varmış ve evdeki odasından hiç çıkmıyormuş. Sadece odasına dokunulmasın diye her şeyimizi vermeyi kabul etmiş.
- Ama bu bahçeyi yönetiyorsa odasından çıkıp onlara kızması gerekmez mi?
- Evet, bunu yapması gerekir. Ama yapmıyor ve hepimizi ve bahçede ne kadar sahip olduğumuz eşya varsa hepsini almalarına izin veriyor.
- Kim anne o yönetici?
- Padişah! Bizim son padişahımız ne yazık ki ülkemize düşmanlar geldiklerinde bizi hiç korumadı kızım.
- Niye öyle yapmış ki? Bahçesini neden veriyor? Hiç öyle başkan olur mu? Geçen gün arkadaşım Cemile bisikletimi zorla alıp binmeye kalktı ve ben buna izin vermedim. ‘’İnsan kendisine ait olan bir şeyi korumalıdır’’ demişti babam.
- Evet, kızım insan kendisine ait olan bir şeyi sonuna kadar korumalıdır. Bazen bunu akıl yolu ile bazen de güç kullanarak yaparsın. Bir başkasının sahip olduğu bir şeye de göz dikmezsin. İnsanlarla iyi geçinmenin yolu budur. Aynı zamanda adaletli olmak böyle bir şeydir. Barış içinde yaşamak için herkes kendi sahip olduklarının kıymetini bilmeli ve bir başkasına ait olana göz dikmemeli. İşte Atatürk’ün bize öğrettiği güzel fikirlerden biri de budur. O ‘’yurtta sulh cihanda sulh’’ diyerek Dünya barışının önemini vurgulamıştır.
- O ne demek anne?
- Yani herkes kendi bahçesinde barış ve huzur içinde yaşamalı, bir başkasının bahçesindekilere sahip olmak için kötü şeyler yapmamalı demektir. Atatürk hep savaşmak zorunda kalmış, barış için tüm hayatı boyunca uğraşmış bir liderdir.
- Atatürk çok iyi bir insanmış o zaman anne.
- Çok iyi bir insandı tabi ki. Hem o çocukları çok severdi. Dünya da hiçbir lider çocuklara bayram hediye etmemiştir. O hem çocuklara hem de gençlere çok güveniyordu. Yurdumuzu ve tüm sahip olduğumuz değerli şeyleri sizlere emanet etti. Biraz büyüdüğünde sana gençlere yazdığı bir mektup var ,onu okuyacağım. Adına ‘’Gençliğe Hitabe’’ deniyor. Orada her şeyi anlatmış.
- A! Bize mektup mu bırakmış bir de? Çok merak ediyorum neler yazdığını.
- Benim sana anlattıklarımı anlatmış kızım. Ama büyüdüğünde mutlaka okuman gerek. Şimdi okusan da henüz tam olarak anlaman pek mümkün değil.
- Büyümek ve o mektubu okumak için çok heyecanlıyım.
- Akıllı kızım benim.
- Sonra ne olmuş anne? Bahçeye giren silahlı adamlar nasıl gitmişler?
- Hım! Devam edelim o zaman. Bahçe talan edilirken Atatürk Samsun’dan büyük bir ışık yakmış.
- Nasıl yakmış?
- Kızım, diyelim ki az önce bahçeye giren asker Atatürk’müş. Biz karanlıkta iken elindeki fenerle bir anda nasıl bahçeyi aydınlattı gördün değil mi? Bahçenin giriş kapısını Samsun olarak düşünürsen oradan yaktığı ışığı biz burada İzmir’de gördük değil mi? Bu masanın olduğu yeri İzmir olarak düşün.
- Evet , çok güzel ışık oldu bir anda. Anlıyorum galiba.
- Atatürk Samsun’dan o ışığı yakıp bizlere seslendiğinde işte halk tıpkı baban gibi ayağa kalkıp görevinin başına geçti. Atatürk önderliğinde koca bir millet ayağa kalktı. Hepimiz onun ışığı ile karanlığımızdan çıkıp bahçemizi talan eden yabacılara karşı mücadele etmeye başladık. Sıra ile bahçedeki tüm ağaçları, çiçekleri, eşyaları, neyimiz var neyimiz yoksa ellerinden geri aldık. Bunu yaparken bazı eşyalarımız kırıldı. Bazı ağaçların yaprakları dökülüp dalları kırıldı. Bahçenin bazı yerleri kirlendi. Ama biz pes etmedik. Yeniden yaparız, yeniden eski haline getiririz bizim olanı diyerek asla umutsuzluğa kapılmadık. Çünkü Atatürk bize öyle öğretti.
Bir zaman sonra Atatürk şu bahçenin ortasındaki havuzu yaptırdı. Bu havuz Ankara kızım. Tüm halk bahçenin dört bir yanından oradaki havuza birer avuç su ile gelip onu doldurdular. Millet olmak, hep birlikte bir havuzu doldurabilmektir. Bunu da bize Atatürk öğretti.
Bizim bulunduğumuz masa dan yani İzmir’den neredeyse Ankara’ya kadar bir yangın çıkmıştı. Yunanlı istilacılar bahçemizi yakmışlardı. Halk Atatürk’ün önderliğinde büyük bir savaşa girişti. Atatürk yüksek sesle ‘’Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!’’ dedi ve halkı bir kez daha göreve çağırdı. O havuzda toplanan su ile İzmir’e kadar koşarak geldiler. Tüm yangını söndürdüler. İşte buna zafer diyoruz. Atatürk bu büyük zaferi bayram olarak ilan etti. Adına 30 Ağustos Zafer Bayramı dedik ve her yıl o günleri, tüm bu bahçenin yeniden bizim olmasını bize sağlayan insanları unutmamak için kutlama yaparken onları da anıyoruz. İşte böyle güzel bir şeyi kutluyoruz kızım. Biz Atatürk’ün bize yeniden hediye ettiği topraklarda özgürce yaşamayı kutluyoruz.
Aslında annemin o gün anlattıklarını tam olarak anlamam biraz daha zamanımı almıştı. Ama Atatürk’ün sevgisi ılık ılık yüreğime akmıştı.Aradan geçen zaman da onun ilkelerini ve ideallerini tek tek hayata geçişirişini öğrendikçe Atatürk’e hem saygım hem de sevgim bir çığ gibi büyüdü. Bir gün bir çocuğum olursa ona öğretmeye Atatürk’ten başlamaya karar verdim. Şimdiler de ise oğlum bana anneler günün de Atatürk’ün nutkunu hediye edince bunu başardığımı gördüm.
Dünyayı ve hatta ezeli düşmanlarını bile kendine hayran bırakan bir insandan bahsediyorum. Atatürk’ten bahsediyorum. Sanki bu yazdıklarımı okuyormuş hissine kapılarak elim ayağıma dolaşıyor. Ben onun hakkında asla istediğim gibi güzel bir yazı yazamadım hep bu yüzden. Ona olan duygularımı anlatacak en güzel kelimeleri ararken hep tıkanıyorum.
Düşünsenize Yunan komutanı Trikopis’in her yıl Cumhuriyet bayramında Atina’da bulunan Türk konsolosluğuna kendi isteği ile gidip saygı duruşunda bulunmasını hangi kelimelere sığdırabilirsiniz? Atatürk ile karşılaşıp kısa bir zaman diliminde dahi olsa vakit geçirebilen ve hayran olmayan tek bir kişi olmamıştır. Bu esir aldığımız mağlup bir ordunun komutanı dahi olsa böyle olmuştur.
Şimdi yıllar sonra bugün televiyonda haberleri izlerken benim İzmir’im de,Atatürk’ün belki de en çok anlaşıldığı ve her anlamda Atatürk tarafından kurtarılmış bir şehir de hem de kendi adının verilmiş olduğu Atatürk Lisesi’nden mezun olan öğrenciler Onuncu Yıl Marşını söylerken kendi okul müdürleri tarafından engellenmeye çalışılıyor. Hem de sözleri dünyalara bedel olan bu marş için ‘’ bu okulda böyle sloganlar attırmam’’ diyerek çocukları engellemeye çalışıyor.
Ben bu insanların aklı ne durdurulmuş hiç bilmiyorum. Bir eğitimci ,hem de bir okul müdürü Atatürk’e neden düşman olur hiç anlamıyorum. İşte bu yazıyı bu kadar basit bir dille,çocukluğumda benim anladığım şekilde dile getirdim. Çünkü ülkemizde ne yazık ki Atatürk’ün bize neyi bıraktığı hakkında hala hiçbir fikri olmayan yüzlerce insan var. Çok acıdır ki bunların bazıları da öğretmen.
Hep beraber bu insanlara hangi tehlikelerden geçtiğimizi en basit dille anlatmaya devam edelim. Onlar bizi anlayıncaya kadar devam edelim. Asla pes etmeyelim. Bize bahşedilen mucizeyi görebilmeleri için bıkmadan usanmadan her yolu deneyelim. Bize ATATÜRK’ün bıraktığı mirası güven içinde gelecek nesillere taşımamız için bunu yapmaya mecburuz.
Bugün bu topraklar üzerinde kavgalarımızı dahi özgürce yapabiliyorsak,başımızda dalgalanan bayraktan utanmadan yaşabiliyorsak bunu Atatürk’e ve bu topraklarda ona inanmış,ona güvenmiş,onun ışığından giderek gerekirse canlarını vermiş binlerce şehide borçluyuz. Bize bıraktıkları özgür topraklar da başımız dik yaşayabilmemiz için onların anısına ve mirasına sahip çıkmak zorundayız. Bizim zaten bir Atatürk’ümüz var. Yeni ve uydurma Atatürk’ler yaratmaya çalışmayı bırakıp gerçek olanı anlayıp izinden gitmeye devam etmek dışında akla yatkın tek bir yol bile yoktur. Onun yerine geçmeye kimsenin gücü yetmez. Bunu yapmaya kim çalışırsa ancak tarihe ironik bir not olarak düşer.
Son olarak yazımı bir alıntı ile bitirmek istiyorum:
UNESCO 1981 yılında, 100. Doğum Yıldönümü nedeniyle Atatürk’ü "Ulusal Mücadele ve Çağdaşlaşma Lideri" olarak evrensel niteliklerini ortaya koymuştu. Bu karar doğrultusunda, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada, "1981 Atatürk Yılı" olarak kutlanmıştı. Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir. 27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu kararında aynen şunlar yazıyordu: "UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümü’nde, 1981 yılında anılmasını kararlaştırmıştır.
Olayı kısa anlatam. Alınan kararda “Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Denmektedir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler: “Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler; ”Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” der. Sonra ne mi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler; ”Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.
Alınan Kararda Şunlar Yazmaktadır: “ Atatürk kimdir; Atatürk ululararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkilapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu”
UNESCO B.M.E.K.Ö.nün 152 ülkesinin OYBİRLİĞİ ile yapmış ve dünyaya dağıtmış olduğu ATATÜRK tanımlaması
Metnin İngilizcesi
Atatürk is: An outstanding person who devoted himself for the development of international understanding cooperation and peace a revolutionist who realized extraordinary reforms the first Leader who fought against imperialism and colonialism. A unique Statesman respectful to human rights pioneer of worldwide peace who never discriminated people according to their color religion or race through out his life founder of Turkish Republic.
UNESCO (United Nations Educational Scientific and Culture Organizations)
Sonuç Olarak: UNESCO’nun ilgilendiği tüm alanlarda Atatürk’ün olağanüstü bir reformcu olduğu göz önünde tutularak, özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı en önce açılan savaşların ilk liderlerinden biri olduğu kabul edilmiştir. Atatürk’ün dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için çalışmaları olağanüstü bir örnektir. Tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımını gözetmeden, bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına olan inancını anımsatarak, eylemlerini her zaman barış uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Atatürk’ün kişiliğini ve eserinin çeşitli yönlerini ortaya çıkarmak üzere, 1980 yılında yapılan sempozyum hazırlıkları için Türk Hükümeti ile UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar verilmiştir."
Her şey halüsinasyon artığı
...sarkıyor coğrafyadan
bir yolcu
vesikalık resimler kadar yalnız ..
şefkat yorgunuyum...
bilir misin, beklemenin ne büyük ceza olduğunu..?
Elbette sana..
geriye dönüp bakarsam atladığım duvardan artık ileri yürüyemem, senede bir gün bile seni görmek fazla bana. düşünürsem, batağa saplanacağımı biliyorum.
Hayat uzun. Filler uçuyor...
Rastgele yaptığınız saçın, 2 saat uğraştığınız saçtan daha güzel olması, hayatın bize ''fazla çabalama oluruna bırak'' deme şeklidir. :)))
Ben..
Ben :)))
Hamlet:
(...) I loved you not...
Süt gibi duru ve ak
Ekmek gibi sıcak
Bizim de
Bizim de
Günlerimiz olacak.
Güle değecek
Kuşların kanadı
Ve kuşlar sırtlarında
Gül taşıyacak
....
Irmakların geçilecek,
Fırtınaların dinecek
Bir yanı var
Ömrümüzün
Belki bir gün gülecek...
Behçet Aysan
İnsanlardaki her duygu renktir sevgili ''A''. Şimdi seni sevmenin rengindeyim.
:))))))
Maira Maria ..derin denizlerdeki ''D''..kaç rengin var?sanmam bilinsin..
beni etkiliyorsun bu açık..:)
...............
....
Maria Maria....derin denizlerdeki''D''..
kaç rengin var,sanmam bilinsin..
dinlediğin müzikler...beni etkiliyorsun bu açık..:)
...........
.......
İrem duymamak mümkün mü :)))
Kadın hakkı-2
Bir süre cevap vermeden başı önünde düşündü. Sonra sakin ve yavaş hareketlerle elini kucağındaki el çantasına götürdü ve içinden bir defter çıkardı. Sayfaları çevirirken birbirinden güzel karakalem eskizlerin olduğu bir hazinesi olduğunu anladım. Aradığını bulmuş olmalıydı ki sayfaları çevirmeyi bıraktı. Bir süre gözleri o sayfadaki resimde asılı kaldı. Sonra yüzünde tebessümle acı arasında gidip gelen bir ifade hâkimken defteri bana uzattı.
- Söyle bakalım bu sayfada ne görüyorsun. Hemen cevap vermene gerek yok. Bir süre düşünmeni tavsiye ediyorum.
Bana uzatılan şeyin bir defterden fazlası olduğunu daha resme bakmadan hissetmiştim. O bana güvenmişti ve kendi kutsalını önüme sermişti. Sayfaya bakarken elimde tuttuğum şeyin pimi çekilmiş bir bomba olduğu hissine kapılmıştım. Önce bir başkasının mahremine dâhil olmanın gerginliği ile isteksizce göz gezdirdim resme. Bir kadın silueti ve kapkaranlık bir gökyüzü…
Odaklanmak ve kafamdaki önyargılardan kurtulmak için bir süre camdan bakındım. O sessizce hiç yüzüme bakmadan kitabını okuyordu. Gözlerimi tedirginlikle yeniden resme çevirdim. Bir göl ya da deniz kenarında bir taşın üzerinde sırtı bana dönük halde oturan uzun saçlı kadın silueti yeniden karşımdaydı. ‘’Bu deniz olamaz’’ dedim sessizce. ‘’Hiç dalga izi yok.’’ Karanlıkta göl kenarında tek başına bir taşın üzerinde oturan bir kadın. Ne bir çiçek, ne bir ağaç, ne bir dalga, ne bir rüzgâr, ne de yaşama dair başka bir iz yok. İri dikiş izleriyle teyellenmiş bir gökyüzü. Baklava dilimlerini andıran dikiş izleriyle sımsıkı bağlanmış gibi. Kapkara bir gök bu! İnsanın içini sıkan, boğan bir kasvet… ‘’Ne derdin var acaba senin kadın’’ dedim içimden. Alacakaranlıkta sıkışıp kalmış bir ruhla yolculuk yaptığımın farkına vardırmak ve beni de karanlığına çekmek için, kendini benimle paylaşıyordu sanki. Benim dipsiz kuyularım bana yetmezmiş gibi.
Tam defteri ona geri verecekken sol üst köşedeki beyazlık dikkatimi çekti. Daha özenli baktığımda oraya küçük bir sökük çizildiğini gördüm. O sökükten içeriye hücum etmek için bekleyen göz kamaştırıcı bir ışık var gibi resmedilmişti. İşte o anda baktığım resmin sorduğum sorunun cevabı olduğunu anladım. Ayrıca böyle bilge bir insanla yan yana oturuyor olmaktan büyük bir heyecan duydum.
- Şimdi sen diyorsun ki hayat mükemmel bir yer değil. Hatta bazıları için fazlasıyla acımasız. Ama bir umut her zaman vardır. Öyle mi?
- Resmimi ilk bakışta anlayan tek insansın. Ve hatta diyorum ki tüm dünyayı değiştirmek için kendi gökyüzümüzün teyellerini sökmeye başlamalıyız. Bizim ışığımızın hangi karanlığı aydınlatacağını başka türlü göremeyiz.
- Bilemiyorum… ben… Umut etmek için çok geçtir belki de..
- Asla geç değildir. Sen benim hikâyemi bilmiyorsun. Emin ol asla geç olmuyor.
Mola yerine vardığımızı otobüsün içindeki hareketlilikten anladık. Bir masaya geçip çaylarımızı ve sigaralarımızı içip sohbetimize devam ettik. Onun yıllarca eşinden şiddet gören bir kadın olduğunu birkaç cümlesinden çıkardım. Bu kadar güçlü görünen bir kadının bile erkek zulmünden nasibini almış olmasına nedense hiç şaşırmadım. Ne ben nede o kişisel tek bir soru bile sormuyorduk. Ama cümlelerimizin içine yerleştirdiğimiz mesajlarla kendi çığlıklarımızı duyurmak istiyor gibiydik. Tek bir soru ile tüm geçmişimi kusmaya hazır hale gelmiştim. Tıpkı onun gibi…
Bir ara defterinden yeni bir resim bulup masaya bıraktı. Resmi önüme çekip iyice inceledim. Bu sadece bir kadın yüzüydü. Dudakları patlamış, gözü morarmış, yanağında kesiklerle bakıyordu. Bakışları donuk ve cam gibiydi. Öyle etkileyici çizilmişti ki o gözler sanki dimdik gözlerimin içine bakıyordu. Ürperdim. Biraz daha dikkatle baktığımda ise bir gözünden akmış olan tek bir damla gözyaşını fark ettim. O damlanın bir fetüs şeklinde olduğunu anladığımda yaşaran gözlerimi saklamaya çalışarak başımı kaldırıp ona baktım. O ise sadece tebessüm etti. Öyle bir tebessümdü ki o eline bir silah alıp beni iki kaşımın ortasından vursa çok daha az acı çekerdim.
Artık bizi birbirimize ilk anda yakınlaştıran şeyin geçmişin gürültülü sessizliği olduğunu anlamıştım. ‘’Kırmızı pazartesi’’… Bu günün günlerden Pazartesi olması nasıl bir tesadüftü? Farklı bir boyutta ve zamanlarda farklı şekillerde aynı canavarın kurbanı olmuşluğun rengi ise kırmızıdan başka ne olabilirdi ki?
Yolculuğun kalan kısmında ikimizde yüklerimizi yüreklerimize daha çok yüklediğimizden epeyce yorgun düşmüştük. Konuşmaya ara verip uykuya daldık, Uyandığımızda bir diğer mola yerine vardığımızı gördük. İçtiğimiz çayların mesanemize yaptığı baskı nedeniyle soluğu tuvalette aldık. Tuvaletlerin olduğu bölüm oldukça karanlık ve izbeydi. Nedense ikimizden başka kadın yolcu oraya rağbet etmedi. Böyle berbat bir dinlenme tesisinde durduğumuz için ikimizde sürekli söyleniyorduk.
İşimizi bitirip tam kapıdan çıkacakken sarhoş iki adam yolumuzu kesti. Tipleri oldukça ürkütücüydü. Saçı, sakalı birbirine karışmış, gözleri kan çanağına dönmüş iki vahşi hayvana benziyorlardı. Kıyafetleri kirli ve darmadağınıktı. Sadece alkol değil aynı anda madde kullandıklarını anlamak hiç de zor değildi. Ellerim buz gibi olmuştu. Korkudan ve panikten başım dönmeye başlamıştı. Üzerimize doğru hamle yapıp kapıyı kapattılar. Önce yanımdaki kadın davrandı ve bağırıp çağırmaya başladı. Hem yardım istiyordu hem de onlara küfürler ediyordu. Ben donup kalmıştım.
Adamlardan bir tanesi ona doğru hamle yapıp bir tokat patlattı. Kadın sendeledi ve ayağı kaydı. Dengesini bulmaya çalışırken başını lavabolardan birine çarpıp yere düştü. Yerdeki beyaz fayansların üzerine kırmızı kanı yayılmaya başladı. İsmini bile bilmediğim kadına seslenemeden diğeri beni saçımdan yakaladı. Kadın yerde hareketsiz yatıyordu. İki adam ağzımı kapatıp üzerimdekileri parçalayarak çıkarmaya başladılar. Ben debelendikçe tokat atıyorlardı. İki güçlü adama karşı koymam mümkün olamadı. Beni yere yatırıp üzerime oturdular. Bir tanesi cebinden bir bıçak çıkarıp boğazıma dayadı. ‘’Şimdi elimi ağzından çekeceğim. Eğer bağıracak olursan gırtlağını keserim’’ dedi. Yalvaran gözlerle bakıyordum. Ağzımdaki eline aldırmadan bana acımaları için yalvarıyordum. Ama onların ne gözyaşlarım nede yalvarışım umurlarında değildi. Kıyafetlerimi parçaladıkları yerlerden gördükleri etime büyük bir iştahla bakıyorlardı. Üzerimde neredeyse hiçbir parça kalmayana dek beni soydular. Bunu yaparken dudaklarımı, memelerimi, kasıklarımı ve en son cinsel organımı ısırıyor, emiyor, öpüyorlardı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum yüzüm kan içinde kalmıştı. Canımın acısını hiç duymuyordum. Arada sırada çırpınmaya çalışsam da kollarıma oturup boğazıma bıçak dayamış olan adam küçük bir kesik atıp küfürlü sözler ediyordu. ‘’Kapa çeneni orospu. Ne kıymetli malın varmış. Kim bilir kimlere verdiğin şeyi bir kez de bize versen gebermezsin. ‘’ Buna benzer ve hatta daha aşağılık cümleler kurarak hem bedenimi hem ruhumu eziyorlardı. Bunu yaparken ağızlarından salyalar akıtarak gülüyorlardı. Bir tanesi yerinden doğrulup pantolonunun kemerini çözerken diğeri göğüslerimi avuçluyordu. Ayaklarımla son bir kez kurtulmayı denesem de yediğim tekmeler ve yumruklarla iyice sersemlemiştim. Bu tecavüzden kurtulmanın bir yolu yoktu. Yolun sonuna gelmiştim.
Üzerime abanıp en sert şekilde, canımı yakarak istediğini aldıktan sonra yer değiştirdiler. Şimdi bıçağı istediğini almış olan boğazıma dayamış durumdaydı. Bense artık orada değilmişim gibi hareketsiz şekilde duruyordum. Gözlerimi tavana dikmiştim. Tavanda teyellenmiş kapkara bir gökyüzü görüyordum. Ama hiç sökük yoktu. Sonra gökyüzü abimin yüzüne dönüştü. On ikinci yaş günümü bu izbe tuvaletin tavanında bir film izler gibi seyrediyordum. İğrenç hareketler ve küfürlerle üzerimde gidip gelen adamın sesi çok uzaklardan geliyor gibiydi. Artık kendi bedenimi hissetmiyordum.
Adamlar benimle işlerini bitirdikten sonra toparlanmaya başladılar. Bu sırada zaten alkollü olan adamlardan elinde bıçak olanın ıslak zeminden dolayı dengesi bozuldu. Yere düştüğünü gördüğümde içgüdüsel hareketlerle yerimden kalkıp elinden düşürdüğü bıçağı aldım. O anda ben orada değildim. Adamın yüzü abime dönüştü. Yine annemin evde olmadığı o gün mutfak masasında bana sahip olan abime elime geçirdiğim bıçakla yaptıklarımı yaşadığım andaydım. Önce yerde olanın gözüne sapladım. Fışkıran kan tüm tuvaletin fayans duvarlarını boyadı. Sol kaşımı tuttum. O gün olduğu gibi bıçakla kendimi yaralayıp yaralamadığıma baktım.
Diğeri arkasını dönünce göz göze geldik. Ama gördüğüm diğer adam değil abimdi. Ne olduğunu tam anlayamadan bıçağı karnına sokup çıkardım. O karnını tutup şaşkınlaşmışken ikinci darbeyi indirdim. Bıçağı soktuğum karnında aşağıya doğru derin bir yarık açıp çıkardım. Sendeleyip yere düşen adamın peşinden gidip üçüncü darbeyi bacak arasına sapladım. Tuvaletin her yeri kana boyanmıştı. Her şey mutfaktaki gibi olmuştu.
İki adamında artık hareketsiz kaldığından emin olunca kadına yöneldim. Elinden hiç düşürmediği çantasındakiler yere saçılmıştı. Cüzdanı açılmış kimliği yere düşmüştü. Yine bilinçsiz hareketlerle önce kimliğini elime alıp sonra yüzüne baktım. Gözleri açık tavana bakıyordu. Gökyüzünde hiç ışık olmadığını oda biliyordu. Onun öldüğünü anlayınca tuvaletin kapısını açıp yarı çıplak bir şekilde önündeki merdivenlere oturdum Kan damlayan bıçağı hiç bırakmadan diğer elimdeki kimliğe baktım. ‘’Adı Hakkı imiş’’ dedim ağlayarak.
Karşımda dehşete kapılmış halde duran muavinle göz göze geldiğimizde buz gibi bir ses tonuyla son sözlerimi söyledim. Bir daha kendi sesimi unutacak kadar uzun süreden beridir hiç konuşmadım.
- Bugün günlerden Kırmızı Pazartesi ve KADIN HAKKI bu günde katledildi.
D...
Sallayınnnnnnnnnnnnnn kafalarııııııııııııııı wuhuwwwwwwwwwwwwwwwwwwwww
Metallica bir ilah :))))))))))))))))))))))))))
Teşekkür ederim iyi geldi..:)
sana..
İrem'cim estağfurullah :)))
Bu şarkı sana ;
Yeni bir ittifakımız daha oldu; Maria - İrem ittifakı.
Hayırlı olsun :)
Sultanım/ız :))