Milyonlarca yıl önce doğdu
kadim tarihin silinmez izi.
Mağara duvarında çizildi
insanlığın ilk hikâyeleri.
Herkesten daha yalın bir yalnızlıktır benimki.
Kalabalıkların eşiğini aşamadığı,
zamanın diz çöktüğü bir sınır.
Bir ruh arınmasıdır;
Bir arayış içerisinde geziyorum sokakları.
Bir berduş gibi, avare ve biçareyim.
Beton binalar arasında sıkışmış insanlık.
Gölgeler yabancılaşmış birbirine.
Perilerin yonttuğu bacalar,
ince işçilik misali dizilir sıra sıra;
bir tarla gibi sivrilir kayalar,
göğe uzanan bir dua gibi.
Gün, şafağın eşiğinde doğar burada;
ışık, Karadeniz’in alnına dokunur önce.
Hırçınlığını geride bırakır deniz,
fırtına susar bir an,
ve yaz
çıplak ayakla iner sahile.
Tayfalar dizildi güverteye, bir yazgı gibi yan yana,
Yelkenler fora; rüzgâr, gövdeye eski bir sızıyla dokundu.
Dalgalar denizin isyanını haykırırken boşluğa,
Tek göz, dürbünle deldi ufku; zaman sustu, korsan baktı.
Gün batımında bir martı silüetiyim,
Havada, ağır ağır süzülen.
Göklere karışan bir vapur çığlığıyım,
Yeni güne umut serpiştiren bir ses.
Bilirim:
Kurtuluş, bağlarını koparmak değildir.
Kurtuluş, kendi kaburgalarını yarıp
o içerideki kadim vahşiyi
ellerinle boğmaktır.
Mevsimsel bir iz düşüm
ruhum; dar bir döngünün
halkasında tutsak kalır
sonbaharın soluk sesi.
Kızıl bir gün batımında,
bir kayıkta yol alıyorum.
Suya ateş düşmüş;
kayık kor bir sevdaya yanıyor.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!