Dün yazdım bu şiiri;
Galata'dan etrafa bakıyordum,
üstelik gece daha yeni sürmüş yüzünü İstanbul'a
ve daha suyu çekilmemiş Boğaz'dan alacakaranlığın,
Dün yazdım bu şiiri,
Bir kitabı kaç kişi okuyabilir,
ya da bir şarkıyı dinleyen iki kişi, aynı şarkıdan ne kadar aynı anlamı çıkarabilir,
hava şartları ne kadar aynıdır, aynı havayı soluyan iki kişinin ciğerlerinde?
insan ne kadar yalnız değildir, aynı coğrafya üzerinde bir başkasıyla...
Fotoğraf makinasına bakarken iki kişi, gözlerinde ne vardır her birinin,
Senin bilmediğin, benim söyleyemediğim öyle çok şey var ki,
an be an zihnimin köşelerinden kayıp düşmeye yüz tutmuş,
an be an üzerine titrediğim.
bu kadar zor mu demekten kendini alamadığım,
binlerce cümle kurarken, tek bir tümceyi ağzımdan çıkaramamayı.
küçücük bir çocuğun esirgemeden, düşünmeden söyleyiverebildiği gibi, bir seferde anlatabilsem dertlerimi.
Aydınlıkta, spotların altında,
o utanmaz, o arlanmaz, yüzümün karşısında aynada,
durup kapıdan, kapının öte yanından bakıyorum, yüzüne yansıyan dinginliğine,
an be an göz göze gelişimizden sonra, sessizlik bozulmuş gibi gülümsemekten alamıyoruz kendimizi,
oysa ne br söz çıkıyor ağızlardan ne bir söz kulak zarını titreştiriyor,
anlıyorum aşk ne bir yüze ne bir kişiye ne bir duruma karşı...
Hiç sevmedim ben, hiç de sevilmedim.
benim sevmelerim de sevmelerim de hep matematiksel bir çıkarımdı.
öyle öyle olduğuna göre bu böyle olmuştur, bu buna denkse şu budur,
bunu şunun yerine yazalım, onu da buraya ekleyelim,
oradan bu gelir şuradan o gider,
üç eşit olur beşe, türevini alalım her iki tarafın,
Ağır kamlı bakarak camından kentte,
karanlığının köşelerinde yeşil otobüsün, açlığa terk ettim ruhumu
sessiz çığlıklarım yapay yüzlerinden geri döndü, o ışıklı, gündüz yalanı tabelaların
her otobüs durağında kafası kıyak sarhoşla yan yana duran o ürkek yirmilik öğrenciyi sana benzettim
ve onlar, sana benzeyenler, hep başka otobüslere binerek uzaklaştılar
şehrin ucu bucağında kimlerin koynuna girdiler, ben şehrin koynunda uyuya kalırken?
Bir yolculuktu iç çekmeler
yolu ıssızlıktan ve demir düdüklerden geçen,
kızılca batmalarında güneşin
bir yolculuk,
derin yüzlerden ayrılıp çıkılan,
saatlerin içinde rastlanılmadan huzurlu bir yüze
Yeni kestirdim saçlarımı
duvarlarını, sekiz santimlik taşlarla ördüm ve griye boyadım dünyamın
her yaştan halka açık bir cumhuriyet kurdum masamda
oniki bahar günü daha armağan ettimözgürlüğümden, beşi bir yerde olmak üzere
varlığımın'sebeb'ini hatırlayarak her hür dakikama daha bir hür bağlandım
daha bir coşkuyla istedim kahvemi masama
Umut, yayından körü körüne çıkmış ok gibi,
ve ummak, o oku yaydan, zincirlerinden boşalırcasına fırlatmak.
okun gideceği yeri düşünemeden,
ama yüzünü, ama ismini, ama hislerini koymak ortaya, kazıyabilmek tırnaklarınla,
sen gülümserken üzülen dünyalarda.
Döner dönmez sırtını,
söner durur alevleri mumların
ve etrafa dağılan koku rahatsız eder.
oysa her yanışında çilek kokusuyla doldururlar odayı,
pencerelerin pervazlarında büyüyen çiçekler bile kıskanırlar bu kokuyu,
canlılığıyla iki duvarı cam odaya ruh katan o çiçekler bile.
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!