Sevgilerimi
gömleğimin iç cebinde değil,
çatlamış toprağın
kara alnında taşıyorum.
Varsın güneş
doğmayı unutsun.
Varsın akşam
kanlı bir mühür gibi
şehrin alnına vursun kendini.
Ben,
kül olmuş umutların
mezar bekçisi değilim artık.
Her sönen ışık
bir yıldızın ölümü değildir;
bazen
bir halkın susturulmuş çığlığıdır.
Zaman dedikleri,
bileklerimize vurulmuş
paslı bir kelepçedir.
Her saniye
bir çekiç olur iner omuzlarımıza.
Kırılırız...
ama diz çökmeyiz.
Yenilgilerimiz
toprağa düşen taş değildir.
Yenilgiler,
yarının ekmeğine karışacak
acı mayadır.
Merhem diye uzatılan elleri tanıyorum.
Hepsinin avuçlarında
aynı soğuk,
aynı suskunluk,
aynı eski ihanet.
Çünkü bazı yaralar
kapanmak için değil,
insana isyanı öğretmek için açılır.
Çıkmaz sokakların
sararmış lambalarını
nefesimizle söndürmedik yalnız;
karanlığa
kendi gözbebeklerimizi diktik.
Dileklerimiz
is tutmuş kâğıt parçaları değil artık;
rüzgârın önüne katılmış
kor ateşlerdir.
Kim dokunursa
avuçlarını yakacak kadar diri,
kim susarsa
boğazında büyüyecek kadar gerçektir.
Ve eğer kurtuluş
içimdeki en son vedaysa,
ben vedayı bile
ayağa kaldırırım.
Ölüm mü?
Gelsin.
Kapımı çalacaksa
korkuya değil,
dimdik duran göğsüme çalsın.
Çünkü ben
külden korkanlardan değil,
külünü savurup
yangına yürüyenlerdenim.
Bir gün
bu karanlık,
kendi ağırlığı altında çökecek.
Ve biz,
ellerimiz nasır,
sesimiz yaralı,
yüzümüz rüzgâr kesmiş hâlde
yeniden kuracağız
güneşi.
Bu kez
hiç kimsenin
üfleyerek söndüremeyeceği
bir güneşi.
Kayıt Tarihi : 6.08.2026 12:38:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!