yağmur yeni dinmişti,
kaldırımlar kendi yansımasını siliyordu.
durak boştu;
bir bank,
ve üstünde ıslanmış bir hatıra.
bugün o otobüse yine bindim.
rüzgâr, geceden kalmış gibiydi;
şehrin sokak lambaları hâlâ uykusuzdu.
ters koltukta oturdum bilerek —
çünkü bazı yollar,
geri gitmek için vardır.
bugün o otobüse yine bindim;
senin artık burada olmadığını bilerek.
ama yokluğun, yerini terk etmeyen tek yolcumdu içimde.
başka yüzleri görmemek için
yola bakarak oturdum;
Onu hep aynı otobüs durağında bekliyordum…
Bazen sabahın gri sessizliğinde,
bazen gece yarısının titreşen sokak lambaları altında.
Her seferinde
“belki bu kez gelir”
diye içimde ince bir umut kırıntısı taşıyordum;
Geceler ağırdır…
Söyle gönül: Hangi karanlığın altında eziliyorsun sen?
Hangi suskunluk, göğsünde kör bir taş gibi
hiçbir sabaha çözülmeden duruyor hâlâ?
Kaç kez kendi gözyaşında arındın da
I
Yâ İlâhî feyz-i aşkın kalbe bir dermân imiş,
Zemzeme sükût içinde gizli bir fermân imiş.
Mülk-ü dünyâ bir hayâl, her zerresi hicrân imiş,
Vahdete ermek rûhun en kutlu bir seyrân imiş.
II
Rüzgârın dizinde sustu sabah,
Bir ses düştü ardımdan — yorgun, mahzun.
Döndüm; gözlerinde bir hastalığın hüznü vardı,
Sanki dua eder gibi bakıyordun,
Benim hâlimi değil, kalbimi yokladın.
Seni sevmek; Anadolu’nun sabır nakışlı kilimlerinde
En temiz Türkçeyle bir dua okumak gibi .
Gözlerin; Aksaray’ın ayazında içilen bir bardak demli çay,
Gülüşün; bozkırın ortasında ansızın açan o mağrur çiçek.
Yavuz Bülent’in diliyle diyorum sana;
Öyle duru, öyle ak, öyle bizden...
Unutmak mı? Asla, Leylâ…
Adın, kalbimin susmayan çığlığına kazındı.
Ayrılık dediğin yolları ayırır belki,
Ama ben seni ömrümün kanayan yarasında saklıyorum.
Ben seni gelip geçici bir heves için değil,
Artık sözlü müzik dinleyemiyorum.
Kemanın ince sesi, onun nefesine karışıyor;
piyanonun tuşlarında yankılanıyor adı,
her notada bir hatıra, her susta bir kalp çarpışı.
Şarkıcıya gerek yok artık,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!