Ferhat Dede, artık eski Ferhat Dede olmaktan çıkmıştı. Hiçbir şey onu, işinin gerektirdiğinden fazla sokakta tutamamaktaydı. Alacağını alıp, vereceğini verip bir an önce evine-yuvasına dönmek istiyordu. Zira; evinde bir de değil, iki bekleyeni vardı. Yolunu iki gözleyeni, kendisini iki özleyeni, varlığını iki arayanı, ocağını iki tüttüreni mevcuttu. İkisi de onun yaşlı yüreğinin ve yorgun nabzının birer atışı, aklının-başının birer karasevdası, tükenmeye yüz tutmuş yaşamının birer dayanağı, titreyen ellerinin birer tutanağıydı. Kendisini yaşamının son günlerinde bir kimsesizler yurdundan küçücük bir çocuk almış, bir babalık heveslisi olarak görmekteydi. İkircikliklerden-tedirginliklerden kendisini kurtaramadığı anlar vardı. Yaptığının bazen doğru bazen yanlış olduğunu çok düşünmüştü. Ancak; sahiplenmek, bakmak, sevmek, besleyip büyütmek güvenli yarınlar istiyordu. Ama kendi yarını hiç de güvenli değildi, hatta ne denli güvensiz olduğu ortadaydı. Ölürse; Parmak Çocuk ‘un hali ne olacaktı? Onu kimlere bırakıp gidebilecekti? Parmak Çocuk ‘u, o minicik kızı bir baba, bir dede gibi sevmekteydi. Ve Parmak Çocuk onu karasevdalı ir yar, bir erkek, bir Ferhat Dede olarak pekilenmişti. O onsuz nasıl duramıyorsa, kendisi de onsuz bir öyle duramıyordu.
Kapının çalınması, açılması. sesin “Ferhat geldiii, Ferhat geldiii…” diye yükselmesi Parmak Çocuk için bir müjde, bir bayram sevinci, bir eşi-benzeri görülmemiş mutluluktu. Evin neresinde, hangi köşesinde, hangi dibinde bulunursa bulunsun, hangi derin uykularda olursa olsun; minicik adımlarıyla ve inanılmayacak bir hızla, cikleye cikleye kapılara koşmaması, Ferhat Dede ‘yi kapılardan-merdivenlerden karşılamaması olanaksızdı. Çalınan ve açılan kapılardan onun yerine başkalarının görünmesi, başkalarının çıkması, hüznünün bir baş belası, bir karabasanı, bir can düşmanıydı. Kanatlarını, salt başkaları karşısında ve onlardan dehşet içinde kaçmakta kullanıyordu. Kendisini Ferhat Dede ‘yle Perişan Nine ‘den başkasına teslim etmemekte ve belki de böyle bir şeyi tertemiz bir aşka, arı-duru bir sevgiye ihanet saymaktaydı.. Ferhat Dede yanında olduğu sürece, her nereye götürülürse götürülsün, her nereye koyulursa koyulsun, her nerede tutulursa tutulsun; mutluydu, huzurluydu, kabulleniciydi.. Kafesiyle birlikte dışarılara çıkartıldıktan, parklarda-bahçelerde havalandırıldıktan, şurada-burada gezdirildikten sonra eve getirilip kafesini kapıları açılınca; ilk işi odayı, kafesinin yerini, üzerinde “Gıdı gıdı” yaptığı masayı, içine konduğu koltuk pencerelerini, oturma odasındaki her bir şeyi incelemek, tanımak oluyor ve hemen arkasından masaya gelip yaşlı adamın şurasını-burasını öpmeye başlıyor, bunu da bir teşekkür, bir minnettarlık olarak gerçekleştirdiğini belli ediyordu.
Perişan Nine, ancak kendisinin evde bulunmadığı zamanlarda Parmak Çocuk ‘un ilgisini ve sevgisini kendisine yönelttiğini, evde arkası sıra yürüyerek dolaştığını, minicik bir köpekten hiçbir farkının bulunmadığını, iki eli kanda olsa; her kapı çalınışında kapıya deliler gibi koştuğunu, saatler geçince huzursuzlanıp huysuzlandığını,bir tek tane bile yem yemediğini, tek bir yudum dahi su içmediğini, bazen sofada-odalarda bulamadığı sıralarda, onu kapı dibinde Ferhat Dede ‘yi beklerken gördüğünü, yerden kapı koluna ve kapı kolundan yere sıçraya sıçraya kapının açılmasına hu çektiğini anlatmaya çalıştığını söylüyordu.
Yaşlı adamı kapılardan alıp oturma odasına götürdükten sonradır ki; boğazından birkaç tane yem, bir-iki yudum su geçebilmekteydi. Ferhat Dede ne kadar ayık kalırsa; o da o kadar ayık kalıyor, onun kendisinden önce uyumasına şans tanımıyor, yatılması gereken zamanı çok iyi biliyor, sabahları uyandıktan sonra, belli sürelere kadar ses çıkarmıyor , geziniyor, dolaşıyor ama alışılmış zamanın tek saniye geçmesine de asla izin vermiyordu.
Yaşlı adam o ilerlemiş yaşından sonradır ki; o günlere dek ayak bile basmadığı mutfağa ayak basar olmuştu. Her sabah ilk işi; bir kahve cezvesinin içine birkaç damlacık su, bir yarım kaşıklık pirinç ve bir toplu iğne başılık yağ koymak ve Parmak Çocuk için pilav hazırlamaktı. O da bunun farkındaydı. Mutfakta ayaklarının altında dolanıyor, arada bir yumuşak gagalarla topuklarını ısırıyor, pilavının bir an önce pişirilmesini, bir an önce çay tabağına konulmasını, Ferhat Dede ‘nin bir an önce masaya oturmasını, kendisini bir an önce ayağının elinin üstüne almasını ve masaya aktarmasını istiyordu. Nazlıydı. Var oldukları halde kanatlarını kullanmıyor, onların çok büyük kolaylıkla yapabilecekleri işi yaşlı adama bırakmaktan hoşlanıyordu.
Ferhat Dede ‘yi tekeline almıştı. Onun kendisini şu veya bu nedenle unutmasından nefretler etmekte, bunu her davranışıyla ortaya koymakta ve unutulmasına da asla fırsat bırakmamaktaydı. O, evde sadece Ferhat Dede ‘nin ve Perişan Nine ‘nin bulunmasına alışmıştı ve onlar dışındakiler kendisine şaşkınlık, tedirginlik vermekte, fazla gelmekteydiler. Evde birkaç konuk varken, ortalarda görünmeyen Ferhat Dede ‘ye önce oturma odasından art arda “Hiiiişt…” ler çekiyor, seslenişleri yanıtsız kaldığında; başka hiçbir bölüme aldırış etmeden, doğrudan doğruya konuk odasının açık kapısına yürüyordu. “Aaa… Kuş geldi…” diye şaşkınlıklar içinde kalan konukları, bir büyük adam gibi tek tek süzüyor, onları yabancıladığını açıkça ortaya koyuyor ve yaşlı adam “Yanımıza mı geldin Parmak Çocuk? Gel kuşum…Gel gel kuşum… Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…” demeden yanına gitmiyor, sehpaların bacakları arasından geçip Ferhat Dede ‘nin ayağına atlıyor, kaldırılıp el üstüne alındığında ve öylece oturma odasına götürüldüğünde avunuyordu.
- 1 -
‘Pastaneler Zinciri Atlas’ De, başka deme,
Rastlaman mümkün değil, bilmeyen bir kimseye.
Nasıl ki; ün yapmışsa arabada Mersedes,
Atlaslar Zincirini öyle tanıyor herkes.
Baklavada, börekte, şekerde, tatlılarda,
Falımı okudu güzel bir çingene
Seni seyrederek elimde, avucumda,
Birbirimize ne kadar da yakınmışız
Dünyanın birer ucunda.
Gece-gündüz yolumu bekliyormuşsun,
Benim için ölüyor,
Gül aşırı kanlıdır,
Kaktüs hafakanlıdır,
Itır heyecanlıdır,
Sen de işte öylesin.
……….Sen de tıpkı öylesin,
……….Gönül nasıl sevmesin?
Tam geçip giderken bu boş illerden,
Bıkıp usanmışken kuru göllerden,
Yakalar silkerken karagünlerden
Saçının teline bağlandım kaldım.
Gelecek günlerden kesmiştim umut,
Körpe bir bahar öpmeye başladı körpe tepeleri,
Körpe çayırlar, körpe çimenler uçuverdi topraktan,
Süslendi körpe çiçeklerle yaşlıbaşlı ağaçlar,
Körpe bir rüzgar değdi dudaklarına körpe yaprakların,
Körpe yağmurlar çiseledi körpe bulutlardan,
Haberin bile olduğunu sanmıyorum elkızı, ellerkızı
Sus rüzgar… Onu dinliyorum,
Bu kere
Durgun bir denizin dalgalarıyla gelmiş yanıma.
Kumsaldaki sesler onun ayaksesleri,
Bu fısıltılar onun fısıltıları,
Kat önüne götür
Yetmez gardaş
Dünyadaki tüm kuşların kanatları bana.
Verecekseniz; verin Zümrüdü Anka ‘nın kanatlarını,
Çala-çırpa düşeyim yollara:
İki ayağı bir pabuçta yüreğimin,
Canım yorgun, yerim ırak.
Biz denize vurduk suyu geçeriz,
Onlar çayırlarda otlayadursun.
Soyunduk dünyanın nimetlerinden,
İsteyen serveti katlayadursun.
Duvarları deldik, atladık öte,
Aslanın yemini sineğe verme;
Gider midesine çöker oturur.
Cahilin cebine cevher doldurma,
Götürüp çöplüğe döker oturur.
Ardından yürüme önde gidenin,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!