Kalkış saati gelip çattığı halde, otobüs bir türlü ilişkilerini kesip terminalden ayılamıyordu. Çevreyle olan ilişkileri her kesilir gibi oldukta yeni yeni engeller çıkıyordu. Yolcuların sabrı tükenmişti. Aralarında sözlerini saklamadan şoföre çatanlar vardı:
- Peki şimdi ne bekliyoz, gapdan? .. Taka ne zaman yelken açacak? ..
Kalkamayışı için inandırıcı nedenler ileri süreceğine şoför de yolculara çatıyordu:
- Ne patlıyorsunuz be! .. Rahat durun, rahat… Adamı kendinize bulaştırmayın… Sanki işimiz bitti de yola maasus çıkmadık… Keyfimizden mi? .. her şeyin içinde bir şey vardır. Bana galsa; saatim dolmuşdu, galhıyordum. Böyük yerden buyruk geldi: Patrondan. ‘Nafiz ‘in avradını arabaya almadan yola-bele çıkarsa; kendini gapıda bilsin.’ Diye haber yollamış. Şimdi yola çıkayım da ekmeğimden mi olayım? .. Heç gıvranmayın arhadaşlar… Ben Nafiz ‘in garısını almadan yola çıhamam artıh, çıhamam…
Arka sıralardan biri fısıldadı:
- Nafiz kimse, belli ki; bu gapdanın onun garısında gözü var. ‘Nafiz ‘in garısını almadan gitmem de gitmem.’ diyo, başga bişey demiyo.
Yoldan geçen bir adam durup bir süre ilgiyle baktı. Delikanlı bir geniş konferans salonunda bir baştan bir başa gidip geliyordu. Boru haline spkmuş olduğu formaları kavrayan elini kaldırarak sorular soruyor, sonra bu sorulara, kibrit kutusunu sıkan elini yukarıdan aşağı indirerek, çeşitli yaylar çizerek karşılıklar veriyor, kendi kendine bir şeyler anlata anlata ilerliyordu.
Ta aşağılarda Vatan Caddesi ‘ne döndü. Caddeye bastığı ilk adımla ayrı, apayrı bir dünyanın eşiğinden içeri girdiğini sandı. Yüksek, modern, pırıl pırıl metal direklerdeki yeşil flıoresanslı çubuk lambaların ışığında çoraplarına baktı. Ayakkabılarının boğazlarıyla paçalarının bitimleri arasında kalan bölümler yemyeşil Çin İpeği gibi parlıyordu. Kendi çorapları bu renk değildi. Bir süre ucuz, eski çoraplarının bu tatlı renklerini merakla ve övgüyle seyretti. Sonra başını kaldırıp direklere baktı. Direkler, asfaltın ortasından disiplinli bir dizi halinde ta ilerilere kadar uzanıyordu. Uzakta Aksaray ışıklar içerisindeydi. Derinlerdeki, kenarları damalı, kaportası çağla yeşili araba, yaklaştıkça kızardı ve tam yanından küflenmiş kırmızı olarak geçti.
‘Plakası 216527.’
Surların az ilerisinde yaşlı bir çingene taşlar üzerine oturmuş sigara içiyordu. Yanından geçerken selam verdi. Çingene duymadı.Delikanlı, yaya kaldırımındaki akasya fidanından bir dalcık kopardı, saydı: Sekiz yaprak vardı. Dalı sapından tutup yapraklarla yüzünü yelpazeledi. Sonra yaprakları teker teker koparıp uçurdu. İnce dalı katlamak istedi. Dal tekrar açıldı. Katlanırsa kırılır sanıyordu. Birkaç kere denedi, kıramadı. Attı. Bu kere, akasyadan tek bir yaprak kopardı. Yaprağı geniş kenarından yuvarlayarak sigara sarar gibi tamamen dürdü. Ortadan katladı. Yaprağın en üst tabakası, katlandığı yerden pek hafif yırtıldı. Eğilip çorabının boğazından ince bir lastik iplik çekti. Lastiğin iki ucunu düğümledi. İncecik bir sapan yaparak parmaklarına geçirdi. Bükülü yaprağı ok yerine sapanına taktı. Sapanı çeke çeke gerdi. Ansızın bıraktı. Yaprak uçarak gidip bir taşa vurdu.
- Eyüp ‘e nereden gidilüptür aya?
‘İçeriye girince hangi seslerin hangi pavyonlara ait olduğu daha iyi anlaşılıyor.’ Du.
Tele-Gide pavyonunda, ondört yaşlarında, spor gömlekli, sarışın bir oğlan, direksiyona kablolarla bağlı bir minyatür otoyu uzaktan falsosuz yöneterek trafik engellerini aşırıp masa üzerindeki garaja sokmaya çalışıyordu.Oto garaja giremeden, falsoyu duyuran ziller çaldı. Direksiyon kitlendi.
Kelimeleri tek tek okuyan ciddi tonlu bir ses görünmeyen bir hoparlörden sesleniyordu:
- Paris ‘te, Londra ‘da, Berlin ‘de, Lizbon ‘da ve Roma ‘da, adları dillerde destanlaşan korkusuz Bahadır Kardeşler ‘in Motosiklet Ölüm Silindiri… Ölüm numaralarını seyredeceksiniz… Ölüm silindirinde.
2
‘Çalçı köye gittiğime pişmanım
Gamyon değil, şüfer benim düşmanım’
Akdeniz Caddesi tamamen ıssızdı.
Delikanlı Battal Gazi Sokağı ‘nı geçerken kendi evinin bulunduğu yere doğru baktı. Cami önündeki çıplak ampullü direğin durduğu bölüm epeyce aydınlıktı. Ondan ilerisi gecenin karanlığına gömülmüştü. Yukarı doğru yürürken, sol avucu içindeki kibrit kutusunu binaların kırçıllı beton duvarlarına sürtüyor, duvardan içerlek kapı boşluklarına rastgeldikçe kaldırıyordu. Şemsettin Sami Sokak ‘taki öğrenci yurdunun yanından geçerken içinde bir damar koptu. Biryerlerden boşalan kan sıcak sıcak vücudunun her yanına yayıldı.
Atikali ‘den gelen bir taksi hafif vırıltılarla yokuş aşağı geçip Saraçhane ‘ye doğru kayboldu. Apartmanların kapılarına bırakılmış tepeleme dolu çöp bidonlarından birkaçı devrilmişti. Bidonları iri iri köpekler talan ediyorlardı. Birkaç kedi, kediliklerini yitirmiş, alçıdan yapılı papyon kıravatlı kedi kumbaralar gibi, bidonlara gözleri dikili, uzaklara oturuyorlardı. Köpeklerden biri, bidondan, çektikçe ip gibi uzanan, beyaz renkli bir şeyler çıkardı. Üşütücü sabah rüzgarı bidonlardan dağılan kağıtları, yükselen kokuları uçurdu., estiği yöne doğru götürdü. Çarşamba Pazarı ‘ndan gelen iki şarhoş, asfalta inen merdiven inşaatında, geçecek yol arıyorlardı. Dörtyol kavşağında, trafik polisinin gündüzleri durduğu yerde, bir eliyle yanındaki erkeğin ceketini tutmuş olan bir kadın kusuyordu. Az önce çöp bidonlarını eşeleyen köpekler, öfkeli hırıltılarla birbirlerini kovalayarak eskiden kalma taş kütüphane binasının yanındaki sokağa daldılar. Uzaklarda yankılanan sarhoş bir ses ‘Hoşt… Hoşt…’ diye bağırdı. Bir bekçi düdüğü öttü. Asfalt, kirli duvar gibiydi. Hava serinleştikçe serinleşiyordu.. Fatih ‘teki Şehitler Anıtı ‘nın çevresindeki tahta sıralardan bir horultu yükselmekteydi. İtfaiye ‘nin önünde, başları miğferli, ayakları çizmeli, belleri kancalı-kayışlı adamlar geziniyordu.
Delikanlı ceketinin yakalarını kaldırıp yanaklarına kadar kapadı. Çenesini içeri çekti. Durdu. Avuçlarıyla, yaktığı kibriti perdeleyerek dudakları arasında duran sigarayı ateşledi. Söndürdüğü kibriti atmadı, ters çevirerek gene kutusunun içerisine koydu. Kutuyu sol avucunda sıkıştırdı. Kemerin altını geçti. Sağ ayakkabısının içinde batan bir şeyler vardı. Ayağını ayakkabı içerisinde kabartıp salladı. Kum tanesi değildi: Yer değişmiyordu. Batıp durmaktaydı. Yoklamak için rahatça ayakkabısını çıkaracak biryerler aradı. Ta aşağılara uzanan ve Unkapanı Köprüsü ‘ne ulaşan gidiş gelişli parke yol tam ortadan bölünmüştü. Bu bölük boydan boya çimenliydi. Bölüğün sağ ve solunda ortadan gidecek yayalar için kaldırımlar vardı. Çimenlerin ortasındaki çapalanmış toprağa mermerden bir heykel koyulmuştu. Heykelin yakınında çimenlerin dibine oturdu. Ayakkabılarını çıkardı. Elini ayakkabının içinde gezdirdi. İçerde, ökçeye yakın bir yerden metal bir çivi uç vermişti. Çevresine bakındı, taş bulamadı. Bir ayağı çoraplı olarak seke seke caddeyi enlemesine geçti. Zeyrek Yokuşu ‘nun oralardan bir kaya parçası bulup geldi. Ayakkabılarını çimenlerden alarak kaldırım taşlarına özenle yerleştirdi. Taşla ayakkabının içine içine vurmaya başladı. Taş parçası büyüktü. Ayakkabıya uygun gelecek sivri ucu yoktu. Çiviye vurmak istedikçe ökçe derisini eziyordu. Vurdu, vurdu, sonra ayakkabının içini yokladı. Çivi ezilmişti. İçerisi taşın ufantılarıyla doluydu. Ters çevirip silkeledi. Giydi. Bağlamak için çekiştirirken ayakkabının bağı koptu. İkiye bölünen bağın parçaları kapsül deliklerine kısa geliyordu. Düğümlenecek hali de kalmamıştı. Savurup attı. Bağ parçalarından biri mermer heykele çarpıp asıldı, olduğu terde sallanmaya başladı. Delikanlı birçok kereler yanından geçip gitmiş olduğu heykele baktı. Bu bir aslan heykeliydi. Pençelerini amansızca geçirdiği bir ceylanı parçalıyordu. Ceylanın gözlerinde ızdırap vardı. Belki de değildi.
‘Aslan ceylanı parçalarken aslandır. Birilerinin birilerini parçalaması. Hergün görülsün ve asla unutulmasın diye mi koydular bunu buraya? Bu kaba kuvveti. Bu gücü yetenin yetmeyeni parçalamasını. Kim koydurdu bunu şu caddeye? Caddenin ortasına? Her fırsatta kaba kuvveti yeren yöneticiler, düzenleyiciler, güzelleştiriciler mi? İyi etmişler. Doğaya uygun olan bu. Bilinçsiz kuvvet. Kaba kuvvet. Aslanlar hukuk okumaz ki. Aslanlar yasa, vicdan, hak, hukuk bilmez ki. Kuvvetli de olsa hayvan, hayvandır. Ne yapsın aslan? ’
Çimenlere basmadan uzandı, ayakkabı bağı parçasını asıldığı yerden aldı ve caddeye savurup yürüdü.
Karısının boğazı beyaz bir mendille sarılıydı. Modayı izlemekten bıkmış olan eski pamuk hırkasını sırtına almış, hırkanın boşta kalan kollarını, düşmesine engel olmak amacıyla önde düğümlemişti. Sarı saçları dağılmış, bir bölüğü tokadan kurtulup açılmış, sayısız çuval, torba ve çantaların kalkıp konarken uçurduğu tozlarla yaldızlanmıştı. Camsız, cilasız tahta masasının üstü, yanlarındaki telden yapılma kağıt sepetleri, iri tahta kutuları kalınlı, inceli, büyüklü, küçüklü, sarılı, beyazlı zarflarla doluydu. Sağ elinde ağaç saplı bir damga vardı. Bu damgayı monoton ve çok çabuk hareketlerle, bir yandaki ıstampaya, bir de önündeki zarfların arkasına vuruyor, her vuruşta ilki kuvvetli, ikincisi hafif olmak üzere taktak taktak tak tak, taktak taktak tak tak diye sesler çıkartıyor, damgalanmış zarfları obir eliyle mekanik bir maşa gibi ayırıp topluyor, biten tomarları boş sepetlere dolduruyordu.
Karısı kendisini görünce kalktı. Çantasının yanındaki fileden bir gazete sayfası çıkardı. Çuvallardan kendisine en yakın olanının üzerine sererek:
- Otur Kubi.
Dedi. Delikanlı gazetenin üzerine ilişti:
- Soğuk almışsın Minicik.
- Burada en kolay şey soğuk almak. Kaç kaç kere söyledim. Kapılar açık, haliyle cereyan yapıyor. Başlarına gelecek ki bilsinler. Bugün acıma damarları depreşti şefin, masamı buraya aldırdı ama ben de kapacağım soğuğu kaptım. Baksana sesim hırıltılı. Saat kaç?
- Çivi kutusunun içinde bir bağ olacaktı. Biraz kısaydı ama idare eder.
Delikanlı Eminönü alanında sıra sıra duran otobüsleri yazılarından seçmeye çalışıyordu:
Edirnekapı or ‘da. Boş. Saat bekliyor. Biner miyiz?
- Draman yakın olurdu. Akdeniz Caddesi ‘nde inerdik.
- Draman arama.
- Öyleyse biz de Malta ‘dan aşağı yürürüz. Bir yokuşluk yol.
Delikanlı arabaya tırmanıp bindikten sonra kapıyı çarparak kapattı. Araba sallana sallana yola çıktı. Kafasındaki eski fötrü tamamen geriye itmiş olan kalın bıyıklı, sert kemikli, kalın kaşlı, ciddi görünüşlü şoför, gür bir sesle ve yüzüne bakmadan sordu:
- Sigaran var mı?
- Birinci.
- Ver.
Sigarayı arabadan çektiği çakmakla yakan şoför derin bir nefes aldı:
- Niye filtreli içmiyorsun?
Ansızın içeriden, mutfaktan acı bir çığlık koptu. Düşen kırılan cam seslerine yere vuran kof gürültüler ve iniltiler karıştı.
Delikanlı şiddetle odadan fırlayıp mutfağa koştu. Açık kapıdan saldıran sert bir rüzgar yüzüne çarptı. Pencereden uğuldayarak içeriye dalan rastlanmadık bir soğuk dalgası, beyaz kar beneklerini korkunç bir öfkeyle mutfağa savuruyordu. Yerde, üzerine kar kümelenmeye başlamış bir karaltı, inleyen bir yığın vardı. Biryerlerden pis bir gaz kokusu yükselmekteydi.
Delikanlı yerdeki karaltıyı kucaklarken tıpkı bir buz topunu kucaklamışcasına ellerini keskin bir soğuğun yalazladığını hissetti. Kucağında saçları uçuşan karısına ‘Minicik… Minicik…’ diye seslene seslene odaya döndü. Duygularının yardımıyla bulabildiği yer yatağına uzattı ve yorganı üzerine kapadı. Yere düşürmüş olduğu, avucundan eksik olmaz kibrit kutusunu el yordamıyla buldu. Mutfağa dönerek avuçlarının korunağında bir kibrit yaktı. Beton zemindeki gaz ıslaklığı, geniş lekeler halinde yayılmış, kokuyordu. Yerler cam kırıklarıyla doluydu. Gaz lambasının bu kırıklarını ayağıyla kenara toplamaya çalışırken kibrit söndü. İkincisini çaktı Lambanın makinesini buldu. Kenarında parçalanıp kalmış olan birkaç cam artığını makineyi duvara vurarak temizledi. Fitilini çabucak çıkardı. Kapı arkasındaki gazyağı şişesiyle raftaki çinko sahanı aldı. Bir bardağa su doldurup odaya döndü. Yatağın yanına diz çöktü. Suyla ıslattığı mendilini, karanlıkta pek seçemediği karısının şakaklarında gezdirmeye başladı.
- Minicik… Minicik…
Diye sesleniyordu.
Genç kadının korkulu bir şekilde kendine gelmesi çok güç oldu. Karanlıklardan gelip karanlıklara gözlerini açmanın korkusu içindeydi. Korunmak istercesine ellerini açmış, haykırıyordu:
7
‘Anladık ki; ateş yakmak yasaktır,
Mutsuz olmak, ağlamak da yasak mı? ’
Kapının önünde, karanlıklar içinde duran PTT ‘nin telgraf dağıtıcısı, elindeki kağıtlara bakarken:
- Bağışlayın efendim, İş Müfettişi Kubilay Bey sizsiniz, değil mi?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!