Kimdir bu, bu mavi, bu öfkeli oğlan?
Işıltılı ve garip, sanki savrulmuş bir yıldızdan.
Öyle öfkeli görünüyor ki!
Uçmuş odanın birine, ardında bir çığlıkla.
Solar mavi renk. Her şeye rağmen O bir insan.
Kırmızı bir lotus açıyor kandan çanağında;
Denizin dışladığı, dövülmüş
Antarktik köpekler,
sustalı bir bıçakla kesilmiş
yerlilerin mağrur boyunlarına
piyasa fiyatını ödeyen toprak ağalarının
ölü kemiklerinin üzerinde
Göğün tenekesini tadabilirim – gerçek teneke neyse onu.
Metal rengidir kış şafağı,
Mekâna kaskatı pekişmiş ağaçlar yanmış sinirler misali.
Bütün gece yıkımın rüyasını gördüm, imhanın –
Kesik gırtlakların montaj hattını, ve seni ve beni
Milim milim çıkarken o gri Chevrolet’ten, çimenliklerden damıtılmış
Boşum, çınlarım en küçük ayak sesinde,
Sütunlarıyla, revaklarıyla, kubbeli odalarıyla debdebeli, heykelsiz bir müze,
Avlumda bir pınar çağıldar ve gömülür kendi içine,
Rahibe gönüllü ve dünyaya kör. Koku niyetine
Salar solgunluklarını mermer zambaklar.
Kolay zamandır bu, yapacak bir şey yoktur.
Ebenin sarmallarını fırıl fırıl döndürdüm,
Balım var,
Altı kavanoz,
Altı kedinin gözleri şarap mahzeninde,
Kış Ortası
Giysilerimden fışkırır
mavi bir hale.
Kış ortası.
Buzun şıngırdayan tefleri.
Oyuncaklarını ve sevgilisini elinden aldılar kadının. Böyle, fakat sonra eğdi başını yere ve neredeyse ölmüştü kadın. Fakat onüç yazgısı ve de ondört yılı rast geldi kaçan bahtsızlıklara. Kimse konuşmadı. Kimse koşarak gelmedi korumak için O’nu okyanusun köpekbalıklarına karşı. O köpekbalıklardır ki, kötü niyetli gölgelerini bir sinek misali salmışlar şimdiden kadının üstüne. O sinektir ki, kötücül kötücül bakıp durur bir elmastan ya da sihirli bir ülkeden. Ve sonra bu hikâye unutuldu acımasızca. Zaten hep böyle olur, bir ormancı unutunca paratonerini ormanda.
Andréas Embiríkos (1901-1975, Yunanistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Kitaplık
Ölü adamın dairesinden alındı. Birkaç gün boş kaldı, boş, ben kitaplarla doldurmadan önce, tümü ciltli ve ağır olan kitaplarla. Böyle yapmakla yeraltını içeri almıştım. Aşağıdan bir şey geldi, devasa bir cıva sütunu gibi yavaşça ve amansızca yükseldi. Kafanı geri çeviremezdin.
Karanlık kitap ciltleri, kapalı yüzler. Friedrichstrasse geçiş bölgesinde duran ve Volkspolizei'nin pasaportlarını incelemesini bekleyen Cezayirliler’e benziyorlar. Kendi pasaportum cam kafeslerin içindeydi çoktan. Ve tam o gün Berlin’deki sis, kitaplığın içinde de bulunuyordu. İçeride eski bir umutsuzluk vardı, Passchendaele ve Versailles Antlaşması tadında, hatta tadı daha da eskiydi. O siyah, ağır kitap ciltleri – geri döneceğim onlara – aslında onlar bir çeşit pasaport gibidir ve yüzyıllar boyunca toplanan onca mühürle öyle şişmanlamışlardır ki. Besbelli ki seyahat ederken valizin asla yeterince ağır değildir, değil mi ki şimdi taşınıyor valiz, değil mi ki insan nihayet...
Şanssızların günü, o soluk gün uzatıyor boynunu ileri
baskın soğuk bir havayla, gri güçleriyle,
zilsiz, ve damlıyor her yerden şafak:
bir geminin batışıdır o boşlukta, hıçkırıklarla çevrili.
Dilsiz için, ıslak gölgeler terkedilmiş bir çok yerde,
Kırlangıçların aya yerleşmek
istedikleri doğru mudur?
Getirirler mi ilkbaharı kendileriyle,
havalanırlarken saçaklardan?




-
Esel Arslan
Tüm YorumlarEdebiyatın böylesine ayaklara düşürüldüğü
ülkeme damla damla uzaklardan gönderdiğiniz çeviriler
biz şiir severlere gürül gürül akan ırmaklar oluyor.
Sonsuz teşekkürler,sevgi ve saygılarımla