İçeri geldin geceden
Ve çiçekler vardı ellerinde,
Şimdi geleceksin ahalinin şaşkınlığından,
Hakkındaki bir konuşmanın kargaşasından.
Esas nesnelerin arasında seni görmüş olan ben
Fu I sevmişti yücelerdeki bulutları ve dağı,
Heyhat, içkiden ölmüştü
Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Funchal
Sahildeki balık lokantası, basit, gemi kazazedelerinin yaptığı bir kulübe. Niceleri döner kapısından, ancak denizden gelen rüzgâra değil. Bir gölge ayakta durur tüten kulübesinde ve kızartır iki balığı Atlantis’ten eski bir tarife göre, küçük sarımsak patlamaları, domates dilimleri üzerinde akan yağ. Her bir lokma okyanusun iyiliğimizi istediğini söyler, derinlerden gelen bir mırıltı.
Kadın ve ben bakıyoruz birbirimizin içine. En küçük bir yorgunluk hissetmeden çılgınca çiçek açan yamaçlarda tırmanmak gibi. İşin hayvani tarafındayız, hoş gelmişiz, yaşlanmıyoruz. Fakat öyle çok şeyi yaşadık ki birlikte, hatırlıyoruz bunu, çok da değerimiz olmadığı zamanları da (ki o vakit kuyruğa girmiştik sıhhatli dev kanımızı vermek için – adam kan nakli siparişinde bulunmuştu), bizi birleştirmemiş olsaydı ayıracak olan o olaylar, ve birlikte unuttuğumuz o olaylar – fakat o olaylar bizi unutmadı! Taşlar, karanlık ve ışık oldu onlar. Parçalanmış bir mozaiktedir taşlar. Ve şimdi gerçekleşiyor bu: taş parçaları birlikte uçuyorlar, tamamlıyorlar mozaiği. Bizi bekliyor mozaik. Otel odasının duvarından ışıldıyor, azgın ve duygulu bir tasarım, belki bir yüz, giysilerimizi çıkarırken yetişemiyoruz her şeyi algılamaya.
Oradan geldi zorba.
García Moreno’ydu adı.
Eldivenli çakal, papaz odasının
sabırlı yarasasıdır o,
kül ve acı toplar
ipek şapkasında
İçyağı terler gecem onun kahvaltı tabağına.
Mavi sisin aynı afişi dönerek alır yerini
Aynı ağaçlarla ve mezar taşlarıyla.
Anahtarların şıngırdatıcısının
Bütün becerebildiği bu mudur ki?
Yapaydır beyaz ışık, ve cennet misali hijyen.
Mikroplar sağ kalamaz onda.
Şeffaf giysilerinde ölüp gidiyorlar, saparak
Bisturilerden ve lastik eldivenlerden.
Donmuş ve huzur dolu, bir kar tarlasıdır haşlanmış çarşaf.
Ellerimdedir altındaki beden.
Gece, sokak, lamba ve eczane,
Anlamsız ve puslu bir ışık.
Yaşayıp durmak çeyrek asır -
Aynısını. Kaçış umudu yok.
Öleceksin, hissettiğin yerden doğrulacaksın,
Çimene bir gülüş düştü.
Doldurulamaz yeri!
Ve nasıl yitirecek kendilerini
Gece dansları? Matematikte mi?
“Bahar geldi artık” dedin.
Ah sevgilim, merhamet et.
“Ayışığının güle eriştiği an,
Çıplak bağrımla yalnızım bahçede”.
Ah sevgilim, merhamet et.
Gece gel ay bahçesine,
Sallanıyor kavak ve hışırdayıp duruyor:
Bu hüzünlü serenadı duyan bir köpek
Çatımızda uluyor.
Ay’da gördün mü hiç bir köpek?
Kampanalar çalıyor ve duyuluyor uzaktan,




-
Esel Arslan
Tüm YorumlarEdebiyatın böylesine ayaklara düşürüldüğü
ülkeme damla damla uzaklardan gönderdiğiniz çeviriler
biz şiir severlere gürül gürül akan ırmaklar oluyor.
Sonsuz teşekkürler,sevgi ve saygılarımla