Onca kararsız yollardan sonra, yetkiler hakkında
şaşırmış olarak, emin olmayarak özel bölgelerden,
zavallı bir umudun, vefasız arkadaşların
ve huzursuz düşlerin ardından,
seviyorum gözlerimde hâlâ yaşayan katılığı,
yüreğimde işitiyorum süvari adımlarımı,
Saat yedi buçuktu
sonbahardı
ve bekliyordum birini
önemli değil kim olduğu.
Benimle olmaktan bıkmış
zaman
Sonbahar Nakaratı
Gitti akşamın çığlığı ve çığırtkanı
Ve sığırcıklar gitti ve güneşin elemleri,
Güneşin elemleri de gitti… O ay ve ay,
Ölçümsüz ölçümlerde, bülbülü anlatan
Sonbahar Sonu Gecesi Romanında Başlangıç
Yolcu teknesi petrol kokuyor ve bir takıntı gibi bir şey sürekli olarak sallanıyor. Projektör yakılıyor. Köprüye yaklaşıyoruz. Burada inecek olan sadece benim. “Borda iskelesine ihtiyacınız var mı?” Hayır. Geceye doğru kararsız uzun bir adım atıyorum ve rıhtımda duruyorum, adadayım. Islak ve sakar hissediyorum kendimi, kozasından emekleyerek yeni çıkmış bir kelebek, her iki eldeki plastik poşetler sakat kanatlar gibi asılı. Arkama dönüyorum ve parlayan pencereleriyle teknenin kayarak gittiğini görüyorum, sonra çok uzun süre boş olan eve doğru el yordamıyla ilerliyorum. Bu mahalledeki tüm evler boş duruyor… Burada uykuya dalmak güzel şey. Sırtı üstü uzanıyorum ve bilmiyorum uykuda mıyım yoksa uyanık mıyım. Okuduğum bazı kitaplar eski gemiler misali, iz bırakmadan Bermuda Şeytan Üçgeni’nde kaybolmak için geçip gidiyorlar… Derin bir ses duyuluyor, aklı başka yerde bir davul. Rüzgâr gibi bir nesne tekrar tekrar çarpıp duruyor bir şeye kımıltısız dururken dünya. Eğer gece sadece ışığın yokluğu değilse, eğer gerçekten bir şeyse gece, o halde bu sestir gece. Stetoskop sesleri yavaş bir yürekten, çarpıyor, bir süreliğine sessizleşiyor, geri geliyor. Sanki zikzak çizerek Sınır üstünde hareket etti o yaratık. Veya biri duvara vuruyor sanki, o başka dünyaya ait olan biri, fakat burada kalmış, duvara vuruyor, geri dönmek istiyor. Çok geç! Yetişemedi oraya inmeye, yetişemedi oraya çıkmaya, yetişmedi gemiye binmeye… O başka dünya da bu dünyadır. Ertesi sabah görüyorum tıslayan altın kahverengi bir dalı. Sürünen bir kök gövde. Yüzü olan taşlar. Geri geri giden tekne gibi o sevdiğim canavarlar; onlarla doludur işte orman.
[“GERÇEĞİN BARİYERİ”nden (1978)]
Sone: İlkbahar’a
genç yıldızların buruşuk yeşiliyle
aldatırsın bizi, ve büyülersin bizleri
isfendan kaymağının mülayim vanilya kameriyle:
nisan söylencenle tekrar evcilleştirirsin bizi.
Matilde, yıllar ya da günler
uykuda, ateşte,
burada ya da orada,
enjektörlerle
kırılmış bir omurgada,
kanamak gerçek kanı,
Yüzün şimdi yüreğimde olduğundan ötürü,
Ayva ve kavunun, taze bir alaz gibi sarının
Dikenli yıldızçiçekleri ve çoban asasıyla uzandığı
Yüreğinin kararan çerçevesine oranla
Daha az bakarım yüzünün çehresine.
Ötede, bir bahçe. Tırpanlar asılı dursa da elma ağaçlarında,
Son Söz
Aralık. Görevini tamamlamış, arması sökülmüş
bir gemidir İsveç. Alacakaranlığın göğünde durur
direği keskince. Ve alacakaranlık daha uzun sürer
günden – buraya getiren yol taşlıdır:
Ey yukarıda adları geçen şarkılar
Yedi günün mucizeleriydiniz.
Dergilerde yayınlandığınızda
Hayli patırtı yaratırdınız Şikago’da,
Ve şimdi sönük ve bitkinsiniz,
Hayli yıpranmış bir kıyafetsiniz,
Sıradan bir tabut istemem, kaplan çizgili
Bir lahit isterim, ve uzun uzun bakmak için
Ay gibi değirmi bir yüz olmalı üstünde.
Geldiklerinde onlara bakmak isterim
Dilsiz minerallerin, köklerin arasından seçmek için.
Şimdiden görürüm onları – o solgun, yıldız uzağı yüzleri.




-
Esel Arslan
Tüm YorumlarEdebiyatın böylesine ayaklara düşürüldüğü
ülkeme damla damla uzaklardan gönderdiğiniz çeviriler
biz şiir severlere gürül gürül akan ırmaklar oluyor.
Sonsuz teşekkürler,sevgi ve saygılarımla