Bu yazıyı yazmaya salı gününden başladım. Ama yazdıklarım uçtu gitii. Akıbetini hiç bilemeyeceğim sanırım. Dert etmiyorum. Belki yazmamam gereken 'sevgi satırları' yazmıştım.
Sevgilim. Diye başlamıştım... Ve ben evli biriydim, yuvasını seven biri. Bu yüzden bu sözümü zaten yazmamam gerekirdi... Pekala 'sevgili' olma yaşı nedir ya da evlendiğinizden sonra sevgiliniz olamaz mı! Ya da kadınınız sizin sevgiliniz midir, sevgiliniz de değil midir... Ben şüphesiz bir de sevgililer gününün 365 gün yaşanması gerektiğine inananlardanım. Ve bu güne bir özellik yükleme ye karşı olanlardan. Mamafih (unutulan bir sözcüğümüzü cümlemde kullanmanın kıvancı içindeyim) gelin görün ki ben bu Milliyet Blog sofrasına da 14 Şubat 2011 tarihinde oturmuşum... Ve 3 yılım olmuş işte... Ve tesadüf bu ya o zamanlar 'İbrahim Arslan' değil 'Sevgi Yazıları' demişim sayfama... Esasen bu benim dışımda gelişen süpriz bir gelişme olmuştu. Aylarca 'Onay' beklemiştim... Ne hikmetse bazıları bana burada 'Sevgi seysi' deme gibi incitici tavırlar aldı... Yani üçüncü kızımın adına ben 'Sevgi' koydum... Sevgi'nin babası! da oldum...
Sevgilim... Hayır hayır aşkım... Bana üç çocuk veren kadına olmalı satırlarım.
Hiç şiirin büyüsüne kapıldınız mı sizde? Herhangi bir şiir sizide 12'nizden vurdu mu? Bir şiir sizide derin düşüncelere daldırdı mı? Herhangi bir şairi sevmez misiniz? Bir şiir ezberlediniz mi? Ömrünüz de kıyınızdan, köşenizden, yolunuz bir şiirden geçmedi mi yoksa!
Şairler öksüzdür biliyor musunuz! Şiirler yetim. Şiirler ağlar ve ağlatır. Her yürek yazamaz o okuduğunuz bir şiiri. Her şiir ise şiir de değildir. Boşa yazılan ve duvarlara yazılan şiirler vardır. Anlamazsınız siz onu zaten sizde bir duvar değilseniz!
Sinema, diziler şairlerimize, şiire kucak açmalı. Bunun örnekleri çok olmalı. İtibar ölen şairlere değil ayrıca yaşayan şairlere de olmalı. Şiir gibi diziler, filmler çıkmalı! Oynamalı! Çekilmeli. Şiire bir yere kadar sırt dönebilirsiniz.
Ben para verip kitap okuyanları anlamıyorum. Hele hergün sigaraya para verip ayda bir kere de olsa kitap okuma için para vermeyenleri hiç, hiç mi hiç. Abiler kütüphaneler bomboş. Binlerce kitap önünüzde. İstediğiniz, ilgilendiğiniz her kitap. Üye olun. 15 günde bir uğrayın, takılın. Giderken kitabınızı alın, para vermeyin. Elinizde var olan kitapları da hediye edin. İnsanlara hizmete sunun. Bilhassa bunu kütüphaneler haftasında size hatırlatayım dedim. Kütüphaneler bir yetimden farksız. İlgi, alaka, şefkat bekliyor sizden.
Şu an KdZ Ereğli Halk Kütüphanesindeyim. Ne güzel bu vakit kitaplarlayım. Günlük gazetelere baktım. Kitap için genelde masalara bakarım. Ve tarih merakım vardır... Gözüme H. Rider Haggar' dan - SULTAN SELAHADDİN Doğunun Hükümdarı -Kitabı takıldı ilk. Kendi kendime bu kitabı alayım dedim daha sayfalarını hiç çevirmeden. Gazete faslı bitince de kitabın sayfalarını çevirdim, elin oğlu bakalım ne yazmış kahramanım Selahaddin Eyyübi hakkında diyerek. Tabi iyi şeyler yazacak değil ya... Giriş kısmında bir masal uydurmuş... Selahaddin rüyada ve kaçırılan kız kardeşi Zübeyde'nin kızı. Onların Kutsal Dağ dedikleri yerde, Kutsallığı Hz. İsa'dan dağın... Olası bir savaşı görüyor yani... Ve kitap İngiliz Asilzadeleriyle başlıyor. Hilallileri aşağılayıcı, haçlıları üstün gösterme, ak- pak yapma daha ilk sayfalardan dikkatimi çekti... Kitabın sonlarına geçtim. Ya ben okumam bu kitabı, kanaati oluştu... Haklı olduğum kitabın iç sayfalarına baktıkça ortaya çıktı. Selahaddin adam öldürüyor resmen zülm yapıyordu, hemde sivilleri filan gözetmeksizin... Kitap şöyle bitiyordu, anlaşılan Muzafferdik. Aynen yazıyorum...
" O halde sende mi İngiltere"ye dönüyorsun kardeşim? Diye sordu Wulf.
Öfkeli bir fısıltı ve alev alev yanan gözleriyle," hayır" diye yanıtladı Godwin," Haç düştü ancak sonsuza dek değil. Denizlerin ötesinde Haç'ın İngiltere kralı Richard ve birçok başka hizmetkarı var, kilisenin çağrısına uyup geleceklerdir. Her şey bitmeden kardeşim, burada tekrar savaşta buluşabiliriz. O zamana dek elveda"
Godwin'in son sözleri bunlar oldu ve uzaklaştı...
Kudüs'te hep zulmeden kendileri oldular. Güneş Selahaddin'le doğmuştu Kudüs'e, mübarek şehre. Müslümanlar günümüzde yine zulm görüyor niye? Ben Selahaddin"i Yavuz Bahadıroğlu'ndan okumuştum, İYİ Kİ DE ONDAN OKUMUŞUM. Elin oğlu kendi tarihine, kendi kanlı ellerine, Richard'ına sahip çıkmış. Biz Selahaddin Eyyübi'ye bunu çok görmüşüz. Evet BAHADIROĞLU'nun kitaplarını aradım. Sunguroğlu'nu. Elveda Buhara'yı, Cem Sultan'ı, 4. Murad'ı ve Selahaddin'i. Her zaman ki yerinde yoktu, ne şans. Görevliden rica ettim gösterdi. Sağolasın abi. İnternette var. Şimdi bi blog yazılır SELAHADDİN'İ anlatan. Ama yok. Diğer Kitaplarından var. Ama O yok. Cem Sultan'ım, 4. MURAD'IM YOK. Elin oğlunun yüzümüzü kızartan kitabı var mahallenin çocuğu Yavuz Abinin Selahaddin Eyyübi'si yok. Belki başkası okumak için aldı ne bileyim. Ama okuyun bu kitapları ve kütüphanelerimize hediye edin. Biz okuduk yetişen nesilde okusun...
Kayıp kelimesini buldu mu dersiniz, yitirdiği kelimeyi buldu mu dersiniz, hep varolacak ama unutulan cümleyi hatırladı mı dersiniz, yeniden 'sevgi' ye yapışmış, tutunmuştu şair...
Sevgi kalplerde solamazdı, sevginin rengi hep 'yeşil' di... Hep yeşermeliydi yüreklerde. Ve karşıt tüm kelimeler bavulunu toplayıp gitmeliydi ülkemden! ! ! Sevgi ile atmalıydı kalpler. Kendim için değil kızım 'Sevgi' için yazmalıydım bu satırları...
Başlangıç yapmalıydım yine, yeniden küllerimden doğmalıydım... Yeniden yazmalıydım. Milliyet Blog'da inadına inadına yüreğimle kalmalıyıdım. Biliyordum kimse 'kal' demeyecekti... Ya da bir kez kal diyenler ikinciyi demeyecekti... Ya da ağır eleştirilerle sen zaten gidip gidip gelirsin denilecekti... Bugüne kadar evet haklı çıkardım şimdi o kimseleri... Biliyorum hepinize belki de 'kal' geldi... Ama bilmezlerdi ki şartlar zorlamıştı ayrılığı... Ayrılmak o zaman dilimi için en kestirme yoldu...
Ramazan ayının 27. günü ve gecesi değil henüz 17. günüydü! Kadir gecesi bu ay da saklı biliyorsunuz. Ve ekseriya 27. gecesinde Ramazan sanki başka yörüngeye girer. Kadir gecesi Ramazan ayında saklıdır Birinde de olabilir otuzunda da! Bu böyle bilinmeli. Ne biliyorsunuz belki bu gecedir. Efendimiz son 10 gününde arayın diyor. Demek ki genel de son on günlere isabet ediyor. Neyse konuma geçeyim, öyküme. Oruç hakkında idi :))
17. günüydü Ramazan ayının. Son zamanlarda insanlar askıya asar olmuşlardı oruc'u! İki genç bir duvar dibinde sigaralarını keyifle tüttürüyorlardı. Biri 17 yaşında bir 19... Birinin adı Ramazan birinin ki Kadir'di, olsun diyelim. Yanlarına 50 yaşlarında görünen bir adam yanaştı. Saçları beyazlamış ve ince- zayıf bir adam.
- Gençler yanınızda bana da yer var mı dedi.
Cevap: Cevap yok!
Karanlığı bilir misiniz... Utanmasa ben bilmem eşim bilir diyeceğiz! Hiç tertemiz su içmenin ne kadar güzel olduğunu düşünmüş müydünüz! Gündüzün de karanlığın da güzel olduğunu. Karanlık içinde saatlerce kalmak güzeldir. Düşünceye dalmalı o an! Beyaz düşüncelere!
Kulak kabartmalı...
Kartal Tibet'li Karaoğlan geliyor hatırıma. Büyük oyuncuyu ' Tarkan'ı mızı anıyorum burdan, selam gönderiyorum. Selam Malkoçoğlu Cüneyt Bey'e de gitsin. O filmler olmasa Türk tarihi sineması hem garip, hem öksüz değil mi?
1963 Yılında Suat Yalaz yine böyle bir Sonbahar- yaz gününde kalemi eline aldı... Ve ilk gözlerini çizdi. Kara gözlü, kara saçlı, kara bakışlı bir oğlanı çiziyordu. Adınada bu kara çocuğun ' Karaoğlan' koydu. Suat bey çekimlere katılamamış. İzleyememiş bu yeni Karaoğlan'ı. Hastanedeymiş sanırım. Geçmiş olsun diyorum. Ama içi rahat olsun. ÇİZİMLER çizgi olarak kalmayacak. Çizgiler O'nu anlatacak. Baybora' nın oğlu Karaoğlan bize bir coşku verdi. At sesi, kılıç sesi duyar gibiyim. Ve güzel kızlarda olacaktır, bu kara oğlanın etrafında.
Nerden nereye. Ocak ayı gelsede... İple çekmeye başladım. Dünden bugüne yani geçmişten bugüne Türk sineması'na Yeşilçam'a emek veren, terini akıtan, yazan, yöneten, oynayan, çizen herkese şükranlarımızı sunuyorum. Onlar olmasa bizde heyecan ölecekti ilk. O ustalar olmasa Sinemamız kan ağlayacaktı.
Şarkılar seni söyler...
Sen de o şarkıları.
Ey güzel Türkiye'nin insanları... Herkes güzel güzel yaşayıp gitse. Türkiye güzel dedik ya. Ama yaşattırmıyorlar ki. Hani yabancı olup gezeceksin Türkiye'yi şelalelerini, ormanlarını, vadilerini, dağlarını. Rafting yapacaksın, kayak yapacaksın, bisiklete bineceksin... Ve lüks olmasa da bir kafede manzaraya karşı çayını yudumlayacaksın. Olmaz. Bize yasak bunlar. Hani asgari ücreti bırakın bu ülkede bunlar amirine, memuruna da yasak. Yılda bir kere adam gibi gezen- tozan, dolanan nerde! Hani aileni alıp kafa dinleyeceğin meşgalelerini bir kenara koyacağın zamanlar. Biz tatile gitsek bile kafamızda bir yığın düşünce olmuyor mu?
Türkiye'm ne güzelsin ya. Sana dokunmaya kıyamıyoruz. Sana doyamıyoruz. Televizyon denen meret sağolsun... Gitmesekte görüyoruz en azından. Gelin hep beraber daha bize küçükken öğretilen şarkıyı söyleyelim.Ordaaa bir ev uzakta, ordaaa bir dağ var uzakta, orda bir köy var uzaktaaa, ordaaa… Daha bilmem ne var. Nakarat ne?
Cehennem diye bir yer var. Cehennem'in sakinleride var haliyle elbet...
Henüz dünyadayız. A dünyanın bir yerinde yaşıyordu... Doğmuştu anasından bir kere ve yaşama mecburiyeti vardı. Hayatının sonu nasıl biteceğini bilmeden... Ve doğduğundan itibaren Ş onu takibe aldı... K ise bu öyküde en masumdu...
K dediğim A'nın hep hayatında oldu... K olmasa varya A hiç birşeydi... Ve K olmasa Ş' de hiç birşeydi...
Bence bu karanlık örgüt karanlık olarak kalmalı, kimse altını- üstünü eşelememeli!
İlluminati ile fazla kafa yormayın.
***
Canım meil yazmak istedi?




-
Ömer Faruki
Tüm YorumlarHocam size nasıl ulaşabilirim ?