Gazel
(Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilün)
Mihr-i rûyun âleme salmış nigârâ bir hayâl,
Gönlümde açtı yine bir aşk-ı Gülistan bu gece,
Her gül yaprağında bir gizli nişan, cânân bu gece.
Bakışın bir nevruz edalı bülbüldür ruhuma,
Gönül mülkünde bir sultânsın ey Yâr,
Sensin cânıma dermân, sensin dârü’l-karâr.
Ne dünya ne ukbâda sensiz huzur var,
Aşkınla yanan kalbe lütf-u ihsân eyle.
Cân u dilde sırr-ı tevhîd-i ezel Kur'ân bendedir,
Lâfz u ma'nâsıyla haktır, cümle amel Kur'ân bendedir.
Yedi iklîm, on sekiz bin âlem ondan nûr alır,
Gönül bülbül gibi güle âşık, nâlân ağlar durur,
Hicrân odu yakar cismimi, cânân ağlar durur.
Devr-i felek bana gülmedi, her dem keder verdi,
Her gece, uyumadan önce seni düşünüyorum. Bu, artık bir rutin değil, günün en güzel sırrı. Pencereden süzülen ay ışığı, sanki senin yüzünü aydınlatıyormuş gibi geliyor. Keşke zamanı durdurabilsek. Sadece o anda kalsak; sen ve ben, aramızdaki o görünmez ama hissedilen bağın içinde... Seninle ilgili en sevdiğim şey ne biliyor musun? Yanımda olmasan bile, varlığının içime yaydığı o huzur. Sanki tüm dünya uyurken, kalplerimiz birbiriyle fısıldaşıyor.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Odanın içindeki sessizlik, birden dışarıdan gelen damlaların ritmik sesiyle delindi. Önce seyrek, çekingen vuruşlardı cama; sanki yağmur, gelip gelmeme konusunda kararsız kalmış gibi. Sonra pervasızca hızlandı.
Pencerenin mermerinde biriken su, artık biriken değil, hızla akıp giden bir nehircikti. Şehrin gürültüsü, o an için tuhaf bir şekilde yumuşamış, arka plana itilmişti. Yerini, ıslak asfaltın kokusunu taşıyan bu sürekli, fısıltılı müziğe bırakmıştı.
Kalkıp pencereye yaklaştım. Karşıdaki sokağın lambaları, yağmurun perdesinden süzülerek uzuyordu. Işıklar, sonsuzluğa doğru uzayan titrek altın çizgilerine dönmüştü. Her şey flu, her şey belirsizdi ama bu belirsizlikte garip bir huzur vardı. Bu, bir şeyleri beklemeyen, bir yere yetişmeyen, sadece kendi varlığıyla yetinen bir andı.
Karanlık bir sır perdesi iner,
Gökte yıldızlar tek tek belirir.
Gönül yorgun düşer, dertlenir,
Aklımdan bir türlü gitmez geceler.
Şehir uyur,
Biz uyanığız.
Elimizdeki kupalarda
Soğumayan bir sıcaklık.
Sözcükler gereksiz;
Sana ait olan her şeyi, bir gün batımının kızıla çalan göğü gibi içime çektim. Oysa sen, dokunduğum an buharlaşan bir sis perdesiydin. Ne kadar yakınıma gelirsen gel, aramızdaki o görünmez cam duvar hep buz gibi kaldı.
Şimdi bu şehir uyurken, ben seninle geçen o kısa, yakıcı anların enkazında oturuyorum. Hatıralar, keskin kenarlı cam kırıkları gibi; dokunmaktan korkuyorum ama gözümü de alamıyorum.
Bana öğrettiğin en büyük gerçek şuydu: Aşk, bazen sahip olmak değildir. O, sadece var olduğunu bilmenin verdiği dayanılmaz acıyla yaşamayı öğrenmektir. Bir deniz fenerinin uzaktan parlayan ışığı gibi... Ona ulaşamazsın, ama o ışık olmazsa, ruhun karaya oturur.
Ben senin limanın olamadım. Sen de benim yuvam. Sadece kısa bir süreliğine, iki gezegenin birbirinin yörüngesine girip, çarpışmadan hemen önce ayrılması gibiydik. O anlık yakınlık, tüm evrenime yetecek enerjiyi bıraktı.
Unutmadım. Unutmayacağım. Çünkü seni silmek, bu kalbi sökmek olurdu. Ve ben, bu yaralı kalbi, senin adınla atmaya yemin etmiştim.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!